2 Nisan 2015 Perşembe

BABETTE'S FEAST (Babettes gæstebud) - (1987)

BABETTE'S FEAST  (Babette'in Ziyafeti)


(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Gabriel Axel'in Karen Blixen'ın aynı adlı öyküsünden uyarladığı ve yönettiği filmin başrollerinde Stephane Audran, Bodil Kjer, Birgitte Federspiel ve Jarl Kulle var.

Baş ve yardımcı rollerdeki tüm oyuncuların performansı filmin kendisi gibi sade ve içten. Bu arada Carl Dreyer'le çalışmış birçok oyuncuyu yine bir arada görmek de çok güzel oldu.

Film 19.yüzyılda Danimarka'da küçük bir sahil köyünde geçiyor. Köyün papazının ona sadık ve onu çok seven iki kızı vardır: Filippa ve Martine. Kızlar kendilerini dine, babalarına ve onun hayır işlerine adamışlardır.

Zaman içinde iki kız kardeşin karşısına birer talip çıkar. Yetenekli Filippa'yı bir opera yıldızı yapmak isteyen Papin ve Martine'e aşık olan süvari Lorens. Ancak iki kız kardeş -bu adamları seviyor olsalar da- babalarının da etkisiyle Papin ve Lorens'ı reddederler ve köylerinde babalarıyla kalırlar.

Uzun yıllar sonra... Artık yaşlanmış olan iki kız kardeş yıllar önce ölen babalarının cemaatiyle ilgilenmeye devam etmektedirler.  Bir gün kapıları, Fransa'daki komün isyanında ailesini kaybetmiş olan ve Paris'ten ancak Papin'in yardımıyla kaçabilen Babette tarafından çalınır. İki kız kardeş Babette'i evlerine kabul ederler.

İki kız kardeşle geçirdiği 14 yılın sonunda Babette'e on bin franklık bir piyango çıkar. Babette bu parayla iki kız kardeşe ve onların konuklarına güzel bir akşam yemeği hazırlamaya karar verir.


Filmin görüntü yönetmeni Henning Kristiansen. Henning, bir dönem filmi çektiğinden keskinliği azaltıp soft-focus elde etmek için lensin üzerinde naylon kadın çorabı kullanmış (kameranın gökyüzüne çevrildiği bir-iki sahnede belli oluyor). Naylon çorabın gerilerek lensin önüne/arkasına tutturulduğu bu yöntem eskiden sinematograflar arasında bir hayli yaygınmış. Mesela; Henri Alekan, Wim Wenders'ın yönettiği Wings of Desire adlı filmin siyah-beyaz sahnelerinde büyükannesinin zamanında üretilen spesifik bir naylon çorabı kullanarak istediği görüntüyü elde edebilmiş. Başka aklıma gelen bir örnek ise Oswald Morris'in Fiddler on the Roof'taki çalışması...

Filmin son perdesi tamamen ziyafet yemeğine adanmış. Ama ne ziyafet! [Menüde: Potage à la Tortue (kaplumbağa çorbası) yanında İspanyol Amontillado şarabı; Blinis Demidoff'un yanında Veuve Cliquot şampanyası; Cailles en sarcophage'ın yanında Clos de Vougeot Pinot Noir; frenk salatası; incirler, üzümler, kavun, kahve, cognac fine champagne ve daha nice şey var. (Tamam, menüyü internetten kopya çektim. Yemekleri yapmak isterseniz tariflerin olduğu internet siteleri mevcut.)]


Konuklar Babette'in hünerli elleriyle hazırladığı ziyafette yediklerinin ve içtiklerinin etkisiyle sadece fiziksel bir doyuma ulaşmaz; aynı zamanda duygusal, manevi bir doyuma da ulaşırlar. Konukların arasındaki kırgınlıklar karşılıklı olarak affedilir; sönmüş duygular alevlenir; ve ifade edilmemiş saklı duygular ifade edilir.

Filmin sonunda Babette'in -yemekte General Lorens'in anlattığı- ünlü bir şef olduğunu ve ona çıkan paranın tamamını bu ziyafet için harcadığını öğreniriz. Ancak Babatte'in verdiği bu ziyafet sadece onun iki kız kardeşe karşı duyduğu şükran borcundan değil; aynı zamanda onun kendini, sanatını ortaya koyma ihtiyacından da kaynaklanmaktadır. Bence filmin sonu aynı zamanda sanatını ortaya koymaya başaramayanlar için de bir ağıt niteliği taşıyor.

Bu yalın ve ince yapıt 1988 yılında En İyi Yabancı Film Oscar'ını kazanmış. Filmin dvd ya da blu-ray baskısını Türkiye'de bulamadım; ama yurt dışından amazon ve benzeri sitelerden temin edebilirsiniz. Filmin Criterion Collection'dan çıkan baskısı filmin orjinal çerçevesine (1.66:1) sahip. Ayrıca ekstraları da diğer baskılara göre daha fazla. Bölge kodu R1/A. Sadece İngilizce altyazı desteği var.

İlgilisine...


Not: Aç karnına izlemeyin.


1 Nisan 2015 Çarşamba

LIFE of BRIAN (1979)

"Monthy Python's Life of Brian"

1979 yapımı Monty Python topluluğunun çektiği, artık kült hâline gelmiş bu dinî ve politik taşlama filminin başrollerinde Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Jones ve Terry Gilliam var.

Başta filmi yönetmek için gruptan Terry Gilliam istekli olsa da daha sonra yönetmenlik koltuğuna Terry Jones oturmuş. Grup, Terry Gilliam'ın görselliğinin üst düzey olduğunda hem fikir olmasına rağmen filmin mizahi ögeleri için Terry Jones'un daha uygun olduğuna karar vermiş. (Zaten ikili daha önce 1975'de Monthy Python and the Holy Grail adlı filmi birlikte yönetip, oynamışlardı.)

Filmin kısaca konusu: Brian Cohen, İsa'nın doğduğu günde ve İsa'nın doğduğu evin hemen yanındaki evde dünyaya gelir. Büyüdüğünde İsa'nın bir vaazını dinlemeye gittiğinde görüp hoşlandığı Judith'le yakınlaşabilmek ve Romalıların işgaline karşı mücadele edebilmek için -Judith'in de üye olduğu- PFJ adlı örgüte katılır. Olaylar gelişir ve bir süre sonra halk onu mesih olarak görmeye başlar. Brian ne yaparsa yapsın halkı bir türlü peygamber olmadığına ikna edemez.

Filmin bazılarına göre tabuları ve sınırları zorlayan bir içeriği var. Doğal olarak birçok dini gurup tarafından beğenilmemiş ve sert bir şekilde eleştirmiş. Film birçok ülkede yasaklanmış ya da 18 yaş üstü sınırlaması almış. Ancak tüm bunlara rağmen film gişede hem İngiltere de hem de Amerika'da olsun başarılı olmuş.(Açıkçası filmin Amerika gişesinin bu kadar başarılı olmasını beklemiyordum.)

Ayrıca belirtmeliyim ki bu film yüzünden kimse öldürülmemiş ya da filmi yapanlar yargılanmamış(!)

Şimdi kültleşmiş olan bu 1979 yapımı politik ve dini hiciv filmini bir yana bırakalım ve "günümüz" Türkiye'sindeki mizahın karşılaştığı durumlara bir bakalım: Link-1   Link-2   Link-3   Link-4 ve daha niceleri... Maalesef, Türkiye sanki her gün trajikomik bir hicvin yazılıp oynandığı büyük bir açık hava tiyatrosu gibi oldu.

İlgilisine...

imdb

14 Mart 2015 Cumartesi

SEDUCED AND ABANDONED (Sedotta e abbandonata) - (1964)

SEDUCED AND ABANDONED  
(Baştan Çıkarılmış ve Terk Edilmiş)

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Aile ve Onur(!)  Pietro Germi'nin yönettiği filmin başrollerinde Saro Urzi, Stefania Sandrelli ve Aldo Puglisi var.

Film trajik bir kara-komedi. Pietro Germi Sicilya'nın katı geleneklerini, ataerkil yapısını, toplum baskısını ve elbette bir hayli muhafazakar ve dindar halkını kara mizah üzerinden alaycı bir şekilde eleştiriyor.

Açıkçası 1964'te çekilen bu filmde "günümüz" Türkiye'sinden çok fazla iz bulduğumu söylemeliyim. Öyle ki sadece mekanların ve karakterlerin isimlerini değiştirerek filmi Türkiye'ye adapte etsek yapacağımız film hiç ama hiç eğri durmaz.

Filmin konusu: Don Vincenzo'nun 15 yaşındaki kızı Agnese ablasının nişanlısı Peppino Califano'ya platonik olarak aşıktır. Peppino da Agnese'i beğenmektedir Bir gün Peppino, Agnese'i baştan çıkarır ve birlikte olurlar.

Şüphelenen ailesi Agnese'e bekâret kontrolü yaptırtır. Olumsuz sonucu öğrenen Don Vincenzo kızını eve kapatır. Bir süre sonra da Agnese'nin hamile olduğunu öğrenirler.

Don Vincenzo, Peppino'yu bulur ve Agnese ile evlenmeye ikna eder. Başta Peppino bunu kabul etse de daha sonra vazgeçer. Sebebi ise: Peppino -Agnese ile birlikte olan ilk erkek kendisi olsa dahi- evleneceği kızın "saf ve bakire" olmasını istemektedir!

Don Vincenzo ailesinin onurunu ve namusunu korumak adına kızını Peppino ile evlendirebilmek için binbir plan yapar.

Sonunda Peppino hapse girme korkusundan ötürü Agnese ile evlenmeyi kabul eder. Ancak bu sefer de Agnese, Peppino ile evlenmeyi reddeder. Agnese ve tüm ailesi halk tarafından aşağılanır. Agnese geçirdiği bu şoku atlatamadan; olanlardan ötürü hastalanan babasını, ailesini ve toplumu memnun edebilmek için istemese de artık sevmediği Peppino ile evlenmeyi kabul eder. 

Birbirini sevmeyen iki insan evlenirken toplum memnundur! Bu esnada hasta yatağında yatan Don Vincenzo ölümün ona yaklaştığını anlar ama evlilik töreni ertelenir korkusuyla ailesine durumunun haber verilmesini istemez. Kızı evlenir ve Vincenzo "onurunu korumuş" olarak ölür.
...............................................................................................................................................................

Saro Urzi'nin başarılı oyunculuğunun öne çıktığı filmde diğer oyuncular da gayet iyi performanslar sergiliyorlar. Saro Urzi performansıyla Cannes Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu ödülü almış.

Filmin kurgusu gerçekten özenli ve başarılı. Mesela, Don Vincenzo'nun -trende seyahat ederken- kızını hamile bırakabilecek şüphelileri aklından geçirdiği sahnenin montajı çok iyi tasarlanmıştı.

Filmin görüntü yönetmeni Aiace Parolin. Pietro Germi zoom lensleri daha çok geniş aralıklarda kullanmak yerine kısa aralıklarda kullanıyor. Daha çok sahneyi spesifik bir noktada açıp sonra genişletiyor. Birçok sahnede bunun örneğini görüyoruz.

Bu arada filmin müzikleri ve olayları özetleyen şarkıları da filmin kendi atmosferini yaratmasına önemli bir katkıda bulunuyor.

Bir önceki filmi İtalyan Usulü Boşanma (Divorzio all'italiana) ile En İyi Yabancı Film Oscar'ı alan ve dünya çapında ünlenen Pietro Germi bu filminde de benzer bir konu işliyor. Ancak şahsım adına Seduced and Abandoned'i daha çok beğendiğimi belirtmeliyim.

Altın Palmiye'ye aday olan filmin şu ana kadar Türkiye'de çıkmış bir dvd baskısı yok. Criterion Collection'dan çıkan baskısında ise sadece İngilizce altyazı desteği mevcut. Filmin görüntü ve ses transferi gayet iyi. Diskin bölge kodu: R1. Ayrıca diskin ekstraları da doyurucu nitelikte sayılır.

İlgilisine...

imdb

1 Mart 2015 Pazar

PLAYTIME - (1967)

Jacques Tati yazıp, yönettiği ve başrolünde oynadığı Playtime ile üçüncü kez Mösyö Hulot karakterini beyaz perdeye taşıyor.

Daha önceki (ve sonraki) Mösyö Hulot filmlerinde olduğu gibi karakterin neredeyse hiç diyaloğu, repliği yok. Tati'nin tamamen fiziksel, görsel ve işitsel esprilere dayalı bir komedi anlayışı var. "İşitsel" kelimesini özellikle vurgulamak isterim çünkü Tati filmlerini izlediğinizde yönetmenin sese karşı ne kadar duyarlı olduğunu ve ses kullanımındaki ustalığını fark ediyorsunuz. Ve elbette filme eşlik eden -bir Tati filmi atmosferi yaratan- o arka planda çalan hoş müzikleri de unutmamak gerek.

Tati, Playtime'ı bir önceki Mösyö Hulot filmi olan Mon oncle (Amcam)'ın dokuz yıl ardından çekmiş. Bu süre Playtime'ın dizaynı ve finansı için harcanmış. Ayrıca Mon oncle (Amcam)'ın 1958'de En İyi Yabancı Film Oscar'ını ve Cannes'da da Juri Özel Ödülü'nü kazandığını belirtmeliyim.

Tati Playtime'ı Paris'in merkezinde çekmek istese de bu mümkün olmamış. Bunun üzerine film için stüdyoda o kadar geniş bir set ve ölçekli binalar yaptırtmış ki setin olduğu yere "Tativille" (Tatikent) denmiş. Film zamanın en pahalı Fransız filmi. Filmde görülen birçok bina büyük ölçekte yapılmış set yapıları ya da devasa bina fotoğraflarını taşıyan tekerlekli yapı iskeleleri. Tabii bu geniş caddeleri ve mekanları insanlarla doldurmak da çok zor olmuş. Prodüksiyon bu soruna figüranların yanında cansız mankenleri/kartonları kullanarak çözüm bulmuş. Sabit duran insanların çoğu bu cansız mankenler, figüranlar ise sürekli hareket halindeler.

Tati, bu geniş ve incelikle tasarlanmış büyük setlerini görüntülemek için de büyük bir format film seçmiş: 70mm. İmajlar harika bir derinlik ve netliğe sahipler. Tati filmi 70mm olarak dizayn etmiş. Bu formatı seçmesini iki sebebe dayandırıyor. Birinci sebebi: Dekorun filmin yıldızı olmasını istemiş olması. İkinci sebep ise 70mm filmin 4 kanallı sesi üzerinde taşıyabilmesi ve bunun Tati'nin ses üzerine yaratıcı fikirlerini uygulamaya daha fazla olanak sağlamasıymış. (Not: Filmin çekildiği zamanda çok kanallı ses yalnızca 70mm filmde mevcut.) Tati bu sebeplerden ötürü filmini sadece 70mm. filmi gösterebilecek donanıma sahip sinemalarda gösterilmesinde ısrar etmiş; ancak bu filmin gişesinin düşük olmasını etkileyen faktörlerden biri olmuş.

Küçük kompartımanlarına hapis olmuş insanlar...

Mimari, Tati filmlerinin en akılda kalıcı taraflarından biri. Tati bir röportajında modern mimariye karşı olmadığını belirtse de filmlerinde modern mimarinin, betonun, çelik yapıların, arabaların, kısaca modern dünyanın insanı hızla ve agresif bir şekilde kuşatmasını ve yabancılaştırmasını eleştirdiğini düşünüyorum. (Günümüzün hızla betonlaşan Türkiye'si Tati için ideal bir set olabilirdi maalesef) Aynı şekilde insanın mekanikleşmesi ve standartlaşması da eleştirdiği diğer hususlardan... Mekanikleşmeye örnek olarak, otobüse binme sahnesindeki insanları; standartlaşmaya örnek olarak ise bir acentada duvara asılı olan reklam posterleri örneği verebilirim. Posterlerin hepsinde aynı tip bina varken altlarından farklı ülkelerin isimleri yazıyor. Örnekler çoğaltılabilir... Ayrıca Mon Oncle'daki Mösyö Hulot'un kız kardeşinin evinin tasarımı ve mahallesi ile Hulot'un evi ve mahallesinin oluşturduğu tezat da barizdir. Biri modern ve soğuk; diğeri eski ve sıcaktır.

Filmde yaklaşık 45 dakika süren restaurant sahnesi gerçekten harikaydı. Uzun bir sahne olmasına rağmen kısa sayılabilecek bir sürede, yedi günde çekilmiş.

Bu filmde Hulot karakterinin ekran süresi diğer filmlere göre biraz daha az. Daha çok Hulot bir sahneye girip komedi dalgasını başlatıyor ve ardından bir süreliğine yok oluyor. Mon Oncle'ın ardından geçen dokuz yıllık aradan sonra izleyici, özlediği Hulot karakterini ekranda az görünce memnun kalmamış. Bu durum filmin Amerikan distribütörlerini de rahatsız etmiş ve filmi kısaltarak yaklaşık 93 dakika olarak Amerika'da gösterime sokmuşlar.

Tati yukarıda anlattığım üzere hiçbir harcamadan kaçınmamış ancak film ne yazık ki gişede kötü bir sonuç almış. Öyle ki filmin zarar etmesi Tati'yi iflas ettirerek 10 yıl borç altında kalmasına sebep olmuş. Tati gülerek, durumu şöyle özetliyor:" Şöyle izah edeyim, filmden önce bir evim vardı şimdi yok.". 1972'de San Francisco Film Festivalinde verdiği röportajda bundan hiç pişman olmadığını, artistik özgürlüğünü hiçbir şeye değişmeyeceğini, filmini istediği gibi yapabilmiş olmasının onun için ne kadar önemli olduğunu belirtmiştir. Tati, Playtime'dan dört yıl sonra 1971'de gösterime giren son Mösyö Hulot filmi olan Traffic'i çektikten sonra Hulot karakterini emekli etmiştir.

Film Criterion Collection'dan çıkan The Complete Jacques Tati seti içinde mevcut. Bu sette ayrıca Tati'nin tüm uzun ve kısa metraj filmleri de var. Hatta kızıyla birlikte çektiği ama yarım kalan bir filmi dahi sette mevcut. Ayrıca çok sayıda röportaj ve yapım belgeseli de setin içeriğinde var. Bölge kodu Region-A kilitli. Altyazı olarak ise sadece İngilizce altyazı var.

İlgilisine...


imdb

28 Şubat 2015 Cumartesi

"KIŞ UYKUSU"NUN EKSİĞİ

KIŞ UYKUSU'NUN EKSİĞİ

Yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan'ın yaptığı; başrollerinde Haluk Bilginer ve Melisa Sözen'in oynadığı Kış Uykusu'nda kendimce eksik bulduğum şey: Çiftin ilişkilerinin cinsellik boyutu... Bir kadın ve erkeğin ilişkilerini, duygularını mikroskop altına yatırırken onların birbirlerine karşı cinsel açıdan yaklaşımlarının analiz edilmemesi bana eksik geldi.

İlişkilerinde; birbirlerine duydukları arzuların ve bu konudaki sıkıntılarının yaşamlarına, kendilerine ve ilişkilerine olan etkilerinin incelenme fırsatının tepildiğini, ilişkilerinin bu boyutunun yok sayıldığını hissettim. Sanki karakterler cinsel açıdan da "kıştalar".

Film boyunca -cinselliği bir yana bırakın- Aydın ve Nihal'in birbirlerine fiziksel olarak dokundukları tek bir sahne yok.

Duygusal olarak birbirlerinden uzaklaştıkları, farklı odalarda kendilerine farklı dünyalar kurdukları ortada; ancak en azından eşiyle iletişim kurma çabası içinde olan Aydın karakterinin bu husustaki his, arzu ve isteklerini ona göstermeye, hissettirmeye çalışabileceğini düşünüyordum.

Mesela, Aydın'ın Nihal'e duygusal açıdan yakınlaşmak için giriştiği her denemesinde reddedilip geri postalandığı gibi, cinsel açıdan da reddedildiği bir sahne olabilirdi. Ya da toplantıda Nihal'in, Aydın'a hiç dokunmazken, Levent'e kısa bir anlığına dokunması ve bunu Aydın'ın görmesi... Bu davranış Aydın'ın, kendinden daha genç ve kendine rakip gördüğünü düşündüğüm, Levent'i daha da kıskanmasını ve filmin sonlarına doğru karşı karşıya geldikleri sahnenin daha da gerilimli olmasını sağlayabilirdi diye düşünüyorum.

Ancak belirtmeliyim ki, bir filmin ve onun karakterlerinin üzerine düşünüyor, kendi kafamda o filme ilâve sahneler yazıyorsam izlediğim film bana göre iyi bir film demektir.

26 Şubat 2015 Perşembe

CALIGULA - (1979)

CALIGULA (Caligola)


Tarihsel açıdan karakteri tartışmalı olan Roma sezarı Caligula'nın hayatını daha çok tarihçi Suetonius yazdıklarına göre ele alan filmin yapımcıları hikâyeyi tiyatral ve bir fantazi olarak peliküle aktarmışlar.

Yetişkin dergisi Penthouse'un sahibi Bob Guccione'nin yapımcılığını yaptığı filmin senaryosunu Gore Vidal yazmış.

Başrollerde Malcolm McDowell, Terasa Ann Savoy, Peter O'Toole, Helen Mirren, John Gielgud ve John Steiner var.

Oyuncular filmin dizaynına ve abartısına uygun abartılı performanslar sergiliyorlar. Bazı sahnelerde isimlerine yakışan etkili performanslar sergileseler de bu filmin geneline yayılmıyor. Ancak şartlara göre ellerinden geleni yaptıklarını söyleyebilirim.

Yönetmen koltuğunda ise Tinto Brass var. Tinto Brass Gore Vidal'ın senaryosunda bir hayli değişiklik yapınca, Gore Vidal ismini senarist olarak jenerikten çıkarttırmış ve jeneriğe sadece "Gore Vidal'ın orjinal senaryosundan uyarlanmıştır" yazılmış.

Tinto Brass filmin ana çekimlerini tamamladıktan sonra filmin prodüktörü olan Bob Guccione Amerika'dan filmde figüran olarak oynatmak için getirdiği penthouse modellerini oynattığı hardcore seks sahneleri çekip bu sahneleri kurguda filme yerleştirince ve Tinto Brass'ın da kurguya karışmasına izin vermeyince bu sefer de Tinto Brass ismini filmden çıkarttırmış.

Tinto Brass filmin yapımını "ego savaşları" olarak tanımlıyor. Bu olayların ardından açılan onlarca davadan sonra filmin jeneriğine Tinto Brass'ın ismi "filmin ana çekimlerini yapan yönetmen" titresi altında yazılmış (principal photography directed by...).

Bu ekleme sahnelerden ötürü, başta güç çılgınlığına kapılan bir imparatorun hikâyesini anlatan tarihsel bir epik olarak tasarlanan film, softcore ile hardcore porno arasında hızla gidip-geliyor. Ancak dikkatli izlerseniz iki farklı stilin, yaklaşımın izini filmde görebilir ve ayırabilirsiniz. Özellikle başroldeki oyuncuların olmadığı planlar ve yakın ara çekimlerde. Filmin 156 dakikalık versiyonu birçok epik orji sahneleri, cinsel işkence, sadizm, ensest, tecavüz vb. sahneler barındırıyor. Kesinlikle herkes için bir film değil Caligula!

Ancak filmin sanat yönetiminin hakkını vermek gerek, gerçekten çok başarılı. Setler, kostümler, proplar hepsi çok yaratıcı ve göz alıcı. Filmin prodüksiyon tasarımını daha önce Fellini'nin Kazanova ve Franco Zeffirelli'nin Romeo ve Juliet adlı filmleriyle Oscar alan Danilo Donati yapmış.

Bu arada Malcolm McDowell A Clockwork Orange'dan sonra yine penis heykellerinden kurtulamamış:) Filmde Malcolm McDowell'in güç dansı sahnesi, Caesonia (Helen Mirren)'in hamileyken ki dansı ve isis hamamı sahneleri akılda kalıcı. Hamam sahnesini akılda kalıcı yapan en önemli faktörlerden birinin Bruno Nicolai'nin müziği olduğunu söyleyebilirim.

Film zamanın en pahalı bağımsız filmi. Özellikle de X (+18) kategorisinde olan bir filme göre... Birçok ülkede yasaklanmasına ve protesto edilmesine rağmen gişede kârlı bir proje olmuş. Eleştirilerin çoğunluğu ise olumsuz. Ama yinede film yıllar içinde kült film seviyesine yükselmeyi başarmış. Yapım hikâyesiyle olsun, ilkleriyle olsun sinema tarihinde farklı bir yeri var filmin. Ancak film kesinlikle Oshima'nın "In the Realm of the Senses" filmiyle aynı ayarda değil. Bunu söylüyorum çünkü bazı eleştirilerde bu iki filmin yapım tarihleri yakın olduğu için ve ikisi de pornografik seks sahneleri içerdiklerinden ötürü birbirleriyle kıyaslanıyor olmalarıdır. Oshima'nın filminin daha üst seviyede bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmin yeniden yapımı üzerine (Versace'nin ürünlerini tanıtmak için dolaylı bir reklam) Helen Mirren'in de dahil olduğu birçok yıldız oyuncuyla sahte bir fragman çekilmiş. Filmi izleyenler eğlenceli bulabilir.
youtube video

Dünyanın birçok ülkesinde hâlâ yasaklı olan filmin Türkiye'de de DVD ya da Blu-ray baskısı yok. İzlemek isterseniz ancak yurt dışından ya da başka yollardan bulup filmi izleyebilirsiniz. Ben filmi İngiltere'de Arrow Video'dan çıkan blu-ray baskısından izledim. Bu baskıda filmin 156 dakikalık sansürsüz versiyonu, 47 dakikalık son kurgudan çıkartılmış sahneler, yapım belgeselleri, röportajlar, fragmanlar da mevcut. Ancak hiçbir dilde altyazı seçeneği yok.

imdb


19 Şubat 2015 Perşembe

FREAKS - (1932)

FREAKS

Uzun zaman Lon Chaney'le birlikte çalışmış ve Dracula gibi bir klasiği yönetmiş olan Tod Browning'in yönettiği korku-dram türündeki film, sinema tarihinin tartışmalı filmlerinden biri.

Başrollerde Harry Earls, Daisy Earls, Olga Baclanova, Leila Hyams var.

Filmin senaryosu Tod Robins'in "Spurs" adlı kısa öyküsüne dayanıyor. Yine aynı yazarın bir romanından uyarlanan The Unholy Three'den sonra Harry Earls (o filmde başrollerdeydi) tarafından Tod Browning'in ilgisine sunulmuş.

Sirkin "normal" trapezci güzeli Cleopatra ona sırılsıklam aşık olan cüce Hans'la çaktırmadan dalgasını geçmektedir. Ancak Hans'a büyük bir miras kaldığını duyunca parayı elde etmek için onunla evlenir ve Hans'ı zehirleme planları yapmaya başlar. Bunu keşfeden Hans ve "ucube" olarak adlandırılan arkadaşları Cleopatra ve ortağı "Herkül"den intikamlarını alırlar.

Film günümüz izleyicisini hiç korkutmayabilir ancak 1932'de bir hayli ürkütücü bulunmuş. Filmin ön gösteriminde bir kadının çığlık atarak salondan çıktığı ya da bir kadının filmden ötürü düşük yapıp stüdyoyu dava ettiği gibi şeyler söyleniyor. Ancak bunların reklam amaçlı olması da muhtemel. Ama stüdyo gelen tepkilerden ötürü 90 dakikalık filmi biçerek geriye neredeyse 60 dakikalık bir film bırakmış. Kesilip çıkartılmış sahneler günümüzde artık kayıp olarak kabul ediliyor.

Film hakkında yapılan tartışmaların çoğunluğunun kaynağını daha çok filmin gösterime çıktığı 1932'de bazı insanların ve grupların; filmin fiziksel deformasyona sahip olan kişilere karşı toplumda bir korku, ön yargı, mesafe vs. oluşturması gibi iddialarından, eleştirilerinden kaynaklanıyor. Ancak insanların filme olan olumsuz bakış açıları 60'lı yıllardan itibaren bir hayli değişmeye başlamış. 1962'de Cannes Film Festivalinde film yeniden gösterildiğinde hem eleştirmenlerden hem de seyircilerden övgüler almış.

Ben de şahsi olarak filmi hiç olumsuz bulmadım ya da bir sömürü filmi olarak görmedim. Tabii bakış açısına göre filmin birçok okuması yapılabilir.

Film maalesef, bir zamanlar kendisi de bir sirkte çalışmış olan, Tod Browning'in kariyerinin yavaşça solmasının nedenleri arasında yerini almış (alkolizm ve kişisel problemlerin yanı sıra). Bu filmin ardından sadece dört film daha yönettikten sonra Tod Browning yönetmenlik kariyerini bitirmiş.

Bu arada filmin zamanında Türkiye dahil pek çok ülkede gösteriminin yasaklandığını da belirtelim.

Filmin dvd'sini Türkiye'de bulamadım, internet sitelerinde tükendiği/stokta olmadığı yazıyor. Filmi Warner Bros.'tan çıkan İngiltere baskısından izledim. Diskte film hakkında hayli doyurucu bir belgesel ve filmin alternatif sonları da bulunuyor. Ayrıca Türkçe altyazı seçeneği de mevcut.

imdb

horror_film_history (ingilizce)


1 Ocak 2015 Perşembe

A REPORT ON THE PARTY AND THE GUESTS - (O slavnosti a hostech) - 1966

"Parti ve Konuklar Hakkında Bir Rapor"


Jan Nemeck'in yönettiği bu film Çek Yeni Dalga Akımı'nın en önemli filmlerinden biri. Ancak ironik olarak zamanın Çekoslovak devlet yönetimi tarafından "... film cumhuriyetimiz, sosyalizm ve kominizm'in idealleriyle bağdaşmamaktadır." resmi açıklamasıyla "sonsuza kadar yasaklanmıştır" (forever banned) denilerek Çekoslovakya'da gösterime çıkmasına izin verilmemiştir. Ancak film New York Film Festivalinde gösterildikten sonra uluslararası bir başarı kazanmıştır.

Bu sürrealist masalda bir piknikte bir araya gelmiş insanların karşısına aniden çıkan gizemli otoriter kişiler, pikniğin misafirlerinin eğlencesini bozarak onlara neredeyse bir politik hiyerarşi dersi verirler. Korku, baskı, totalitarizm, özgürlük, özgür irade ve itaat üzerine alegorik bir ders...

Filmin yer yer tuhaf, korkutucu ve rahatsız edici bir havası var. Bazı sahnelerde filmin Michael Haneke'nin "Funny Games"ine dönüşeceğini sanmadım değil...

Bazı eleştirmenlere göre film kısaca "insanların, halkların manipüle edilmeye ve kontrol altında kalmaya/tutulmaya olan isteklerini ortaya koyuyor". İnsanların sorgulamaktan uzaklaşıp itaat etmeye ve bir yöneticiye bağlanarak sorumluluktan kaçmanın verdiği rahatlığı yaşamaya olan isteklerini irdeleyen bir film.

Jan Nameck filmde profesyonel oyuncuları kullanmamış bunun yerine çeşitli meslek erbabından tanıdığı kişilere rol vermiş. Özellikle gerçek hayatta bir besteci olan Jan Klusak rolünde (Rudolf) gayet başarılı ve akılda kalıcı bir performans sergiliyor. Ayrıca otoriteden kaçan Manzel rolündeki Evald Schorm (yönetmen) ve otoriteye (başta) isyan eden sinirli Karel karakterini canlandıran Karel Mares (besteci) de rollerinde gayet iyiler.

Filmin DVD'sini Criterion Collection'dan çıkan "Eclipse Series 32: Pearls of the New Czech New Wave" adlı sette bulabilirsiniz.

15 Aralık 2014 Pazartesi

HIGH AND LOW (Tengoku To Jigoku) - 1963

HIGH AND LOW

(sürpriz bozan/spoiler içerir!)

Akira Kurosawa'nın yönettiği filmin başrollerinde Toshiro Mifune ve Tatsuya Nakadai var. Suç-drama türündeki filmin yapım yılı 1963.

Akira Kurosawa'nın edebiyata ve özellikle de Dostoyevski, Shakespeare ve Gorky'nin eserlerine hayranlığı belirtmiştir. Bunun doğal bir yansıması olarak  Dostoyevski'den "Idiot" (Budala), Shakespeare'den "Thrones of Blood" (Macbeth), Gorky'den de "The Lower Depths" adlı eserleri sinemaya uyarlamış ve yönetmişti.

Bu sefer Ed McBain'nin detektif romanı "King's Ransom" uyarlamış. Pek sadık kalmadığı söylense de (kitabı okumadım) filmin sadece genel çerçeveyi romandan aldığı belirtiliyor. Kurosawa hikâyeyi (daha öncekilerde olduğu gibi) kendi vurgulamak istediklerine, sinematik ihtiyaçlarına ve zamanın Japonya'sına göre değiştirmiş. Filmde Dostoyevski'nin ve Shakespeare'in temaları hissedilir ölçüde.

Filmin kısaca öyküsü: Kingo Gondo (Mifune) Ulusal Ayakkabı Şirketi'nin üst düzey yöneticilerindendir. Şirketinin gidişatı beğenmediğinden gizlice şirket hisseleri alarak şirketin kontrolünü ele geçirmeyi planlamaktadır. Güçlü, sert ve mücadeleci bir adamdır.

Gondo'nun oğlu ve şoförünün oğlu birlikte şerif-kovboy oyunu oynamakta ve sırayla kıyafetleri değiştirmektedirler. Çocuklar bir süreliğine ortadan kaybolur. Bu sırada bir telefon gelir, arayan kişi Gondo'ya oğlunu kaçırdığını ve ondan istediği fidyeyi ödemesini ister. Gondo kabul eder. Ama bu sırada Gondo'nun oğlu odaya girer. Anlaşılır ki fidyeci yanlış çocuğu kaçırmıştır. Ama yine de Gondo'dan fidyeyi ödemesine aksi takdirde çocuğu öldüreceğini söyler. Gondo tüm parasını şirket hisseleri için depozito ettirdiğinden aslında tek kuruşu yoktur. Borç alıp öderse elinde her şeyi yitirerek, batacaktır. Bu yüzden parayı ödemeyeceğini söyler. Ancak daha sonra bu kararının üzerine yüklediği ahlaki baskının altında ezilerek vazgeçer ve parayı ödemeyi kabul eder. Polisler de çocuğu kurtardıktan sonra parayı bulup ona geri getirmek üzere söz verirler.

Para bir trenden atılarak fidyecilere verilir ve şoförün oğlu sağ salim eve geri döner. Ve ilk kısım biter.

Filmin ikinci kısmı neredeyse belgesel tarzı bir yaklaşımla polis soruşturmasını ve prosedürünü ortaya seriyor. Şef Detektif Tokura'nın (Nakadai) liderliğinde yapılan uzun soruşturma ve takipler sonucunda fidyeci yakalanır. Ve idam edilmeden önce Gondo ile yüzleşir.

Finalde, Gondo (Mifune) ve çocuğu kaçıran katil olan Takeuchi (Yamazaki) konuşmalarında Dostoyevski etkisi bariz. İyi yazılmış diyaloglar ve performanslar eşliğinde sağlam bir final izliyoruz.

Filmin çekildiği yıllarda Japonya'da çocuklara karşı işlenen suçların cezaların azlığından toplumun şikayetçi olduğu ve bu konuda tartışmaların sürdüğü bir zaman olduğunun altını çizmek gerekir. Kurosawa bu sosyal konuya filmin alt metninde yer verdiği görülmektedir.

Ayrıca savaş sonrası Amerikan kontrolündeki Japonya'nın üzerindeki batı kültürü etkisinin bir hayli fazla olduğunu görüyoruz. Gondo'nun evi tamamen batılı tarzda döşenmiş olması, birkaç sahnede kimono giymiş kadınlar hariç filmin genelinde herkes batılı kıyafetler içinde olması vs...

Kurosawa'nın eroin bağımlılarını yaşadığı yerde geçen sahnesi ve zamanına göre gerçekçiliği övgüye değer.

Kurosawa yine atmosfer katmak için oyuncularında yaz ve terleme etkilerini gösteriyor. Bir nevi Kurosawa'nın imzalarından. Terleme, sıcak ve oyuncuların ilginç fiziksel jestleri bir çok Kurosawa filminde görebilirsiniz. Bu filmde özellikle ikinci kısımda polis merkezinde polislerin rapor verdiği sahnede sürekli terleyen polisler, terli gömlekler, mendillerle yüzlerini silen polisler, yelpazeler, çalışan vantilatörler... Kurosawa bu tür sahneleri genelde soğuk zamanlarda çektiğini, çünkü oyuncuların sıcakta sıcağa daha az fiziksel tepkiler verdiğini söylüyor.

Filmin çerçevesi yani çekim formatı geniş ekran 2.35:1. Bu formatta Kurosawa usta işi kompozisyonlar sergiliyor. İnce planlanmış, hayli kareografik sahneler ve oyuncuların performanslarıyla filmin sahneleri sinema dersi niteliğinde. Mesela kesintisiz olarak beş dakika süren ve Mifune'nin karakteri Gondo'nun fidye çantalarına gizli "pembe" boya tuzaklarını yerleştirmeye başlamasıyla biten sahne gibi...



"Pembe boya" demişken, başka bir anekdot olarak: çocuğu kaçıran Takeuchi bu çantalardan kurtulmak isteyip bir çöp yakım merkezine bırakır. Bu merkez Gondo'nun evinden görünmektedir. Çantalar yanarken pembe duman yükselir. Böylece Gondo ve polisler dumanı görür. Siyah-Beyaz olan filmde pembe dumanlar negatif üzerinde el işiyle boyanarak elde edilmiş. Benzer uygulamayı 1946'da "Spellbound" adlı filminde Alfred Hitchcock yapmıştı. Finaldeki tabancayla intihar sahnesinde seyirciye(ekrana) doğru sıçrayan kan damlalarını kırmızıya boyatmıştı:)

Filmin geneli geniş açı lensle çekilmiş ve çoğunlukla deep focus hakim. Kurosawa genelde tele lensleri sevse de bu filmde kullanımları daha az. Kurosawa genelde iki kamera kullandığını, bazı durumlarda ise üçe çıktığını belirtiyor. Ancak bu filmde paranın trenden atıldığı sahnede -- tekrar yapamayacağı için -- eş zamanlı olarak dokuz kamera çalışmış.

Ayrıca film incelikli bir ses çalışmasına sahip. Özellikle ses kurgusu zamanına göre gayet başarılı ve hikayeye hizmet ediyor.

Filmin orjinal Japon ismi "Cennet ve Cehennem" anlamında. Uluslararası isim olarak başta "Heaven and Hell" kullanılsa da daha sonra İngilizce ismi "High and Low" olarak değiştirilmiş.

Filmin Criterion Collection'dan çıkan DVD/Blu-ray seti bir hayli doyurucu. İyi bir görüntü-ses transferinin yanı sıra yapım belgeselleri, röportajlar, film fragmanı ve sinefilleri tıka basa bilgiyle doyuran Akira Kurosawa uzmanı Stephen Price'ın film eşliğindeki yorumları paha biçilmez. Ayrıca sette bulunan 36 sayfalık kitapçıkta film eleştirmeni Geoffrey O'Brien'ın makalesi ve Donald Richie'nin 1963'de sette Kurosawa ile yaptığı röportaj bulunuyor. Set R1/RA bölge kilitli. Sadece İngilizce alt yazı var. Yorumlarda alt yazı yok.

imdb

1 Aralık 2014 Pazartesi

SORRY, WRONG NUMBER - (1948)

SORRY, WRONG NUMBER


(sürpriz bozan/spoiler içerir!)

Yönetmenliğini Anatole Litvak'ın yaptığı noir-gerilim türündeki filmin baş rollerinde Barbara Stanwyck ve Burt Lancaster var. Lucille Fletcher'ın aynı adlı radyo oyunundan uyarlanan filmin yapım tarihi 1948.

Zengin bir iş adamının şımarık ve her istediğini elde etmeye alışık olan kızı Leona Stevenson bir çeşit kalp rahatsızlığından ötürü yatalaktır. Bu hâlinde en yakın arkadaşı yanı başında duran telefonudur. Evde yalnız olduğu bir gece eşini arar, operatör eşini bağlarken hatlar karışır(!) ve iki katilin aralarındaki konuşmalara kulak misafiri olur. Adamların arasında geçen bu konuşmadan: O gece 11:15'de bir kadının öldürüleceğini ve müşterilerinin bu olaya soygun süsü verilmesini istediğini söylerler. Ardından hat kesilir.

Bunları duyan Leona çeşitli yerlere telefon açarak derdini anlatmaya çalışır. Ama verdiği bilgiler polise ve aradığı diğer kişilere yetersiz geldiğinden bir sonuç elde edemez. Aynı zamanda kocası Henry'ye (Burt Lancaster) de ulaşmaya çalışmakta ama bir türlü başarılı olamamaktadır. O gece aradığı insanlarla yaptığı konuşmalara eşlik eden flashback'ler sayesinde Leona ve Henry'nin geçmişine tanıklık ederiz. Aynı zamanda geçmişlerinin onları bugünkü bulundukları noktaya nasıl getirdiğini de...

Leona konuştuğu kişilerden öğrendikleriyle ve aldığı ipuçlarıyla kocasının bilmediği yüzlerini keşfedecek ve bir yandan da koskoca New York şehrinde saat 11:15'de öldürülecek kadını kurtarmak için tek başına çabalayacaktır.

Barbara Stanwyck, Leona rolündeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ına aday gösterilmiş.

Film, yönetmen Anatole Litvak'ın en iyi filmlerinden biri olduğu gibi 1940'lı yılların noir filmlerinin de en iyi örneklerinden biri.

Ayrıca Sol Polito'nun sinematografisi ve Franz Waxman'ın müzikleri bu noir filme çok şey katıyor.

İlgilisine...


imdb