1 Temmuz 2016 Cuma

PICNIC AT HANGING ROCK - (1975)

PICNIC AT HANGING ROCK

(*spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Yönetmenliğini Peter Weir'ın yaptığı bu gizem dolu filmin senaryosunu Joan Lindsay'in aynı adlı romanından Cliff Green uyarlamış.

1900 yılının Sevgililer Gününde Avustralya'daki özel bir kızlar okulu, öğrencilerini Hanging Rock'a pikniğe götürür. Piknik sırasında dört öğrenci ve bir öğretmen iz bırakmadan ortadan kaybolur. Olayın ardından onları bulmak üzere takıntılı bir arama çalışması başlar.

Filmin başrollerinde Anne-Louise Lambert, Helen Morse, Rachel Roberts, Vivean Gray ve Dominic Guard var. Özellikle Miranda rolünde Anne-Louise Lambert performansıyla ve güzelliğiyle hafızalara kazınıyor.

Filmin uyarlandığı kitabı henüz okumadığımdan uyarlama açısından filmi ve kitabı kıyaslayamayacağım. Ancak kanımca ortada sinematik açıdan gerçekten çok iyi bir film var.


Filmde Peter Weir tekinsiz bir atmosfer yaratmakta çok başarılı, ağır çekim sahneleri ise hipnotize edici. Adeta Hanging Rock'taki garipliği ve onun sizi izlediğini hissedebiliyorsunuz (Jack Clayton'ın The Innocents adlı filminden beri böyle hissetmemiştim). Filmin görüntü yönetmeni olan Russell Boyd'un sinematografisi ve filme olan katkıları büyük. Russell Boyd filmin soft görünümünü bir gelinlik duvağını gerip lense takarak elde etmiş. Filmdeki görüntü çalışmasıyla Boyd'un Bafta ödülünü aldığını da belirteyim.

Filmin alt metninde zamanın sınıflar arası problemleri, ergenlikten yetişkinliğe geçiş, bastırılmış cinselliğin yansımaları yer tutmakta. Peter Weir'ın incelikle yansıttığı bu hususları güzelce analiz eden Megan Abbott'un makalesi kesinlikle okumaya değer. Link

Joan Lindsay kitabında olanları açıkladığı son bir bölüm yazmış olsa da editörünün önerisiyle bu son bölümü kitabından çıkarmış. Hem romanda hem de filmde olanlar seyircinin yorumuna bırakılıyor. Ancak yazarın ölümünden sonra yayımlanan bu son bölümde yazar; kayıp kızların ve öğretmenin Hanging Rock'ta oluşan bir çeşit time-warp'a (uzay-zaman bükülmesi) kapılarak kaybolduğunu belirtiyor. Bu açıklama filmde birçok kez gösterilerek vurgulanan saatlere ve ağır çekim sahnelere de bir anlam yüklüyor.

Filmin sinema ve yönetmen kurgusu olmak üzere iki versiyonu var. Ancak ilginçtir filmin yönetmen kurgusu sinema versiyonundan yedi dakika daha kısa.

Film elde ettiği gişe başarısı ve aldığı iyi eleştirilerle Peter Weir'ın kariyerini yükselişe geçirmiş ve yönetmenin Hollywood kariyerinin de başlamasına önayak olmuş.

Avustralya yeni dalga sinemasının en iyi filmlerinden biri olan Picnic at Hanging Rock içinde sizin de kaybolacağınız hipnotik, mistik bir gerilim filmi.

İlgilisine...

ERASERHEAD - (1977)

ERASERHEAD

David Lynch'in yönettiği ve ilk uzun metrajı olan bu tekinsiz, sürrealist bir rüya aleminde komedi ile korku arasında gidip-gelen filmin başrollerinde Jack Nance, Charlotte Stewart, Allen Joseph, Jeanne Bates ve Judith Roberts var.

Lynch filmde yarattığı dünyası üzerine: Bir fabrika ve onun çevresindeki mahallede şekillenmiş bir dünya olduğunu, ve bu dünyanın içinde minik detaylar ve işkenceler barındıran küçük, bilinmeyen, acayip ve neredeyse sessiz kayıp bir yer olduğunu söylüyor.

Hem görsel hem de sessel açıdan yeni bir dünya barındıran filmde Lynch'in The Grandmother adlı kısa filminden tematik ve görsel izlerin yanı sıra yönetmenin organik maddelere olan ilgisini de filme yansıttığını görüyoruz. Ayrıca filmin senaryosunda ve görselliğinde Franz Kafka'dan ve Nikolai Gogol'dan izler de görmek mümkün.

Jack Nance, Henry Spencer rolünde hafızalara kazınan bir oyunculuk sergiliyor. Karakterin artık ikonikleşmiş saçları ise Lynch'in hayal gücünün eseri. Bu arada filmi dört-beş haftada çekmeyi planlarken tamamlaması 5 yıla varınca Jack Nance'in saçlarını filmin devamlılığı açısından kontrol etmek bir hayli zor olmuş olmalı.

Bir tür mutant bebek olan kukla bebeğin tasarımı ve kullanılışı da etkileyici; bazen ürkütücü de.

Filmin ses çalışması filmin atmosferine en az filmin görsel çalışması kadar önemli bir katkıda bulunuyor. Ses seviyesi yüksek olan ses efektlerinin etkisi büyük. Lynch'in Jacques Tati'ye hayran olmasına şaşmamalı.

Filmin harika bir siyah-beyaz görüntü çalışması var. Filmin çekimlerinin başında sinematograf koltuğunda oturan Herbert Cardwell prodüksiyon sırasında ölünce yerine Lynch'in AFI'dan arkadaşı olan ve AFI'da görev yapan Frederick Elmes gelir. Lynch sahnelerde gölgelerin içinin hayal-meyal görünmesini ama anlaşılmamasını, izleyicinin hayal gücüne kalmasını ister. Bu izleyici için merak uyandırdığı gibi sıkıntı verici de olabiliyor. İki sinematografta Lynch'in bu siyah-beyaz sürrealist dünyasını layıkıyla aydınlatmışlar.

Gösterime çıktığında olumlu-olumsuz bir çok eleştiri alan film, yıllar geçtikçe kendi hayran kitlesini genişleterek kültleşir. Filmi üzerine yapılan yorumlamalar için David Lynch, -kendi yorumunu belirtmeksizin- henüz kendisinin yorumuna yakın bir yorum duymadığını söylüyor. Sanırım herkesin filme olan bakışının ve yorumunun kendisine kalması daha iyi.

Kendi dünyanızdan çıkıp garip bir dünyada vakit geçirmek istiyorsanız, Eraserhead size bunu sunuyor.

İlgilisine...

1 Haziran 2016 Çarşamba

CRIES and WHISPERS (Viskningar och rop) - (1972)

CRIES & WHISPERS (Çığlıklar ve Fısıltılar)

Ingmar Bergman'ın yazıp yönettiği filmin başrollerinde Harriet Andersson, Liv Ullmann, Ingrid Thulin ve Kari Sylwan var.

Bergman'ın iletişimsizlik, sevgi arayışı temalarının yanında kanımca ölüm ve acı temalarını Silence (Tystnaden) adlı filminden bu yana en güçlü yansıttığı filmi.

Bergman filmin çıkış noktası olarak aklına düşen ve sürekli tekrar eden bir imgeyi işaret ediyor: Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde kırda beyaz kıyafetleriyle dolaşan dört kadın. Ardından bu imgedeki kadınların her birinin karakterini kendi yaratmış.

Kanserden ölmek üzere olan Agnes'in son günlerinde onunla vakit geçirmek için kız kardeşleri Maria ve Karin onun kaldığı eve gelirler. Evde ayrıca Agnes'i çok seven ve bir süre önce çocuğunu kaybetmiş olan hizmetçi Maria bulunmaktadır. Hepsinin kendi içlerinde ve birbirleriyle olan hesaplaşmalarına tanık oluruz.

Filmde dokunmak ve dokunuşlar karakterlerin yakınlaşma çabalarını gösterirken karakterlerin bazen açlıkla dokunuşları arzuladığını ya da öfkeyle reddettiğini görüyoruz.

İçe dönüşlerde kız kardeşlerin fısıltılarla başlayan ve anne ya da eşleriyle olan ilişkilerini yansıtan flashbackler gösterilirken, hizmetçi Maria'nın içe dönüşü ise ölen çocuğunun çığlıklarıyla başlıyor ve sonrasında ölü Agnes ile yaşanan daha çok rüya ile gerçeklik arasında bir tür paralel ortamda geçiyor.

Bergman'a göre ruh, öz kırmızı rengin özelliklerini taşıdığından ve bu filmde de kendi ifadesiyle hem kendi hem karakterler için bir ruh, iç değerlendirme yaptığından kırmızı renk filmde baskın ve önemli bir rol oynuyor.



Sinematograf Sven Nykvist bu kan kırmızısı tonu elde etmek için çok uğraşmış, sayısız test yaptığı söyleniyor. Çünkü o dönemde film negatifleri fazlasıyla kırmızı renge duyarlıymış. Bergman ve Nykvist ikilisinin yarattıkları o eşsiz yakın çekimler, ışığın değişen duygu durumlarıyla değişmesi ve kompozisyonlarıyla sinematografik açıdan da çok etkileyici bir film.

Filmin hafızalara kazınan imajlarından biri... Hatta bu imaj 1981 yılında İsveç'de posta pulu yapılmış.

Filmin dönemsel kostüm çalışması ve hikayesinin geçtiği evin tasarımı incelikli ve detaylı bir çalışmaya sahip. Filmin kostüm ve prodüksiyon tasarımı -daha önce Bergman'ın Virgin Spring (Jungfrukällan) filmiyle Oscar'a aday olan- Marik Vos-Lundh'a ait.

Son bir anekdot olarak Bergman filmin ismini Mozart'ın bir sonatı için yazılan bir eleştiri yazısından almış.

Beş dalda (En İyi Film, Yönetmen, Senaryo, Kostüm ve Sinematografi) Oscar'a aday olan film, Oscar töreninden En İyi Sinematografi ödülüyle ayrılmış. Bu arada Akademi'nin körleşerek filmin tüm kadın oyuncularının performanslarını es geçmiş olduğunu belirtmeliyim.

İlgilisine...

HEAVEN'S GATE - [Director's Cut] - (1980)

HEAVEN'S GATE - Yönetmen Kurgusu

Michael Cimino'nun yazıp yönettiği filmin başrollerinde Kris Kristofferson, Christopher Walken, John Hurt ve Isabelle Huppert var.

Michael Cimino filmin kurgu senaryosunu 1890'larda Wyoming'deki zengin toprak ağalarıyla bölgeye göç eden Avrupalılar arasında çıkan çatışmalardan (Johnson County War) esinlenerek yazmış.

Film iki yakın dostun Jim (Kris Kristofferson) ve bir toprak ağasının oğlu olan Billy (John Hurt)'nin Harvard'dan mezun olmalarıyla başlıyor ve 20 yıl sonraya atlıyor. Jim kasabanın şerifi olmuş, Billy ise kendini alkole vermiştir. Kasabaya göç eden Avrupalı göçmenleri kendilerine tehdit olarak gören yerel toprak ağaları göçmenleri korkutarak göndermek için Champion'u tutarlar (Christopher Walken) ve şiddete başvururlar. Jim olayları araştırmaya başlar ama işler birçok açıdan karışacaktır.

Filmin görselliği ve sanat yönetimi gayet özenli ve başarılı. Usta sinematograf Vilmos Zsigmond'ın kamera çalışması, geniş vista çekimleri ve aydınlatması unutulmaz. Sanat yönetimi kategorisinde Oscar'a aday olan filmin sanat yönetimi ekibi ise -daha önce The Rose Tatto ile Oscar kazanan- Tambi Larsen ve James L. Berkey.




Filmin müzikleri David Mansfield'e ait. Özellikle Ella's Waltz sahnesi (Ella ve Jim'in patenlerle Heaven's Gate'de dans ettikleri sahne) hem müzikal açıdan hem de görsel açıdan gayet güzel. Bu arada müzik grubunun içinde genç T-Bone Burnett'i de görebilirsiniz. Link

Filmin yapım hikayesi kitap olacak cinsten. Filmin yapımında yaşanılan olaylar, filmin finansal sorunları, Cimino'nun mükemmele ulaşma çabası, egosu, defalarca yaptırdığı tekrarları, kavgaları vs. ilginizi çekiyorsa Final Cut: The Making and Unmaking of Heaven's Gate gibi belgeselleri, filmin dvd-blu-ray baskılarında bulunan röportaj ve kısa belgeselleri bulup izleyebilir; ayrıca Final Cut: Art, Money, and Ego in the Making of Heaven's Gate, the Film that Sank United Artists adlı kitabı da okuyabilirsiniz.

Michael Cimino'nun Deer Hunter ile kazandığı başarıdan sonra başladığı bu pahalı tutku projesi maalesef gişede uğradığı büyük hüsranla birçok açıdan pahalıya patlamış. Filmin ticari başarısızlığı United Artist Stüdyosunu batma noktasına sürüklerken, Michael Cimino'nun stüdyo kariyerini de büyük ölçüde bitirmiş. Ayrıca filmin ticari başarısızlığı Hollywood stüdyolarını yönetmen kontrollü sinemadan yine eskisi gibi stüdyo kontrollü filmlerin üretimine yöneltirken, western türündeki filmlerin de stüdyolar tarafından üretimini bir hayli azaltmış (hatta zamanında bazıları bu filmi westernleri öldüren film, olarak nitelendirmiş).

Filmin 149 dakikalık sinema ve Cimino'nun 216 dakikalık yönetmenin kurgusu versiyonları var. [Bu arada Cimino'nun ilk yönetmen kurgusu yaklaşık 325 dakikaymış(büyük ihtimalle kaba kurgusudur ama yine de bir hayli uzun)]. Filmin sinema versiyonunu izleme şansım olmadı ancak 216 dakikalık yönetmen kurgusunu birkaç yıl önce izlemiş ve gayet beğenmiştim. Zamanında filmin yapılmış en kötü filmlerden biri olarak nitelendirilmesine açıkçası anlam veremedim. Gerek hikayesi, gerek anlatımıyla, sanat yönetimiyle, müziğiyle, sinematografisi ve oyunculuklarıyla bence çok iyi bir film, Heaven's Gate. Nitekim artık günümüzde bu filme hak ettiği değer yavaş yavaş verilmeye başlanmış. (Tabii bu Cimino'nun kayıp yıllarını ve kariyerini geri getiremiyor.)

İlgilisine...

2 Mayıs 2016 Pazartesi

DAY FOR NIGHT (La nuit américaine) - (1973)

DAY for NIGHT   (La nuit américaine)

François Truffaut'un içindeki sinema sevgisini önceki filmlerine nazaran daha da belirgin bir şekilde ortaya koyduğu bu filminin başrollerinde Jacqueline Bisset, Jean-Pierre Leaud, Valentina Cortese, Jean-Pierre Aumont ve yönetmen Ferrand rolünde François Truffaut var.

Valentina Cortese'in başı çektiği profesyonel oyuncular gayet iyi performanslar sergiliyorlar. Truffaut yardımcı karakterlerin bazılarını profesyonel aktörler arasından bazılarını da set ekibi çalışanlarının arasından seçmiş.

Filmin senaryosunu François Truffaut, uzun zaman birlikte çalıştığı dostları Suzanne Schiffman ve Jean-Louis Richard ile birlikte yazmış.

Film içinde bir film olan Day for Night, bir film ekibinin filmin ilk çekim gününden son çekim gününe kadar yaşadıkları olayları, karakterlerin içsel ve dışsal çatışmalarını ve duygu durumlarını sergiliyor. Ve tüm bunlar bir film setinin merkezinde ya da yörüngesinde yaşanıyor.

Sinema sanatı ve film yapımı üzerine birçok özlü sözü barındıran filmin ismi de teknik bir sinema jargonundan geliyor. Amerikalıların gece sahnelerini gündüz çekmek için geliştirdiği kamera filtresiyle çekim yapmaya jargonda Day for Night ya da Fransızca ifadesiyle La nuit américaine (Amerikan gecesi) deniyor.

Film Truffaut'un sinema sevgisini, sinemaya bakışını yansıtırken aynı zamanda onun sinema çalışanlarına, oyunculara, sinemasını şekillendiren yönetmenlere ve elbette -değişmeyen bir Truffaut teması olarak- kadınlara karşı olan sevgi ve hayranlığını da yansıtıyor.

Tabii filmi beğenmeyenler de olmuş. Mesela, Truffaut'un bu filmdeki yaklaşımını beğenmeyen Goddard'ın Truffaut'a sert bir üslupla yazdığı eleştirel mektup sonrası ikilinin girdiği "mektup kavgası" sonucunda iki eski dostun araları açılmış ve sonrasında da düzelmemiş.

Yönetmenlerin sinemaya olan sevgilerini yine sinemayla, filmle yansıtmaları gayet doğal bir yaklaşım. Bu filmin öncesinde de sonrasında da nicesi çekildi ve çekilecek. Ve özellikle sinema yapma, film çekme aşkıyla yanıp fırsat bulamayanların bu filmleri daha da bir heyecanla ve imrenerek izlediğini ve izleyeceğini de belirtmeliyim; kendimden biliyorum.

Dört dalda (En İyi Yönetmen, Senaryo, Yardımcı Oyuncu ve Yabancı Film) Oscar'a aday olan film törenden En İyi Yabancı Film Oscar'ını alarak ayrılmış. Kurgusunun ise es geçildiğini düşünüyorum.

İlgilisine...

DODES'KA-DEN (Dodesukaden) - (1970)

Kurosawa'nın kendi resimlerinden yapılan DVD kapağı.
DODES'KA-DEN

Akira Kurosawa'nın yönettiği filmin senaryosunu Shugoro Yamamoto'nun Kisetsu no nai machi (The Town without Seasons) adlı kitabından Akira Kurosawa, Hideo Oguni ve Shinobu Hashimoto uyarlamış.

Filmde Tokyo'nun varoşlarından bir çok karakterin hikayesini izliyoruz.

Bu arada filmin ismi -filmdeki ilk karakter tramvay kullandığını hayal eden bir çocuk- Japonca tramvay sesinin taklidinden geliyor.

Film Kurosawa'nın ilk renkli filmi ve usta yönetmen -biraz masalsı ve fantezi olan filminde- canlı renkleri bir hayli kullanmış. Filmin görüntü yönetmenleri ileride Ran ile Oscar'a aday olacak olan Takao Saito ve Yasumichi Fukuzawa.



Kurosawa değişen Japon sineması ve ekonomisi nedeniyle filmi ancak beş yıl içinde finanse edebilmiş. Eskiden ortalama bir ya da iki yılda bir, hatta bazen yılda iki film yapabilen usta yönetmene Red Beard'dan sonraki bu beş yıllık ara çok uzun ve ağır gelmiş. Öyle ki Kurosawa'nın Dodes'ka-Den'in çekeceği ilk sahnesinde motor derken sesinin titrediği ve duygusallaştığı setten anlatılanlar arasında.

Filmi Toho stüdyoları ile Kurosawa'nın diğer önemli yönetmenlerle kurduğu -Masaki Kobayashi, Keisuke Kinoshita ve Kon Ichikawa- Shiki no kai (The Four Horseman Club) adlı şirket finanse etmiş.

Film, En İyi Yabancı Film Oscar'ına aday olsa da maalesef gişede zarar edip zaten depresif bir durumda olan Kurosawa'yı intihar teşebbüsüne götüren sebeplerden de biri olmuş. Bu olayın ardından usta yönetmenin sinemaya dönmesi ve Dersu Uzala'yı yapması ise yine sıkıntılı bir beş yılını alacaktır.

Dodes'ka-den canlı renklerle sarılmış masalsı bir dünyada geçen duygusal, acı ve gerçekçi bir yolculuk filmi.

İlgilisine...

imdb 

4 Nisan 2016 Pazartesi

NIGHT AND THE CITY - (1950)

NIGHT and the CITY

Yönetmenliğini Jules Dassin'in yaptığı bu klasikleşmiş noir filminin başrollerinde Richard Widmark ve Gene Tierney var. Yan rollerde ise harika oyunculuklar sergileyen Googie Withers ve Francis L. Sullivan var. Ayrıca hiç oyunculuk tecrübesi olmamasına rağmen eski bir güreş şampiyonu olan Stanislaus Zbyszko'nun performansı da hafızalara kazınıyor.

Filmin senaryosunu Gerald Kersh'ün aynı adlı romanından Jo Eisinger uyarlamış.

Harry Fabian (Widmark) gece kulüplerine müşteri bulup gönderen usta bir üçkâğıtçıdır. Burnu fırsatların kokusunu alsa da yeterince parası yoktur ve başı da beladan kurtulmamaktadır. Bir gece kulübünde çalışan sevgilisi Mary (Tierney) onu bu hayattan vazgeçirmek istese de beceremez. Bir gece Harry'nin karşısına ona 'biri' olma fırsatını verecek, onu zengin edip, 'büyük' adam yapacak bir fırsat çıkar. Ama bunu gerçekleştirmek için sermayeye ihtiyacı olacaktır.  Harry para aramaya başlar...

Yönetmen Jules Dassin politik görüşlerinden ötürü McCarthy döneminde Hollywood'un kara listesine girince Fox Stüdyosu'nun efsane şeflerinden Darryl Zanuck, Dassin'e Amerika'dan uzakta Londra'da çekmesi için Night and the City'i verir. Çekimlere başlamak için zaman kısıtlı olduğundan Dassin senaryonun uyarlandığı kitabı dahi okuyamaz.

Filmin iki versiyonu var: Birincisi 96 dakika süren ve Franz Waxman bestelerini içeren Amerikan versiyonu; diğeri ise 101 dakika süren ve Benjamin Frankel'in bestelerini içeren İngiltere versiyonu. Jules Dassin kara listeye alındığından filmin hazırlanan bu iki kurgusuna da müdahale etmesine izin verilmemiş. Dassin daha sonra verdiği bir röportajda Amerikan versiyonunun kendi aklındaki versiyona daha yakın olduğunu belirtmiş. Bence de Amerikan versiyonu İngiliz versiyonundan daha iyi olmuş. Ancak İngiliz versiyonunda Amerikan versiyonunda olmayan akıllardaki bazı soru işaretlerini gideren kısa sahneler mevcut. Ama yine de Amerikan versiyonunu kurgu ve müzik açısından daha iyi buldum. Ayrıca kullanılan alternatif sahneler (örneğin; filmin açılışındaki Mary ile olan sahne ve filmin final sahnesi) İngiliz versiyonuna göre daha karanlık, sert ve umutsuz.

Night and the City, sürekli hayallerini kovalayıp tam onlara kavuşmak üzereyken kaybedenlerin filmi.

İlgilisine...

THE TRAIN - (1964)

THE TRAIN

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

John Frankenheimer'ın yönettiği filmin başrollerinde Burt Lancaster, Paul Scofield ve Jeanne Moreau var.

Filmin senaryosunu -bir müze müdürü ve Fransız direnişinin bir üyesi olan- Rose Valland'ın Le Front de l'art adlı kitabından Franklin Coen ve Frank Davis uyarlamış.

En İyi Uyarlama Senaryo Oscar'ına aday gösterilen filmin hikâyesi özetle şöyle: 2.Dünya Savaşı'nın sonu yaklaşırken Naziler Fransa'yı yavaş yavaş terk etmektedirler. Sanata düşkün Albay Von Waldheim (Scofield) Fransa'da bulunan en değerli tabloları trenle Almanya'ya kaçırmaya karar verir. Bunu öğrenen Fransız Demiryolları içinde çalışan direnişçiler trenin Fransa'nın dışına çıkmasını engellemeye çalışırlar.

Filmin ilk yönetmeni Arthur Penn çekimlerin ilk gününden sonra Lancaster'ın arzuladığı gibi aksiyona odaklanmayınca ve bu hususta Lancaster ile anlaşamayınca yönetmenlik görevinden alınmış ve yerine John Frankenheimer getirilmiş.

Filmde John Frankenheimer en iyi işlerinden birini ortaya koyuyor. Gerilim yaratmaktaki ustalığı, mizansenleri, sahneleri görsel olarak inşa etmesi (Lancaster'ın filmin son 28 dakikasında hiç repliği yok), zoom lensi incelikli kullanmasıyla, uzun takip(tracking) çekimleriyle, oyuncu yönetimiyle, ve de özellikle kurgusuyla filmi unutulmaz bir epik hâline getirmiş.

Filmin görüntü yönetmenleri Walter Wottitz ve Jean Tournier. Walter Wottitz bir yıl önce En İyi Görüntü Yönetmeni Oscar'ını kazandığı (yine bir savaş filmi olan) The Longest Day'den kazandığı birçok tecrübeyi bu filme de yansıtmış görünüyor.

Burt Lancaster'ın filmdeki performansı gayet iyi. Aksiyon dolu bu filmin çekimleri sırasında Lancaster'ın 50 yaşına basmış olmasına rağmen birçok tehlikeli sahneyi -trenden atlama, merdivenleri kayarak inme, duvarlardan atlama vs.- dublörsüz gerçekleştirdiğini de belirtmeliyim. Anlatılanlara göre çekimlerde Lancaster ve kamera ekibi birçok kez ölümcül olabilecek kazalardan kurtulmuşlar. Paul Scofield ve Jeanne Moreau'nun yanı sıra diğer yardımcı oyuncular da rollerinde gayet iyiler.

Yakın zamanda George Clooney, yönettiği The Monuments Men adlı filminde benzer bir konuyu işlemişti. İki filmde, insanların sanat eserleri için hayatlarını tehlikeye atmalarını milliyetçilik ve ideallerle anlamlandırmaya çabalıyor. Ancak bu konuda Burt Lancaster'in karakteri Labiche'nin sinik görüşüne katılıyorum ve sanat eserlerinin çok önemli olduğunu ama insan hayatından daha önemli olmadıklarını düşünüyorum. Filmde o tablolar için o kadar insan öldü ki sayamadım. Sonuçta dünyanın birçok ülkesindeki müzelerde -kaçakçılıkla ya da savaş zamanlarındaki karışıklıklarda- diğer ülkelerden kaçırılmış birçok sanat eseri mevcut. Sanat eserleri başka ülkelerde de olsa var olmaya, sergilenmeye ve insanlığa katkılarına devam ediyorlar; ama ölen o insanlar değil.

The Train soluksuz bir aksiyon ve gerilim sunuyor, ve bence türünün en iyilerinden.

İlgilisine...

1 Mart 2016 Salı

THE LAST COMMAND - (1928)

THE LAST COMMAND

Yönetmenliğini Josef von Sternberg'in yaptığı bu sessiz melodramanın başrolünde -etkileyici bir performans sergileyen- Emil Jannings var. Ayrıca yardımcı rollerde Evelyn Brent ve William Powell da akılda kalıcı oyunculuklar sergiliyorlar.

Hikayesinin çıkış noktasını ya da esinini gerçek bir kişi olan General Lodijensky'nin hayatından alan filmin konusu şöyle: Yıl 1928. Çar'ın kuzeni ve Çarlık Rusya'sının eski bir generali olan Sergious Alexander Bolşevik devrimi sonrasında Rusya'dan kaçmış ve Hollywood'a gelmiştir. Artık yaşlanmış ve çökmüş olan Sergious, Hollywood'da figüranlık yaparak geçimini sağlamaktadır. Bir gün yeni filmi için oyuncular arayan film yönetmeni Lev Andreyev, Sergious'un fotoğrafını gördüğünde donup kalır. Fotoğraftaki adama tanıdık gözlerle bakar ve ona general rolünü verir. Bunun sebebini ve Sergious Alexander'ın geçmişte başına gelenleri uzun bir flashback içinde izleyerek öğreniriz.

Emil Jannings bu filmdeki performansıyla Amerikan Film Akademisi'nin düzenlediği ilk Oscar töreninde En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanmış.

Josef von Sternberg'in hikayeyle motive edilmiş kamera hareketleri, duyguları ortaya koyan ekspresyonist kurgusu, özenli setleri, minyatürleri, aydınlatması, sembolizmi ve mizanseniyle filmi unutulmaz kılıyor. Sternberg'in resme olan tutkusu kompozisyonlarına yansıyor; her zamanki gibi yönetmenin özenli kompozisyonlarını izliyoruz.

İlgilisine...

PAPER MOON - (1973)

PAPER MOON

Yönetmenliğini Peter Bogdanovich'in yaptığı filmin başrollerinde Ryan O'Neal ve Tatum O'Neal var.

Filmin senaryosunu Joe David Brown'un Addie Pray adlı romanından usta senarist Alvin Sargent (Julia, Ordinary People) uyarlamış.

Klasik bir yol filmi olan film Amerika'daki ekonomik çöküşün olduğu Büyük Depresyon döneminde geçiyor. Film Addie'nin (Tatum O'Neal) annesinin cenazesiyle açılıyor. Cenazeye gelen az sayıdaki insanın arasında Addie'nin eski bir sevgilisi olan Moses (Ryan O'Neal) da vardır. Rahip ve yanındakiler Moses'dan kasabada kimsesi olmayan Addie'yi St. Joseph'deki teyzesine götürmesini rica ederler. Moses isteksiz de olsa bunu kabul eder. Addie, Moses'ın babası olduğundan şüphelenirken bir süre sonra Moses'ın bir dolandırıcı olduğunu anlar. Addie'nin dolandırıcılık işinde Moses'a katılmasıyla birlikte ikilinin başından birçok macera geçer.

Bogdanovich The Last Picture Show'da olduğu gibi bu filmde de oyuncularından iyi performanslar almasını biliyor ve görsel açıdan uzun kesintisiz sahneleriyle - iyi planlanmış mizansen ve kamera hareketleriyle- ve özenli kurgusuyla filme imzasını atıyor.

Filmin tüm oyuncuları çok iyi performanslar sergiliyorlar. Ryan O'Neal kariyerinin en iyi ve farklı performanslarından birine imza atarken başrolü paylaştığı kızı Tatum O'Neal da sergilediği oyunculukla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ını alan en genç(10 yaşında ve ilk oyunculuk deneyimi) aktris olmuş. Gerçekten de izlerken gözünüzü ondan alamıyorsunuz. Ama bunu sağlamak kolay olmamış; yönetmen Bogdanovich, Tatum'dan böylesine doğal bir oyunculuk almak için bazen 50 tekrar yaptığını belirtiyor. Bu arada Trixie rolündeki Madeline Kahn'ın -kısa ekran süresine rağmen- sergilediği içten ve akılda kalıcı oyunculuğa da değinmeden geçmeyeyim.

Siyah-beyaz filmin sinematografisi büyük ustalardan Laszlo Kovacs'a ait. Kovacs filmde gölgeleri özenle kullanıyor/yerleştiriyor. Özellikle otel odalarındaki sahnelerin kontrastı yüksek ama güzel ve etkili. Bogdanovich'in tercih ettiği kesintisiz uzun sahnelerin çekimlerini ve deep focus'u da başarıyla sağlıyor. Ayrıca dış sahnelerde -Orson Welles'in tavsiyesiyle- kamerada kırmızı filtre kullanarak (siyah-beyaz filmde kontrastı arttırıp gökyüzünü koyulaştırır) film için aradığı o özel, filme spesifik görünümü/görselliği bulmuş.

Paper Moon barındırdığı başarılı oyunculuklarla, özenli yönetimiyle ve sinematografisiyle gerçekten iyi, eğlenceli ve samimi bir film.

İlgilisine...

imdb