21 Kasım 2015 Cumartesi

BLOOD OF THE BEASTS (Le sang des bêtes) - (1949)

BLOOD OF THE BEASTS (Le sang des bêtes)

Korku filmlerinin usta yönetmeni Georges Franju'nun yönettiği bu 20 dakikalık kısa belgeselde Paris'in dışındaki mezbahalarda yaşananları izliyoruz.

Yönetmenin çektiği bu ikinci filmde hayvanların Paris mezbahalarında hangi metotlarla, nasıl öldürüldüklerini izliyor ve mezbahada çalışan işçilerin günlük hayatlarını gözlemliyoruz.

Franju kanlı mezbaha sahnelerine geçmeden önce realist belgesel anlayışından biraz uzaklaşarak neredeyse şiirsel bir şekilde Paris'in varoşlarından görüntüler sunuyor, ardından -sürreal bir şekilde- bir çiftin öpüşmesini izliyoruz. 

Film birçok kişi için izlemesi kolay olmayan kanlı kesim sahneleri barındırıyor. Ancak yönetmen olayları hiç stilize etmeden mezbahada neler olup-bitiyorsa aynen olduğu gibi yansıtıyor. Yargılamadan, duygusallaştırmadan sadece gerçeği, olan şeyleri görüntülüyor. Kendi deyimi ile sinematik gerçekliğe ulaşmaya çabalıyor.

Ancak Franju'ya filmi neden renkli çekmediği sorulduğunda seyirciye itici geleceğini düşündüğünü (kandan dolayı) siyah-beyaz filmin kendine özgü estetiğiyle o görüntüleri seyirci için daha izlenir kıldığını belirtmiştir. Bunu izleyicilerden gelecek tepkilerden sakınıp gerçekçilikten geri adım atmak gibi düşünenler de var.

Bu arada bazılarının filmin İkinci Dünya Savaşı ve savaşta olan korkunç olaylar üzerine bir alegori olduğunu da düşündüğünü de belirtmeliyim. Ancak Franju'nun bu doğrultuda bir açıklamasını bulamadım.

Filmi youtube'da ya da Criterion Collection'dan çıkan Franju'nun başyapıtlarından biri olan Eyes Without a Face adlı filmin DVD'sinde bulabilirsiniz.

İlgilisine...

1 Kasım 2015 Pazar

GIRL SHY - (1924)

GIRL SHY

Yönetmenliğini Fred Newmayer ve Sam Taylor'un yaptığı bu sessiz filmin başrollerinde Harold Lloyd ve Jobyna Ralston var.

Harold Lloyd'un uzun zaman birlikte çalıştığı Hal Roach'dan ayrıldıktan sonra yaptığı bu ilk bağımsız filmin konusu, yine klasik bir Harold Lloyd filmi hikayesi: Kadınlara karşı çok utangaç olan fakir bir terzi çırağı (Lloyd) kendi gözlemleriyle kadınlar hakkında yazdığı bir kitabı Los Angeles'daki bir yayımcıya göstermek üzere yola çıkar. Yolda zengin bir kızla tanışır ve birbirlerine zamanla aşık olurlar. Ardından olaylar gelişir ve asıl kız ve asıl erkek birbirlerinden  talihsizce ayrılır. Yeniden bir araya gelebilecekler midir?

Lloyd'un filmleri o zamanki en büyük rakibi olan Chaplin'in filmlerinin aksine pek sosyal ve politik alt metinler içermiyorlar -genelde aynı hikaye şablonu dönüyor- ama zekice planlanmış gaglar ve tabii ki izleyiciyi diken üstünde tutan tehlikeli aksiyon sahneleri içeriyorlar. Tarzı daha çok Buster Keaton'ın tarzına yakın diyebiliriz.

Filmin son kısmı hiç durmak bilmiyor. Lloyd'un aşık olduğu kızın düğününü durdurmak için zamana karşı verdiği mücadele sinema tarihinin en uzun ve heyecanlı kovalamaca sahnelerinden birini barındırıyor. Özellikle Los Angeles sokaklarında hızla giden tramvay ve at arabası sahneleri yürekleri ağızlara getiriyor. Filmdeki at arabası sahnesinin çekildiği yerleri detaylı analiz eden bir İnternet sitesinin linkini de paylaşayım.Link Lloyd sağ elinin baş parmağı ve işaret parmağı olmamasına rağmen birçok tehlikeli sahnenin üstesinden kendi başına geliyor (filmlerinde sağ eline özel bir eldiven giyiyor). At arabası sahnesinde Lloyd'un dublörünün ismini ise maalesef henüz bulamadım; dublör gerçekten çok iyi ve ismi zikredilmeyi hak ediyor.

Bu usta aksiyon komedyenin ikonikleşmiş Safety Last filminin yanında Girl Shy, Speedy, The Milky Way ve The Freshman'ı da tavsiye ederim. Bu filmler de sizi kesmezse -beni kesmediği gibi- komedyenin en iyi kısa ve uzun metraj filmlerinin yer aldığı Harold Lloyd DVD Collection güzel bir çözüm olacaktır. Bu efsanevi komedyenle gülecek, heyecanlanacak ve güzel vakit geçireceksiniz.

İlgilisine...

25 Ekim 2015 Pazar

NYMPHOMANIAC - Chapter-4: DELIRIUM

NYMPHOMANIAC - Chapter-4: DELIRIUM


Lars von Trier'in yönettiği filmin bu bölümünde büyük hayranlık beslediği Ingmar Bergman ve Andrei Tarkovsky ile sinematik ve tematik açıdan belirgin bir şekilde bir araya geliyor, buluşuyor.

Bu bölüm siyah-beyaz... Dış mekanlar (hastane bahçesi gibi) bana Tarkovsky'nin sinematografisini(Ivan's Childhood gibi), iç mekanlar ise Bergman'ın Nykvist dönemi siyah-beyaz sinematografisini hatırlattı. Tabii sadece aydınlatma açısından; kamera kullanımı, hareketleri ve kompozisyonel açıdan değil.

Lars von Trier'in film boyunca kullandığı ağaç sembolü başlı başına Tarkovsky'e ve onun şiirsel yaşam-ölüm, "bağ" temalarına açık bir referans. Jo ve babası arasındaki ilişki ve sahneler de hep ağaçlarla çevrili. Nitekim bu bölümde de Jo hastane bahçesinde gördüğü bir ağaçtan kopardığı yaprakları ölüm döşeğindeki babasına getirir ve üzerine konuşurlar.


Ingmar Bergman'ın ölüm temaları ise (ölüm korkusu, ölümü bekleme, can çekişme gibi) bu bölümde bir hayli belirgin, hatta bölüme tamamen hakim (Bergman'ın Silence ve Cries and Whispers gibi unutulmazlar filmlerindeki gibi) diyebiliriz.

Yine Trier daha önceki filmlerinde olduğu gibi (ör: Antichrist) bireyin seksi, iç sıkıntılarından ve düşünsel acılarından kaçmak için kullanmasını -babası kötüleştikçe artarak-  Jo'nun bu bölümde girdiği cinsel ilişkilerde gösteriyor.

Filmin bu bölümü Yönetmen Kurgusu'nda yaklaşık yedi buçuk dakika daha uzun (440 sn.). Sinema versiyonunu izlemediğimden Yönetmen Kurgusuyla aralarındaki farkları yazamayacağım. Ancak movie-censorship.com sitesi bunu benim yerime yapmış, Link .

Bu arada filmin sinema versiyonunu izleyememiştik çünkü filmin (yetişkinler için yapılmış olup 18+ ibaresi alsa da) Türkiye'de (devletimizin uygun görmemiş olmasından ve devletimizin yetişkinlerin neyi izleyip neyi izleyemeyeceğine karar verebilme yetkisi olduğundan!) gösterimi yasaklanmıştı. Link

Bu bölümde Christian Slater ve Stacy Martin (film genelinde olduğu gibi) gayet iyi performanslar sergiliyorlar.

Lars von Trier yine izleyicilerini diğer birçok yönetmenin götüremediği durumlara, hayatlara, karakterlere ve diyaloglara götürüyor; tabuları yıkıyor ya da zorluyor.

İlgilisine...

imdb

4 Ekim 2015 Pazar

SWING TIME - (1936)

SWING TIME

Fred Astaire ve Ginger Rogers'ın başrollerini paylaştığı bu müzikalin yönetmen koltuğunda ise George Stevens var.

Filmin kısaca konusu: Bir kumarbaz ve dansçı olan John "Lucky" Garnett (Astaire) kendi düğününe geç kalır. Nişanlısının babasına kendini kanıtlamak için 25000 dolar kazanıp geri dönecek ve Margaret ile evlenecektir. Lucky ve arkadaşı Cardetti New York'un yolunu tutarlar. New York'ta Lucky bir dans öğretmeni olan Penny (Rogers) ile tanışır ve olaylar gelişir. Bir romantik fantezi hikayesi olan filmin senaryosunu Erwin S. Gelsey'in öyküsünden Howard Lindsay ve Allan Scott uyarlamış.

Filmde tap danstan, swinge ve balo danslarına kadar çeşitli dans rutinleri mevcut. Özellikle filmin sonlarına doğru izlediğimiz "Never Gonna Dance" sahnesindeki Astaire ve Rogers'ın dansı unutulmaz. Anlatılanlara göre Astaire bu sahnedeki dansın kusursuz icra edildiğinden emin olana kadar sahneyi 47 kez tekrar ettirmiş. Rogers'ın ayakları şişip, kanasa da sonuna kadar partnerine eşlik etmiş.

Bir de Hermes Pan'ın kareografisini yaptığı ve En İyi Dans Yönetimi Oscar'ına (artık günümüzde olmayan bir kategori) aday olduğu "Bojangles of Harlem" dans rutini var. Fred Astaire'in kendisine ait üç gölgeyle yaptığı dans bir hayli sinematik. Yalnız bu sahnede Astaire bir siyahı canlandırdığı için yüzünü siyaha boyaması günümüzün politik doğrucu kesimleri tarafından eleştirilebiliyor. Bu tarz sahnelerin o yıllarda ve sonrasında filmlerde birçok örneği var. [En azından Warner Bros. Disney gibi bu sahneleri çıkararak tarihi değiştirmeye çalışmamış. Bahsettiğim olay: Disney'in Fantasia adlı klasik animasyon filminin DVD baskısında Sunflower adlı siyahi karakterin yansıtılışının günümüzde ırkçı ya da negatif görülebilir diye filmden çıkartılmış olmasıdır (en azından sinema tarihi açısından bir de filmin kesilmemiş versiyonunu çıkarsalardı). Kısaca Warner Bros. bu konuda daha duyarlı ve kendi çizgi filmlerinde de sansüre gitmiyor, sadece çizgi filmin başında kısa bir uyarı yazısı beliriyor o kadar. Neyse, konumuza geri dönelim...]

Filmin bestelerini Jerome Kern yaparken şarkı sözlerini ise Dorothy Fields yazmış. Özellikle artık bir klasik olan ve o yıl En İyi Şarkı Oscar'ını kazanan "The Way You Look Tonight" adlı şarkı filmin lokomotif şarkısı diyebiliriz.

Kısaca: Yardımcı oyuncular Victor Moore (Cardetti) ve Helen Broderick (Mabel) de rollerinde gayet başarılılar. Filmin sanat yönetmeni -bu filmden önce iki Astaire-Rogers filminde En İyi Sanat Yönetmeni Oscar'ına aday olan- Van Nest Polglase ve kanımca yine iyi bir iş çıkarmış. Sinematograf koltuğunda ise dönemin ünlü müzikallerine imza atmış olan David Abel var. Kostüm tasarımları ise (özellikle Rogers'ın elbiseleri) Bernard Newman'a ait.

Swing Time Astaire-Rogers'ın birlikte rol aldıkları dokuz müzikalin beşincisi ve ikilinin en iyi filmlerinden biri.

İlgilisine...

imdb

1 Eylül 2015 Salı

SUMMER INTERLUDE - (Sommarlek) - (1951)

SUMMER INTERLUDE

Yönetmenliğini Ingmar Bergman'ın yaptığı filmin başrollerinde Maj-Britt Nilsson ve Birger Malmsten var.

Başarılı bir balerin olan Marie'nin gazeteci sevgilisiyle duygusal yakınlık kurmakta sorunları vardır. Bir gün Marie'ye postadan bir günlük gelir. Kimin gönderdiğini bilmese de günlüğün kime ait olduğunu bilmektedir. Günlüğün gelmesiyle Marie kendini 13 yıl öncesinin izlerini takip ederken bulur. Ve biz de genç Marie ile utangaç bir öğrenci olan Henrik'in trajik bir sonla biten yaz aşkını izlemeye başlarız.

Maj-Britt Nilsson filmde sergilediği oyunculuğuyla parlıyor. Oyuncu daha önce yine Bergman'la To Joy (Till glädje) adlı filmde birlikte çalışmıştı. Ayrıca Birger Malmsten ve Georg Funkquist de rollerinde gayet başarılı performanslar sergiliyorlar.

Filmde Bergman'ın gelecekte anlatmakta ustalaştığı ölüm, hayat, bireyin kendini izole etmesi, geçmişten kaçamamak, cinsellik, cinsel özgürlük, din gibi temaların izlerini ve gelişimini görüyoruz. Ayrıca filmde Bergman çok sevdiği iki şey olan sinema ve sahne sanatlarını da bir araya getiriyor (aynı şeyi gelecek birçok filmde de yapmıştır).

Teknik ve artistik açıdan da Bergman'ın insan yüzlerinin yakın çekimlerini kullanımında, ayna ve yansıma kullanımlarında, mizansende, sembolizm ve ses kullanımındaki ustalığını arttırdığını bu filmde görüyoruz. Bu arada filmde Bergman'ın hikaye anlatımında animasyonu kullandığı çok güzel bir sahne de var.

Ne zaman izlesem içime bir şekilde dokunan bu filmin sinematografisi Bergman'ın Sven Nykvist öncesi filmlerinin bir çoğunu çeken ve siyah-beyaz sinematografinin büyük ustalarından olan Gunnar Fischer'a ait.

İlgilisine...

1 Ağustos 2015 Cumartesi

KANAL - (1957)

KANAL

Yönetmenliğini Andrej Wajda'nın yaptığı bu politik alt metinli savaş-gerilim filminin senaryosunu Jerzy Stefan Stawinski kendi hikâyesinden uyarlamış.

Kanal Andrej Wajda'nın günümüzde Savaş Üçlemesi olarak adlandırılan üçlemesinin ikinci filmi. Aynı zamanda Wajda'nın da ikinci uzun metraj filmi. Üçlemedeki filmler: A Generation, Kanal ve Ashes and Diamonds.

Film yıkılmış Varşova görüntüleriyle açılır. Başarısızlıkla sonuçlanan Varşova Ayaklanmasının son günlerindeyiz... Teğmen Zadra ve komutasındaki 43 kişinin yaşadıklarına şahit olmaya, Zadra'yı ve grubun içindeki birçok karakteri tanımaya başlarız. Kısa bir süre sonra karargahtan geri çekilme emri gelir. Kanalizasyonu kullanarak geri çekileceklerdir. Ancak Naziler kanalizasyona zehirli gaz verince grup panikler ve bölünür. Gaz ve kanalizasyonun kendi zehirli havası direnişçileri etkilemeye başlar. Yukarıda olduğu gibi yer altında da bir ölüm-kalım savaşına başlarlar.

Wajda'nın kamerası sürekli hareket halinde aynı karakterleri gibi... Mizansenleri ve kadrajları özenle planlanmış. Film atmosferiyle izleyiciyi sarıyor. Özellikle kanalizasyon sahnelerindeki aydınlatma; kameranın konumu, hareketleri ve açıları klostrofobi hissini başarıyla sağlıyor. Filmin sinematografisi Jerzy Lipman'a ait.

Filmin senaryosu ise günümüzde artık klasikleşmiş bir şablonu izliyor. Önce karakterlerimizi tanıyor, onlarla duygusal bağlar kuruyoruz. Sonra onlara çok tehlikeli, ölümcül bir görev veriliyor. Ardından duygusal bağ kurduğumuz bu karakterleri görevlerinde verdikleri mücadelede başarılı olup-olmayacaklarını, hayatta kalıp-kalmayacakları merak ederek, heyecanla izliyoruz. Aklıma hızla gelen diğer birkaç örnek: Seven Samurai, The Dirty Dozen, Saving Private Ryan, Jaws, Munich (Spielberg bu konuda ve özellikle erkekler arasında bağlar kurmada ve yansıtmada ustadır), Angel(dizi)'ın final bölümü ve Aliens gibi...

Bu arada Aliens demişken James Cameron Kanal filminden etkilendiğini ve Aliens'ın atmosferine yansıttığını söylemişti.(Ama o röportajı nerede okudum ya da nerede izledim şu an hatırlayamıyorum.) Ki, Aliens'daki Ripley karakteri gibi bu filminde en güçlü karakteri (bana göre) bir kadın: Daisy (Teresa Izewska).

Film 1957 yılında Cannes'da Altın Palmiye'ye aday olmuş ancak törenden Büyük Juri Ödülü ile ayrılmış. [Ödülü Ingmar Bergman'ın efsanevi filmi The Seventh Seal (Yedinci Mühür) ile paylaşarak].

İlgilisine...

imdb

1 Temmuz 2015 Çarşamba

WHERE THE SIDEWALK ENDS - (1950)

Where the Sidewalk Ends

(spoiler/sürpriz bozan içerir.)

Yönetmenliğini Otto Preminger'in yaptığı bu klasik noir filmin başrollerinde Dana Andrews ve Gene Tierney var. Filmin senaryosunu ise William L. Stuart'ın Night Cry adlı romanından usta senarist Ben Hecht uyarlamış.

Babası eski bir suçlu olan Detektif Mark Dixon (Andrews) polis teşkilatında suçluları hızla yakalamanın yanı sıra onları sertçe cezalandırmasıyla da ünlenmiştir. Bu yüzden rütbesi bile düşürülür. İşlenen bir cinayetin şüphelisi olan Ken Paine'i evinde sarhoş bir hâlde bulur. Çıkan arbedede Mark attığı yumrukla Ken Paine'i öldürür. İnsanların onun bu işi kasıtlı yaptığını düşünmesinden korkan Mark cesetten kurtulup cinayeti örtbas eder.

Soruşturma devam ederken Mark kazayla öldürdüğü Paine'in ayrıldığı eşi olan Morgan (Tierney)'la yakınlaşmaya başlar.

Gelişen olaylar sonucunda polis Paine'in cinayet zanlısı olarak Morgan'ın babasını suçlar. Mark kendiyle ahlaki bir çatışmaya girer. Sevdiği kadının suçsuz babasının onun yerine hapse girmesine izin mi verecektir; suçu başkasına mı yıkacaktır yoksa sorumluluk alıp suçunu itiraf mı edecektir?..

Ben Hecht her zamanki gibi noir filmlerin usanmış, sinik, one-liner karakterlerinin repliklerini ustaca yazmış. Filmin uyarlandığı kitabı okumadığım için senaryoyla bir kıyaslama yapamayacağım.

Bu arada filmin finalinde Mark zarfı alıp yırtsaydı filmin finali bana göre daha dramatik, daha etkili ve karanlık olabilirdi (evet, bu dramatik yapıyı bozabilirdi, ahlak bekçilerini kızdırabilirdi ama daha çarpıcı olabilirdi; en azından ben daha memnun ve mutlu olurdum:) )

Otto Preminger çekmekte uzmanlaştığı noir filmlere başarıyla bir yenisini daha eklemiş.

Dana Andrews'un performansı gayet başarılı. Gene Tierney rolü gereği biraz geride kalmış ama performansı vasat değil ve onu izlemek benim için her zaman bir zevk. Bu arada yardımcı oyuncular da gerçekten başarılı. Özellikle Gary Merrill, Tom Tully ve Karl Malden...

Daha önce yine aynı ekiple çekilen (Preminger, Dana Andrews ve Gene Tierney) Laura adlı filmde En iyi Görüntü Yönetmeni Oscar'ını alan Joseph LaShelle'in bu filmdeki siyah-beyaz görüntü çalışması 40'lı ve 50'li yılların noir filmlerinin tüm görsel özelliklerini taşıyor.

İlgilisine...


TWO DAYS, ONE NIGHT (Deux jours, une nuit) - (2014)

TWO DAYS, ONE NIGHT  (İKİ GÜN ve BİR GECE)

Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne kardeşlerin yazıp yönettiği filmin başrollerinde Marion Cotillard ve Fabrizio Rongione var.

Yazın geçirdiği depresyon tedavisinden ötürü çalışamayan Sandra iş yerine geri döner. Ancak işvereni Sandra'sız da işi yürütebildiğini (çalışanlara 3 saat fazla mesai yazarak) anlamıştır. Çalışanlarını 1000 Euro'luk ikramiye ile Sandra'nın işe yeniden başlaması arasında seçim yapmaya zorlar. Açık oylamada 16 çalışanın çoğu ikramiyeyi seçer. İşsiz kalan Sandra bir iş arkadaşının yardımıyla pazartesi günü kapalı bir oylama yapılması için patronunu ikna eder. Sandra iki gün ve bir gece boyunca 16 iş arkadaşını alacakları ikramiye yerine onun işte kalması için oy vermeye ikna etmeye çalışarak geçirecektir.

Marion Cotillard, Sandra rolünde başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Oyuncu, Sandra karakterinin filmin başındaki kırılgan ve güvensiz halinden filmin sonundaki nispeten daha güçlenmiş ve hayata bağlanmış evresine kadar geçirdiği tüm duygusal evreleri başarıyla sergiliyor. Bu roldeki performansıyla Cotillard'ın Oscar'a aday olduğunu da belirtmeliyim. Ayrıca yardımcı oyuncular da gayet iyi performanslar sergiliyorlar.

Dardenne kardeşlerin klasik temalarından olan işini kaybetmek istemeyen/iş arayan ana karakterin bu uğurdaki mücadelesini izliyoruz. Bu temayı kullandıkları diğer filmlerinden aklıma ilk gelen 1999 yapımı Rosetta... (Bu arada Rosetta'nın o finaldeki tüp taşıma sahnesi beni çok etkilemiş ve hafızamda yer etmiştir.)

Dardenne kardeşlerin kamerası her zamanki gibi oyuncuları bir belgesel kamerası gibi takip ediyor ve onların yaşadıklarına tanıklık ediyor. Görüntü yönetmeni, Dardenne kardeşlerin daha önceki filmlerinde olduğu gibi, Alain Marcoen.

Özetle, Dardenne kardeşler izleyicilerini kapitalizm eleştirisi, umutla umutsuzluk arasında gidip gelmeler, dayanışma gibi temalarla sarılı duygusal ama gerçekçi bir yolculuğa çıkarıyorlar. 

İlgilisine...

2 Haziran 2015 Salı

SECONDS - (1966)

 SECONDS

John Frankenheimer'ın yönettiği bu dram-noir-psikolojik gerilim filminin başrolünde Rock Hudson var.

Frankenheimer'ın bu düşük bütçeli kişisel projesinin senaryosunu David Ely'nin aynı adlı romanından Lewis John Carlino uyarlamış.

Ana karakterimiz Tony Wilson (Rock Hudson) toplumsal normları takip etmiş, çok çalışmış ve finansal açıdan bir hayli başarılı olmuştur. Ama duygusal açıdan iç dünyasında ve ilişkilerinde başarısız olmuştur. İçinde büyük bir boşluk vardır. Hayatında yeni bir sayfa açmak ister. Yeniden başlamak, her şeyi farklı yapmak, yeniden doğmak... İşte bu aşamada karşısına "Şirket" çıkar.

Seconds alt metninde Amerikan Rüyası'nı eleştiren ve döneminin paranoyalarını, özgürlük arayışlarını yansıtan bir yapıt. Ayrıca orta yaş krizi, boşa harcanan hayatlar ve yeniden başlamanın zorlukları üzerine de bir film.

Frankenheimer ve filmin görüntü yönetmeni John Wong Howe'un görsel çalışması gerçekten başarılı. Kamera kullanımı, aydınlatma, kompozisyonlar ve lens seçimi filmin atmosferini ve ana karakterinin psikolojisini başarıyla aktarıyor. Howe filmdeki çalışmasıyla En İyi Görüntü Yönetmeni Oscar'ına aday olmuş.

Bu arada filmin kurgusu da çok başarılı ve bence en azından kurgu kategorisinde de bir akademi ödülü adaylığını hakkediyor. Kurguda David Newhouse ve Ferris Webster var.

Jerry Goldsmith'in müziğini ve Saul Bass'ın jeneriğini de unutmamalı.



Yıllar içinde yavaş yavaş kült statüsüne ulaşmış olan filmin Türkiye'de dvd ya da blu-ray baskını bulamadım. Ama yurt dışındaki İnternet sitelerinden temin edebilirsiniz.

İlgilisine...

1 Haziran 2015 Pazartesi

CANNIBAL HOLOCAUST - (1980)

 Cannibal Holocaust

Sinema tarihinin en tartışmalı korku filmlerinden biri olan Cannibal Holocaust'un yönetmenliğini Ruggero Deodato yapmış. Senaryosu ise Gianfranco Clerici'ye ait. Filmin başrollerinde Carl Gabriel York, Robert Kerman, Perry Pirkanen, Francesca Ciardi ve Luca Barbareschi var.

Amazon'un tehlikeli ve "beyaz adamın" hiç gitmediği yerlerine dört belgesel yapımcısı genç ellerinde kameraları ve silahlarıyla giderler. Bir süre sonra gruptan haber alınamayınca Profesör Harold Monroe onları aramaya çıkar; ancak çok geç kalmıştır. Gençlerden geriye kalmış tek şey olan filmleri alıp modern dünyaya geri döner. Filmlerden bir belgesel yapmak isteyen bir yayın kuruluşu profesörü ekibe davet eder. Profesör filmleri izledikçe gençlerin neler yaptıklarını ve karşılığında başlarına nelerin geldiğini keşfeder. 

Film -insanın ister modern dünyada, ister vahşi doğada yaşayanı olsun- insanlığın içindeki o ortak yıkım verme arzusunu ve acımasızlığını eleştiriyor diyebilirim.

Yönetmen Deodato'nun film için çıkış noktası o yıllarda İtalyan televizyonunda "gerçek" şiddet olaylarına ait görüntülerin tüm açıklığıyla gösterilirken, "kurgu" olan filmlerin sansürleniyor olması olmuş. Kısaca yönetmen medyanın sansasyon arayışını da eleştirmek istemiş.

Filmde bolca cinayet, tecavüz, yamyamlık, cinsel şiddet, gore kanlı sahneler ve hayvanlara eziyet mevcut. Özellikle hayvanlara eziyet ve öldürme sahneleri bir hayli tartışma götürmüş.

Filmin pek çok ülkede gösterimi yasaklanmış olsa da elde ettiği gişe başarısı, devam filmlerine ve ona benzer birçok filmin yapılmasına sebep olmuş.

Yıllar içinde kült hâline gelen film birçok yeni nesil sinemacıyı etkilediği gibi (Tarantino), dramatik yapısıyla da birçok korku filmine ilham vermiş (Blair Cadısı).

Filmin Türkiye'de dvd ya da blu-ray baskısı yok. Ama filmi yurt dışından temin edebilirsiniz. Ancak sipariş vermeden önce bilmeniz gereken şey filmin birçok farklı kurgusunun olması. Amerika'da Grindhouse'dan çıkan baskısı kesilmemiş (sadece bir-iki diyalog, bu kesinti neredeyse tüm baskılarda var); İngiltere'de Shameless'den çıkan baskısında ise filmin iki versiyonu var: Birinde hayvanlara eziyet sahneleri kesilmiş; diğer versiyonda ise bizzat yönetmen tarafından şiddet sahnelerinin azaltıldığı bir kurgu ortaya konmuş.

Ancak belirtmeliyim ki; eğer korku-istismar türüne özel bir ilginiz yoksa, sinefil değilseniz ve sinema tarihini araştırmıyorsanız belki de başka bir film seçip izlemelisiniz.

İlgilisine...