2 Haziran 2015 Salı

SECONDS - (1966)

 SECONDS

John Frankenheimer'ın yönettiği bu dram-noir-psikolojik gerilim filminin başrolünde Rock Hudson var.

Frankenheimer'ın bu düşük bütçeli kişisel projesinin senaryosunu David Ely'nin aynı adlı romanından Lewis John Carlino uyarlamış.

Ana karakterimiz Tony Wilson (Rock Hudson) toplumsal normları takip etmiş, çok çalışmış ve finansal açıdan bir hayli başarılı olmuştur. Ama duygusal açıdan iç dünyasında ve ilişkilerinde başarısız olmuştur. İçinde büyük bir boşluk vardır. Hayatında yeni bir sayfa açmak ister. Yeniden başlamak, her şeyi farklı yapmak, yeniden doğmak... İşte bu aşamada karşısına "Şirket" çıkar.

Seconds alt metninde Amerikan Rüyası'nı eleştiren ve döneminin paranoyalarını, özgürlük arayışlarını yansıtan bir yapıt. Ayrıca orta yaş krizi, boşa harcanan hayatlar ve yeniden başlamanın zorlukları üzerine de bir film.

Frankenheimer ve filmin görüntü yönetmeni John Wong Howe'un görsel çalışması gerçekten başarılı. Kamera kullanımı, aydınlatma, kompozisyonlar ve lens seçimi filmin atmosferini ve ana karakterinin psikolojisini başarıyla aktarıyor. Howe filmdeki çalışmasıyla En İyi Görüntü Yönetmeni Oscar'ına aday olmuş.

Bu arada filmin kurgusu da çok başarılı ve bence en azından kurgu kategorisinde de bir akademi ödülü adaylığını hakkediyor. Kurguda David Newhouse ve Ferris Webster var.

Jerry Goldsmith'in müziğini ve Saul Bass'ın jeneriğini de unutmamalı.



Yıllar içinde yavaş yavaş kült statüsüne ulaşmış olan filmin Türkiye'de dvd ya da blu-ray baskını bulamadım. Ama yurt dışındaki İnternet sitelerinden temin edebilirsiniz.

İlgilisine...

1 Haziran 2015 Pazartesi

CANNIBAL HOLOCAUST - (1980)

 Cannibal Holocaust

Sinema tarihinin en tartışmalı korku filmlerinden biri olan Cannibal Holocaust'un yönetmenliğini Ruggero Deodato yapmış. Senaryosu ise Gianfranco Clerici'ye ait. Filmin başrollerinde Carl Gabriel York, Robert Kerman, Perry Pirkanen, Francesca Ciardi ve Luca Barbareschi var.

Amazon'un tehlikeli ve "beyaz adamın" hiç gitmediği yerlerine dört belgesel yapımcısı genç ellerinde kameraları ve silahlarıyla giderler. Bir süre sonra gruptan haber alınamayınca Profesör Harold Monroe onları aramaya çıkar; ancak çok geç kalmıştır. Gençlerden geriye kalmış tek şey olan filmleri alıp modern dünyaya geri döner. Filmlerden bir belgesel yapmak isteyen bir yayın kuruluşu profesörü ekibe davet eder. Profesör filmleri izledikçe gençlerin neler yaptıklarını ve karşılığında başlarına nelerin geldiğini keşfeder. 

Film -insanın ister modern dünyada, ister vahşi doğada yaşayanı olsun- insanlığın içindeki o ortak yıkım verme arzusunu ve acımasızlığını eleştiriyor diyebilirim.

Yönetmen Deodato'nun film için çıkış noktası o yıllarda İtalyan televizyonunda "gerçek" şiddet olaylarına ait görüntülerin tüm açıklığıyla gösterilirken, "kurgu" olan filmlerin sansürleniyor olması olmuş. Kısaca yönetmen medyanın sansasyon arayışını da eleştirmek istemiş.

Filmde bolca cinayet, tecavüz, yamyamlık, cinsel şiddet, gore kanlı sahneler ve hayvanlara eziyet mevcut. Özellikle hayvanlara eziyet ve öldürme sahneleri bir hayli tartışma götürmüş.

Filmin pek çok ülkede gösterimi yasaklanmış olsa da elde ettiği gişe başarısı, devam filmlerine ve ona benzer birçok filmin yapılmasına sebep olmuş.

Yıllar içinde kült hâline gelen film birçok yeni nesil sinemacıyı etkilediği gibi (Tarantino), dramatik yapısıyla da birçok korku filmine ilham vermiş (Blair Cadısı).

Filmin Türkiye'de dvd ya da blu-ray baskısı yok. Ama filmi yurt dışından temin edebilirsiniz. Ancak sipariş vermeden önce bilmeniz gereken şey filmin birçok farklı kurgusunun olması. Amerika'da Grindhouse'dan çıkan baskısı kesilmemiş (sadece bir-iki diyalog, bu kesinti neredeyse tüm baskılarda var); İngiltere'de Shameless'den çıkan baskısında ise filmin iki versiyonu var: Birinde hayvanlara eziyet sahneleri kesilmiş; diğer versiyonda ise bizzat yönetmen tarafından şiddet sahnelerinin azaltıldığı bir kurgu ortaya konmuş.

Ancak belirtmeliyim ki; eğer korku-istismar türüne özel bir ilginiz yoksa, sinefil değilseniz ve sinema tarihini araştırmıyorsanız belki de başka bir film seçip izlemelisiniz.

İlgilisine...

31 Mayıs 2015 Pazar

STAND BY ME - (1986)

STAND BY ME

Yönetmenliğini Rob Reiner'ın yaptığı filmin senaryosunu Stephen King'in "Body" adlı kısa öyküsünden Raynold Gideon ve Bruce Evans uyarlamış. Filmin senaryosu En İyi Uyarlama Senaryo dalında 1987'de Oscar'a aday gösterilmiş.

Filmin başrollerinde Wil Wheton, River Phoenix, Corey Feldman ve Jerry O'Connell var. Yardımcı rollerde ise Kiefer Sutherland ve John Cusack dikkat çekiyor. Kendisi de bir aktör olan Rob Reiner oyuncularından çok iyi performanslar alabilmeyi başarmış. Özellikle -genç yaşta ölen- River Phoenix'in oyunculuk yeteneği parlıyor.

Bu yol filminde kayıp bir çocuğun cesedini bulup, görmek için birlikte yolculuğa çıkan dört çocuğun dostluk, büyüme ve yüzleşme hikayelerini izliyoruz.

Stephen King'in öyküsünün merkezinde ana karakter River Phoenix'in canlandırdığı Chris karakteriyken, Rob Reiner kendi çocukluğuna daha yakın bulduğu, daha güçlü bağlar kurduğu Gordie karakterini filmin merkezine koymuş.

Stephen King filmden, eserleri arasından uyarlaması düzgün yapılmış ilk film olarak bahsediyor.

Bu arada filme ismini veren -geçtiğimiz aylarda ölen- Ben E. King'in ünlü şarkısı "Stand by Me". Sadece bitiş jeneriğinde çalsa da filmin içinde tematik müzik olarak melodisi kullanılmış. Filmin popüler olmasıyla Stand by Me 25 yıl sonra yeniden müzik listelerinde İlk On'a girmiş.

Yıllar önce izlediğim bu filmi yeniden izlerken kendi çocukluk anılarıma dönmediğimi, eski arkadaşlarımı düşünmediğimi söylesem yalan söylemiş olurum.

İlgilisine...

ALEXANDER PAYNE'İN ORTAK KARAKTER TEMALARI

ALEXANDER PAYNE'NİN ORTAK KARAKTER TEMALARI




Warren Schmidt (About Schmidt), Miles Raymond (Sideways), Matt King (The Descendants) ve Woody Grant (Nebraska).

Kısa Analiz Notları:

Yolculuk:

Warren, kızının Randall ile evlenmesini engellemek için düğünden bir süre önce yolculuğa çıkar. Amacı Jeannie ile konuşup onu evlilikten vazgeçirmektir.

Miles'ın en iyi dostu Jack evlenmek üzeredir. Miles ve Jack evlilik öncesinde bir haftalığına erkek erkeğe eğlenip rahatlamak için şarap ile özdeşleşmiş Santa Ynez Valley'e giderler.

Matt ve kızı, Elizabeth'in gizli aşığını bulmak için yolculuğa çıkarlar.

Woody kendisine büyük ödül çıktığına inanarak ödül parasını almak için Nebraska'ya doğru yola çıkar. Oğlu David ona yolculuğunda eşlik eder.


Duygusal Yolculuk:

Aile/dost bağları pekişir. Aile fertleri birbirlerinin gerçek karakterlerini, gerçekte kim olduklarını keşfederler. Hayat amacı ve umut bulunur. Varoluşsal açıdan bir iz bırakılır. Yalnız karakterler yalnızlıklarını giderecek birini ya da amaç/tatmin bulurlar.


Biri Tarafından Gerçekten Anlaşılma İhtiyacı/Tanınma:

Schmidt bu konuda pek şanslı değildir. Ama arayışını karavanda Vicki Rusk'a ifade eder:
- I’ve only known you for an hour or so, and yet I feel that you understand me better than my wife Helen ever did—even after 42 years of marriage. / Seni tanıyalı neredeyse bir saat kadar oldu ama senin beni, eşim Helen'ın 42 yıllık evliliğimizde beni tanıyıp/anlayabildiğinden çok daha iyi anladığını düşünüyorum. 

Maya'nın Miles'a gönderdiği sesli mesajda söylediklerine Miles'ın verdiği tepkiden Maya'nın Miles'ı anladığını anlarız.

Matt sonunda Elizabeth'i anlar. Kızlar babalarının gerçekte nasıl biri olduğunu anlar/tanırlar.

Woody oğlu David tarafından anlaşılır. Zaten film boyunca yaptıkları yolculukta babasının o zamana kadar bilmediği yönlerini keşfetmiş, gerçekte nasıl biri olduğunu öğrenmiştir.


Atalar:

Warren yolculuğu sırasında çeşitli müzeleri ve Amerika'ya gelen ilk göçmenler hakkında düzenlenmiş bir müzeyi ziyaret eder. İlk Amerikalı ataları hakkında konuşur.

Matt'in 1800'lü yıllardan beri tüm ailesi, ataları Hawaii'deki topraklarında yaşamıştır. Evinin duvarlarında atalarının fotoğrafları vs. vardır.

Woody ve David yolculukları sırasında Rushmore dağını ziyaret ederler.


Çocukluk evi ziyaretleri:

Warren Nebraska'dan geçerken doğup büyüdüğü evi ziyaret etmek ister. Ancak evleri yıkılmış ve yerine araba lastiği satan bir dükkan yapılmıştır. Schmidt içeri girip anılarını tazeler.

Miles annesini ve dolayısıyla doğup büyüdüğü evi ziyaret eder.

Matt'in evi de toprakları da ailesinin nesil nesil anılarını, izlerini taşımaktadır.

Woody -artık harap halde olan- doğup büyüdüğü evi ziyaret eder.


Aldatan/Terk eden eşler ve Affedilmeleri:

Warren eşi Helen tarafından aldatılmıştır. Warren öğrendiğinde çok kızsa da sonra Helen'i affeder.

Miles, eşi Victoria'dan boşanmıştır. Ama hâlâ ona aşıktır. Victoria'nın başkasıyla evleneceği öğrenince öfkelenir. Bu duruma sanki aldatılma, ihanet olarak bakar. Jack'in düğününün sonundaki Miles ve Victoria'nın yaptıkları konuşmada Miles'ın haksız olduğunu kabullenip Victoria'yı affettiği hissedilir.

Matt, eşi Elizabeth'in başka biriyle ilişkisi olduğunu keşfeder. Filmin sonunda  Elizabeth'i affeder.


Aileler ve Aile bireylerinin ilişkileri/Eksantrik Aile Karakterleri:

Hepsinin eksantrik aile fertleri ve arkadaşları vardır.

Warren ve Matt'in kızlarının eş/sevgili/arkadaş (Randall ve Sid) dürüst, içten, iyi niyetli ama içlerinden geldiği gibi konuşan, yer yer kaba olan karakterlerdir.

Cinselliği rahat ifade eden karakterler: About Schmidt'te Kathy Bates'in canladırdığı Roberta, Sideways'de Jack, Nebraska'da Kate Grant.

Çıkarcı aile fertleri. The Descendants'da Matt'in ailesinden Kuzen Hugh ve diğerleri. Nebraska'da Woody'nin büyük ödül kazandığını düşünen birçok akrabası...


Yenik halde eve dönüş ve yükselen umut/yeni bir başlangıç:

Schmidt filmin sonunda evine başarısız bir hâlde döner. Ama Ndugu'nun mektubu ona umut verir.

Miles eve başarısızlık içinde döner. Ama daha sonra Maya'nın telefonu gelir ve ardından Miles Maya'nın kapısını çalar.

Matt'in eşi ölür. Ailesi geçmişlerinin izlerini taşıyan araziyi satmak hususunda anlaşmışlardır. Ancak Matt bu fikirden vazgeçer ve ailesinin topraklarını satmayı reddeder. Mücadeleye başlar.

Woody'e piyangodan büyük bir ödül çıkmamıştır ve bundan dolayı da çok istediği kamyoneti elde edememiştir, başarısız olmuştur. David babasına istediği kamyoneti alır. Woody kamyonetini eski kasabasında eski dostlarının/akrabalarının arasında sürerek istediğini, aradığı tatmini elde eder.

Taşıtlara İlgi/Yan karakter olarak taşıtlar:

Schmidt'in Winnebago Adventurer karavanı. Miles'ın kırmızı Saab'ı. Woody'nin kamyoneti.


Ek Not: Yine Alexander Payne'nin yazıp yönettiği 1999 yapımı "Election" adlı filmde Matthew Broderick'in canlandırdığı Jim McAllister da Omaha, Nebraska'lı; aynı Schmidt, Woody ve tabii ki yönetmen Alexander Payne gibi. O da Miles gibi bir lise öğretmenidir ve eşinden boşanmıştır. Tarih ve Atalar ile ilintili olarak da Jim öğretmenlikten atılınca Amerikan Doğal Tarih Müzesi'nde çalışmaya başlar.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

DIAL M FOR MURDER - 3D - (1954)

 Dial M for Murder!  (Cinayet Var!) - 3-Boyutlu

Alfred Hitchcock'un yönettiği bu gerilim klasiğinin başrollerinde Grace Kelly, Ray Milland, Robert Cummings ve John Williams var.

Filmin senaryosunu Frederick Knott kendi oyunundan uyarlamış.

Film genel olarak birçok Hitchcock filmindeki gibi kusursuz bir cinayet planının olup olmadığını sorguluyor diyebiliriz.

Hitchcock filmi 1954'de -büyük ihtimalle stüdyo baskısıyla- 3-boyutlu olarak çekmiş. Muhtemelen 50'li yılların başlarında başlayan ve çok tutulan 3-boyutlu filmler furyasına ondan katılması istenmiş. (3-boyutlu filmlerin o altın yıllarında stüdyolar arasında -şimdiki gibi- bu format üzerine büyük bir rekabet vardı. Aynı yıl Universal'den Creature from Black Lagoon adlı korku klasiği de gösterime çıkmıştı. Onun da zamanına göre iyi bir 3-boyutlu film olduğunu belirtmeliyim. Neyse konuya dönelim...) Ancak Dial M for Murder gösterime çıktığında seyircinin 3-boyutlu filmlere olan ilgisi söndüğünden film sinemalarda daha çok 2-boyutlu olarak gösterilmiş. Hitchcock 3-boyutlu filmler furyasının sonuna denk geldiğini kendine özgü esprili diliyle ifade etmiştir.

Sonunda filmin 3-boyutlu versiyonu 2012 yılında blu-ray olarak yayınlandı. Böylece ben de filmi 3-boyutlu olarak izleme fırsatına ulaştım. Söylemeliyim ki Hitchcock 3. boyuta da bir hayli hakim. Her zamanki gibi kompozisyonları, kamera hareketleri ve kurgusu detaylıca planlanmış. Hitchcock, 3.boyutlu formatın ekrana getirdiği derinliği filminde başarıyla kullanıyor ama z eksenini hiç de öyle abartılı ve gereksiz yere kullanmıyor. Bu arada belirtmeliyim ki o ünlü cinayet sahnesinde Grace Kelly'nin masanın üzerinde mücadele ederken dehşet içinde uzattığı eli ekranın içinden çıkıp bana doğru uzandığında uzanıp yardım etmemek için kendimi zor tuttum.

Filmin görüntü transferi çok iyi değil, ses transferi de pek kusursuz sayılmaz (kesinlikle kapsamlı bir restorasyona ihtiyacı var) ama bir Hitchcock hayranıysanız bence bu filmi bir de 3-boyutlu olarak deneyimlemelisiniz.

İlgilisine...

imdb

1 Mayıs 2015 Cuma

DAS BOOT - (1981)

Das Boot (Denizaltı)

-ALARM!!!

Wolfgang Petersen'ın yönettiği bu klasiğin başrollerinde Jürgen Prochnow, Herbert Grönemeyer ve Klaus Wennemann var.

Film, 1942 yılında İngiltere'ye sevkiyat yapan gemileri batırmak için gönderilen bir Alman denizaltısında yaşanılanlar anlatıyor. Ancak denize açıldıktan bir süre sonra avcılar av durumuna düşerler. Ve bir hayli klostrofobik ve yüksek gerilimli bir hayatta kalma mücadelesi başlar.

Filmin senaryosunu Lothar G. Buchheim'ın aynı adlı romanından Wolfgang Petersen uyarlamış. Wolfgang Petersen senaryoyu hem sinema için hem de televizyon için tasarlayarak yazmış. Çünkü film; İngiliz, Alman ve Fransız televizyonlarının desteğiyle yapıldığından televizyon kuruluşları filmi bir mini-dizi olarak yayınlayabilmek için yaklaşık 5 saatlik bir televizyon versiyonunun/kurgusunun olmasını talep etmişler.

Bunca yıl 293 dakikalık televizyon versiyonunu izleme fırsatım hiç olmadı. Ama dvd'sinin varlığını keşfettim. İzledikten sonra buraya dönüp ek bilgi yazacağım.

Yönetmen, askerlerin psikolojik ve fiziksel değişimlerini yansıtmaya büyük titizlik göstermiş. Ayrıca gerçekçiliği arttırmak için yan rollerdeki askerleri oynamaları için Almanya'nın çeşitli bölgelerinden farklı yerel aksanlarda konuşan kişiler seçilmiş.

Klostrofobiyi arttırmak için yönetmen ısrarla -duvarları sökülebilen bir setten ziyade- dar setlerde ve ellerinde bulunan denizaltında çekim yapmayı tercih etmiş.

Filmin bestecisi Klaus Doldinger'in müzikleri hafızalarda yer ediyor. Görüntü yönetmeni Jost Vacano'nun kamera ve ışık çalışmasının bu filmden sonra çekilen birçok denizaltı filmine referans oluşturduğunu da belirtmeliyim. Kurgu da ise uzun yıllar Wolfgang Petersen'la çalışan Hannes Nikel var.

Setler ve denizaltının tasarımı gerçeğine bir hayli uygun olarak tasarlanmış ve inşa edilmiş. Filmin prodüksiyon dizaynı ve sanat yönetimi Rolf Zehetbauer ve Götz Weidner'e ait. Bu arada aynı yıl gösterime giren Raiders of the Lost Ark'da (Kutsal Hazine Avcıları-Indiana Jones) kullanılan denizaltı ve hangar Das Boot'da kullanılan denizaltı ve hangar. Spielberg kısa süreliğine denizaltı ve seti kiralayıp kullanmış ama kiralayan firma Das Boot ekibine haber vermeyince küçük bir kriz oluşmuş tabii...

Buraya kadar iyi güzel ancak bir problem var. Bu denizaltı bir Nazi denizaltısı... Ancak ne Kaptan ne de subayları pek Nazi hayranı değiller. Bu durum denizaltıya gönderilen (Hubertus Bengsch'ın canlandırdığı) Nazizm benimsemiş 1.Teğmen'le aralarındaki atışmalarda açıkça görülüyor. Ayrıca Alman Donanması Amiral'inin fotoğrafı üzerinde gezen kara sineğin olduğu sahne de filmin Nazi'lere hiç sempati beslemediğini gösteriyor. Wolfgang Petersen politikadan daha çok insanın bulunduğu duruma, psikolojisine, ilişkilerine; savaşın acımasızlığına ve kaosa odaklanmış. Ama yine de bazı eleştirmenler özellikle de Alman eleştirmenler filmdeki bazı karakterlere fazla sempati gösterildiğini düşünüp eleştirmişler. Filmin uyarlandığı kitabın yazarı Buccheim da bu hususta filmi eleştirmiş.

Filmin Amerika gösteriminde ise ortama gerginlik hakimmiş. Ancak filmi izlemeye ön yargılarla gelen (özellikle yahudi çevreler) ve filmi eleştiriye boğmaya hazır olan izleyici kitlesi dahi gösterimin sonunda filmi beğenmiş. Örneğin; filmin açılışında, perdede savaş zamanında kırk bin Alman denizciden otuz bininin savaşta öldüğü yazdığında seyirci buna sevinerek alkışlamış. Ama filmin sonuna gelindiğinde izleyici filmin Nazi yanlısı olmadığını anladığında bu sefer de filme olan beğenilerini göstermek için alkış tutmuşlar. Film 6 dalda Oscar'a aday olmuş ama törenden elleri boş dönmüşler. Ancak yine de film 1997 yılına kadar en çok dalda Oscar'a aday gösterilen yabancı film unvanını korumuş.

Filmin 1997 yılında gösterime çıkan Yönetmen'nin Kurgusu (209 dk.) için final versiyon diyebiliriz. Yönetmen Kurgusu'nun ses kurgusu ve miksi tamamen yenilenmiş. Orijinal diyaloglar hariç diğer tüm ses elementleri yeniden kayıt edilip surround olarak mikslenmiş. Bu iyi güzel, ancak problem olan şey: filmin İngiltere blu-ray baskısına filmin Oscar'a aday olmuş orijinal ses çalışmasının alternatif bir seçenek olarak konulmamış olması. Bu da arşivsel ve tarihsel açıdan bir kayıp olmuş. Amerikan baskısında ise filmin sinema versiyonu da mevcut ve sanıyorum ki orijinal ses çalışmasına da sahip.

İlgilisine...

2 Nisan 2015 Perşembe

BABETTE'S FEAST (Babettes gæstebud) - (1987)

BABETTE'S FEAST  (Babette'in Ziyafeti)


(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Gabriel Axel'in Karen Blixen'ın aynı adlı öyküsünden uyarladığı ve yönettiği filmin başrollerinde Stephane Audran, Bodil Kjer, Birgitte Federspiel ve Jarl Kulle var.

Baş ve yardımcı rollerdeki tüm oyuncuların performansı filmin kendisi gibi sade ve içten. Bu arada Carl Dreyer'le çalışmış birçok oyuncuyu yine bir arada görmek de çok güzel oldu.

Film 19.yüzyılda Danimarka'da küçük bir sahil köyünde geçiyor. Köyün papazının ona sadık ve onu çok seven iki kızı vardır: Filippa ve Martine. Kızlar kendilerini dine, babalarına ve onun hayır işlerine adamışlardır.

Zaman içinde iki kız kardeşin karşısına birer talip çıkar. Yetenekli Filippa'yı bir opera yıldızı yapmak isteyen Papin ve Martine'e aşık olan süvari Lorens. Ancak iki kız kardeş -bu adamları seviyor olsalar da- babalarının da etkisiyle Papin ve Lorens'ı reddederler ve köylerinde babalarıyla kalırlar.

Uzun yıllar sonra... Artık yaşlanmış olan iki kız kardeş yıllar önce ölen babalarının cemaatiyle ilgilenmeye devam etmektedirler.  Bir gün kapıları, Fransa'daki komün isyanında ailesini kaybetmiş olan ve Paris'ten ancak Papin'in yardımıyla kaçabilen Babette tarafından çalınır. İki kız kardeş Babette'i evlerine kabul ederler.

İki kız kardeşle geçirdiği 14 yılın sonunda Babette'e on bin franklık bir piyango çıkar. Babette bu parayla iki kız kardeşe ve onların konuklarına güzel bir akşam yemeği hazırlamaya karar verir.


Filmin görüntü yönetmeni Henning Kristiansen. Henning, bir dönem filmi çektiğinden keskinliği azaltıp soft-focus elde etmek için lensin üzerinde naylon kadın çorabı kullanmış (kameranın gökyüzüne çevrildiği bir-iki sahnede belli oluyor). Naylon çorabın gerilerek lensin önüne/arkasına tutturulduğu bu yöntem eskiden sinematograflar arasında bir hayli yaygınmış. Mesela; Henri Alekan, Wim Wenders'ın yönettiği Wings of Desire adlı filmin siyah-beyaz sahnelerinde büyükannesinin zamanında üretilen spesifik bir naylon çorabı kullanarak istediği görüntüyü elde edebilmiş. Başka aklıma gelen bir örnek ise Oswald Morris'in Fiddler on the Roof'taki çalışması...

Filmin son perdesi tamamen ziyafet yemeğine adanmış. Ama ne ziyafet! [Menüde: Potage à la Tortue (kaplumbağa çorbası) yanında İspanyol Amontillado şarabı; Blinis Demidoff'un yanında Veuve Cliquot şampanyası; Cailles en sarcophage'ın yanında Clos de Vougeot Pinot Noir; frenk salatası; incirler, üzümler, kavun, kahve, cognac fine champagne ve daha nice şey var. (Tamam, menüyü internetten kopya çektim. Yemekleri yapmak isterseniz tariflerin olduğu internet siteleri mevcut.)]


Konuklar Babette'in hünerli elleriyle hazırladığı ziyafette yediklerinin ve içtiklerinin etkisiyle sadece fiziksel bir doyuma ulaşmaz; aynı zamanda duygusal, manevi bir doyuma da ulaşırlar. Konukların arasındaki kırgınlıklar karşılıklı olarak affedilir; sönmüş duygular alevlenir; ve ifade edilmemiş saklı duygular ifade edilir.

Filmin sonunda Babette'in -yemekte General Lorens'in anlattığı- ünlü bir şef olduğunu ve ona çıkan paranın tamamını bu ziyafet için harcadığını öğreniriz. Ancak Babatte'in verdiği bu ziyafet sadece onun iki kız kardeşe karşı duyduğu şükran borcundan değil; aynı zamanda onun kendini, sanatını ortaya koyma ihtiyacından da kaynaklanmaktadır. Bence filmin sonu aynı zamanda sanatını ortaya koymaya başaramayanlar için de bir ağıt niteliği taşıyor.

Bu yalın ve ince yapıt 1988 yılında En İyi Yabancı Film Oscar'ını kazanmış. Filmin dvd ya da blu-ray baskısını Türkiye'de bulamadım; ama yurt dışından amazon ve benzeri sitelerden temin edebilirsiniz. Filmin Criterion Collection'dan çıkan baskısı filmin orjinal çerçevesine (1.66:1) sahip. Ayrıca ekstraları da diğer baskılara göre daha fazla. Bölge kodu R1/A. Sadece İngilizce altyazı desteği var.

İlgilisine...


Not: Aç karnına izlemeyin.


1 Nisan 2015 Çarşamba

LIFE of BRIAN (1979)

"Monthy Python's Life of Brian"

1979 yapımı Monty Python topluluğunun çektiği, artık kült hâline gelmiş bu dinî ve politik taşlama filminin başrollerinde Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Jones ve Terry Gilliam var.

Başta filmi yönetmek için gruptan Terry Gilliam istekli olsa da daha sonra yönetmenlik koltuğuna Terry Jones oturmuş. Grup, Terry Gilliam'ın görselliğinin üst düzey olduğunda hem fikir olmasına rağmen filmin mizahi ögeleri için Terry Jones'un daha uygun olduğuna karar vermiş. (Zaten ikili daha önce 1975'de Monthy Python and the Holy Grail adlı filmi birlikte yönetip, oynamışlardı.)

Filmin kısaca konusu: Brian Cohen, İsa'nın doğduğu günde ve İsa'nın doğduğu evin hemen yanındaki evde dünyaya gelir. Büyüdüğünde İsa'nın bir vaazını dinlemeye gittiğinde görüp hoşlandığı Judith'le yakınlaşabilmek ve Romalıların işgaline karşı mücadele edebilmek için -Judith'in de üye olduğu- PFJ adlı örgüte katılır. Olaylar gelişir ve bir süre sonra halk onu mesih olarak görmeye başlar. Brian ne yaparsa yapsın halkı bir türlü peygamber olmadığına ikna edemez.

Filmin bazılarına göre tabuları ve sınırları zorlayan bir içeriği var. Doğal olarak birçok dini gurup tarafından beğenilmemiş ve sert bir şekilde eleştirmiş. Film birçok ülkede yasaklanmış ya da 18 yaş üstü sınırlaması almış. Ancak tüm bunlara rağmen film gişede hem İngiltere de hem de Amerika'da olsun başarılı olmuş.(Açıkçası filmin Amerika gişesinin bu kadar başarılı olmasını beklemiyordum.)

Ayrıca belirtmeliyim ki bu film yüzünden kimse öldürülmemiş ya da filmi yapanlar yargılanmamış(!)

Şimdi kültleşmiş olan bu 1979 yapımı politik ve dini hiciv filmini bir yana bırakalım ve "günümüz" Türkiye'sindeki mizahın karşılaştığı durumlara bir bakalım: Link-1   Link-2   Link-3   Link-4 ve daha niceleri... Maalesef, Türkiye sanki her gün trajikomik bir hicvin yazılıp oynandığı büyük bir açık hava tiyatrosu gibi oldu.

İlgilisine...

imdb

14 Mart 2015 Cumartesi

SEDUCED AND ABANDONED (Sedotta e abbandonata) - (1964)

SEDUCED AND ABANDONED  
(Baştan Çıkarılmış ve Terk Edilmiş)

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Aile ve Onur(!)  Pietro Germi'nin yönettiği filmin başrollerinde Saro Urzi, Stefania Sandrelli ve Aldo Puglisi var.

Film trajik bir kara-komedi. Pietro Germi Sicilya'nın katı geleneklerini, ataerkil yapısını, toplum baskısını ve elbette bir hayli muhafazakar ve dindar halkını kara mizah üzerinden alaycı bir şekilde eleştiriyor.

Açıkçası 1964'te çekilen bu filmde "günümüz" Türkiye'sinden çok fazla iz bulduğumu söylemeliyim. Öyle ki sadece mekanların ve karakterlerin isimlerini değiştirerek filmi Türkiye'ye adapte etsek yapacağımız film hiç ama hiç eğri durmaz.

Filmin konusu: Don Vincenzo'nun 15 yaşındaki kızı Agnese ablasının nişanlısı Peppino Califano'ya platonik olarak aşıktır. Peppino da Agnese'i beğenmektedir Bir gün Peppino, Agnese'i baştan çıkarır ve birlikte olurlar.

Şüphelenen ailesi Agnese'e bekâret kontrolü yaptırtır. Olumsuz sonucu öğrenen Don Vincenzo kızını eve kapatır. Bir süre sonra da Agnese'nin hamile olduğunu öğrenirler.

Don Vincenzo, Peppino'yu bulur ve Agnese ile evlenmeye ikna eder. Başta Peppino bunu kabul etse de daha sonra vazgeçer. Sebebi ise: Peppino -Agnese ile birlikte olan ilk erkek kendisi olsa dahi- evleneceği kızın "saf ve bakire" olmasını istemektedir!

Don Vincenzo ailesinin onurunu ve namusunu korumak adına kızını Peppino ile evlendirebilmek için binbir plan yapar.

Sonunda Peppino hapse girme korkusundan ötürü Agnese ile evlenmeyi kabul eder. Ancak bu sefer de Agnese, Peppino ile evlenmeyi reddeder. Agnese ve tüm ailesi halk tarafından aşağılanır. Agnese geçirdiği bu şoku atlatamadan; olanlardan ötürü hastalanan babasını, ailesini ve toplumu memnun edebilmek için istemese de artık sevmediği Peppino ile evlenmeyi kabul eder. 

Birbirini sevmeyen iki insan evlenirken toplum memnundur! Bu esnada hasta yatağında yatan Don Vincenzo ölümün ona yaklaştığını anlar ama evlilik töreni ertelenir korkusuyla ailesine durumunun haber verilmesini istemez. Kızı evlenir ve Vincenzo "onurunu korumuş" olarak ölür.
...............................................................................................................................................................

Saro Urzi'nin başarılı oyunculuğunun öne çıktığı filmde diğer oyuncular da gayet iyi performanslar sergiliyorlar. Saro Urzi performansıyla Cannes Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu ödülü almış.

Filmin kurgusu gerçekten özenli ve başarılı. Mesela, Don Vincenzo'nun -trende seyahat ederken- kızını hamile bırakabilecek şüphelileri aklından geçirdiği sahnenin montajı çok iyi tasarlanmıştı.

Filmin görüntü yönetmeni Aiace Parolin. Pietro Germi zoom lensleri daha çok geniş aralıklarda kullanmak yerine kısa aralıklarda kullanıyor. Daha çok sahneyi spesifik bir noktada açıp sonra genişletiyor. Birçok sahnede bunun örneğini görüyoruz.

Bu arada filmin müzikleri ve olayları özetleyen şarkıları da filmin kendi atmosferini yaratmasına önemli bir katkıda bulunuyor.

Bir önceki filmi İtalyan Usulü Boşanma (Divorzio all'italiana) ile En İyi Yabancı Film Oscar'ı alan ve dünya çapında ünlenen Pietro Germi bu filminde de benzer bir konu işliyor. Ancak şahsım adına Seduced and Abandoned'i daha çok beğendiğimi belirtmeliyim.

Altın Palmiye'ye aday olan filmin şu ana kadar Türkiye'de çıkmış bir dvd baskısı yok. Criterion Collection'dan çıkan baskısında ise sadece İngilizce altyazı desteği mevcut. Filmin görüntü ve ses transferi gayet iyi. Diskin bölge kodu: R1. Ayrıca diskin ekstraları da doyurucu nitelikte sayılır.

İlgilisine...

imdb

1 Mart 2015 Pazar

PLAYTIME - (1967)

Jacques Tati yazıp, yönettiği ve başrolünde oynadığı Playtime ile üçüncü kez Mösyö Hulot karakterini beyaz perdeye taşıyor.

Daha önceki (ve sonraki) Mösyö Hulot filmlerinde olduğu gibi karakterin neredeyse hiç diyaloğu, repliği yok. Tati'nin tamamen fiziksel, görsel ve işitsel esprilere dayalı bir komedi anlayışı var. "İşitsel" kelimesini özellikle vurgulamak isterim çünkü Tati filmlerini izlediğinizde yönetmenin sese karşı ne kadar duyarlı olduğunu ve ses kullanımındaki ustalığını fark ediyorsunuz. Ve elbette filme eşlik eden -bir Tati filmi atmosferi yaratan- o arka planda çalan hoş müzikleri de unutmamak gerek.

Tati, Playtime'ı bir önceki Mösyö Hulot filmi olan Mon oncle (Amcam)'ın dokuz yıl ardından çekmiş. Bu süre Playtime'ın dizaynı ve finansı için harcanmış. Ayrıca Mon oncle (Amcam)'ın 1958'de En İyi Yabancı Film Oscar'ını ve Cannes'da da Juri Özel Ödülü'nü kazandığını belirtmeliyim.

Tati Playtime'ı Paris'in merkezinde çekmek istese de bu mümkün olmamış. Bunun üzerine film için stüdyoda o kadar geniş bir set ve ölçekli binalar yaptırtmış ki setin olduğu yere "Tativille" (Tatikent) denmiş. Film zamanın en pahalı Fransız filmi. Filmde görülen birçok bina büyük ölçekte yapılmış set yapıları ya da devasa bina fotoğraflarını taşıyan tekerlekli yapı iskeleleri. Tabii bu geniş caddeleri ve mekanları insanlarla doldurmak da çok zor olmuş. Prodüksiyon bu soruna figüranların yanında cansız mankenleri/kartonları kullanarak çözüm bulmuş. Sabit duran insanların çoğu bu cansız mankenler, figüranlar ise sürekli hareket halindeler.

Tati, bu geniş ve incelikle tasarlanmış büyük setlerini görüntülemek için de büyük bir format film seçmiş: 70mm. İmajlar harika bir derinlik ve netliğe sahipler. Tati filmi 70mm olarak dizayn etmiş. Bu formatı seçmesini iki sebebe dayandırıyor. Birinci sebebi: Dekorun filmin yıldızı olmasını istemiş olması. İkinci sebep ise 70mm filmin 4 kanallı sesi üzerinde taşıyabilmesi ve bunun Tati'nin ses üzerine yaratıcı fikirlerini uygulamaya daha fazla olanak sağlamasıymış. (Not: Filmin çekildiği zamanda çok kanallı ses yalnızca 70mm filmde mevcut.) Tati bu sebeplerden ötürü filmini sadece 70mm. filmi gösterebilecek donanıma sahip sinemalarda gösterilmesinde ısrar etmiş; ancak bu filmin gişesinin düşük olmasını etkileyen faktörlerden biri olmuş.

Küçük kompartımanlarına hapis olmuş insanlar...

Mimari, Tati filmlerinin en akılda kalıcı taraflarından biri. Tati bir röportajında modern mimariye karşı olmadığını belirtse de filmlerinde modern mimarinin, betonun, çelik yapıların, arabaların, kısaca modern dünyanın insanı hızla ve agresif bir şekilde kuşatmasını ve yabancılaştırmasını eleştirdiğini düşünüyorum. (Günümüzün hızla betonlaşan Türkiye'si Tati için ideal bir set olabilirdi maalesef) Aynı şekilde insanın mekanikleşmesi ve standartlaşması da eleştirdiği diğer hususlardan... Mekanikleşmeye örnek olarak, otobüse binme sahnesindeki insanları; standartlaşmaya örnek olarak ise bir acentada duvara asılı olan reklam posterleri örneği verebilirim. Posterlerin hepsinde aynı tip bina varken altlarından farklı ülkelerin isimleri yazıyor. Örnekler çoğaltılabilir... Ayrıca Mon Oncle'daki Mösyö Hulot'un kız kardeşinin evinin tasarımı ve mahallesi ile Hulot'un evi ve mahallesinin oluşturduğu tezat da barizdir. Biri modern ve soğuk; diğeri eski ve sıcaktır.

Filmde yaklaşık 45 dakika süren restaurant sahnesi gerçekten harikaydı. Uzun bir sahne olmasına rağmen kısa sayılabilecek bir sürede, yedi günde çekilmiş.

Bu filmde Hulot karakterinin ekran süresi diğer filmlere göre biraz daha az. Daha çok Hulot bir sahneye girip komedi dalgasını başlatıyor ve ardından bir süreliğine yok oluyor. Mon Oncle'ın ardından geçen dokuz yıllık aradan sonra izleyici, özlediği Hulot karakterini ekranda az görünce memnun kalmamış. Bu durum filmin Amerikan distribütörlerini de rahatsız etmiş ve filmi kısaltarak yaklaşık 93 dakika olarak Amerika'da gösterime sokmuşlar.

Tati yukarıda anlattığım üzere hiçbir harcamadan kaçınmamış ancak film ne yazık ki gişede kötü bir sonuç almış. Öyle ki filmin zarar etmesi Tati'yi iflas ettirerek 10 yıl borç altında kalmasına sebep olmuş. Tati gülerek, durumu şöyle özetliyor:" Şöyle izah edeyim, filmden önce bir evim vardı şimdi yok.". 1972'de San Francisco Film Festivalinde verdiği röportajda bundan hiç pişman olmadığını, artistik özgürlüğünü hiçbir şeye değişmeyeceğini, filmini istediği gibi yapabilmiş olmasının onun için ne kadar önemli olduğunu belirtmiştir. Tati, Playtime'dan dört yıl sonra 1971'de gösterime giren son Mösyö Hulot filmi olan Traffic'i çektikten sonra Hulot karakterini emekli etmiştir.

Film Criterion Collection'dan çıkan The Complete Jacques Tati seti içinde mevcut. Bu sette ayrıca Tati'nin tüm uzun ve kısa metraj filmleri de var. Hatta kızıyla birlikte çektiği ama yarım kalan bir filmi dahi sette mevcut. Ayrıca çok sayıda röportaj ve yapım belgeseli de setin içeriğinde var. Bölge kodu Region-A kilitli. Altyazı olarak ise sadece İngilizce altyazı var.

İlgilisine...


imdb