5 Mart 2012 Pazartesi

OLDBOY – FİLMİN KOMPOZİSYON, İMAJ SİSTEMİ ve PRODÜKSİYON TASARIMI ÜZERİNE KISA NOTLAR

OLDBOY – FİLMİN KOMPOZİSYON, İMAJ SİSTEMİ ve PRODÜKSİYON TASARIMI ÜZERİNE KISA NOTLAR
Yönetmenliğini Chan-wook Park’ın yaptığı, başrollerinde Min-sik Choi, Ji-tae Yu ve Hye-jeong Kang’ın harika performanslar sergiledikleri 2003 yapımı klasik filmin kompozisyon ve imaj sistemi açısından kısaca inceleyelim.
Oldboy bir intikam filmi. Ama intikamın alınma yöntemi farklı. Woo-jin Lee intikamını Dae-su Oh’tan sadece onu 15 yıl hapis tutarak değil onu kendi durumuna düşürerek, kendine dönüştürerek alıyor.
Dae-su Oh’un dönüşümü ve karakterler arasındaki bağlar, benzerlikler, imalar tekrar eden aynı kompozisyonlarla sunuluyor.
Örneğin Woo-jin ve kız kardeşinin ölüm sahnesi ile Dae-su’nun serbest kaldığı çatıdaki intihara meyilli adam arasındaki benzer durum.



Ayrıca uzanan eller…


Karakterler arasındaki benzerlik ve yakınlaşmalara diğer bir örnek de karakterlerin giyinirlerken yakın çekimde koltuk düğmelerini ilikleyişlerindeki kompozisyonal açıdan benzerlik… İkisi ortak bir buluşmaya hazırlanıyorlar.

Yine Dae-su’nun filmin açılışında polislere ailesinin fotoğrafını gösterip “kızından” bahsettiği  gibi Woo-jin’e kız kardeşinin fotoğrafını gösterişi(ki kız kardeşinin ölmeden hemen önce çektiği fotoğraf)... İkisinin de hayatındaki en önemli insanlar…


Ama karakterlerin benzerlik ve Dae-su’nun dönüşümüne dair en bariz imaj, aşağıdaki imaj olsa gerek.
Ayrıca filmde yansımalar ve aynalar karakterlerin dönüşümü, benzerliği, geçmiş hatıraların hatırlanması ve finaldeki hipnoz da olduğu gibi bölünme, ayrılma olgularını ifade etmek için kullanılıyor.

Ayrıca filmin finalinde her şey ortaya çıkmadan yönetmen görsel ipuçları da sunuyor bize. Örneğin filmin açılışında kızına aldığı melek kanatlarını takıp, kanat çırpıyormuş gibi yapmaya çalışır… Filmin son perdesinde Woo-jin’den Mi-do’ya bir çift kanat “hediye” gelir. Mi-do takar ve aynı Dae-su gibi kanat çırpma hareketi yapar. Benzer kompozisyonda sunuluşu ve karakterlerin aynı tepkiyi verişi bu iki karakter arasındaki bağ hakkında ipucu veriyor.


Bir başka örnek de, Dae-su ve Mido’nun “yalnızlık” ve “acı” üzerine aynı halüsinayon karakterini paylaşmaları gibi. Karıncalar…

Dae-su’nun hipnoz sonrası uyanışları... Bunların ortak, hipnoz sonrası uyanışlar olduğunu ifade etmek için benzer kompozisyonda filme aktarılmışlar.

Filmde Dae-su ve Woo-jin aynı Katolik Sangkok Lisesinde eğitim görmüşler. Evergreen’s Old Boys. Filmde karakterleri birbirine bağlayan bu ortak noktaya dair dini motifler, imgeler, alıntılar mevcut.

















Dae-su’nun geçmişinde yaptığı hatayı bulma ve anlama yolunda ipucu veren diz kapakları…

Ve elbette Dae-su’nun 15 yıl boyunca hapis kaldığı odasındaki o ünlü tablo. (Nitekim bir hayli Dae-su’ya  benzemekte...) Altında, Ella Wheeler Wilcox’un “Solitude” adlı şiirinden ilk iki dize yazmakta.
“Laugh and the world laughs with you. Weep and you weep alone.”
Bu iki dizeyi ve bu iki dizeyi yansıtan tabloyu hayat felsefesi haline getirir Dae-su. Filmde ne zaman dayanamayıp ağlayacağı bir an olsa (intihar eden adamdan sonra, kızının evlatlık verildiğini ve karısının mezarının yeri söylendiğinde, işkence görürken… ve elbette filmin finalinde.) kendini zorlayarak gülümseyen bir ifade takınır.


Filmin finalinde, Dae-su’nun hipnozla hafızası gerçekten silindi mi? Hatırlıyor mu? Mi-do’ya sarıldığında yüzünün bir yandan gülen bir yandan ağlayan ifadesi yoksa halâ kızı olduğunu bilse de Mido’ya âşık olmasından mı? Hipnozda “canavar” yarısının gitmesine rağmen mi? Yoksa ona âşık olan kısmı hiçbir zaman “canavar” tarafı olmamış mıydı?
Yönetmenin ve diğer senaristlerin ensest gibi bir tabuyu filmin merkezine yerleştirmesi cesurca. Filmin sonundaki durum seyircinin yorumuna bırakılmış.

FİLMİN PRODÜKSİYON TASARIMI ÜZERİNE KISA NOTLAR
Woo-jin Lee karakterinin rengi mor. Karakter için kullanılan desen ise bir örümcek ağını andırıyor. Bu elbette tüm olayların kontrolünün Woo-jin’de olduğunu her şeyi sarmaladığını gösteriyor.
Filmde karakterin şemsiyesinde, t-shirt’ünde, mendilinde, zarfta, paket kâğıdında vs. bu mor rengi ve örümcek ağını andıran deseni görebiliyoruz.
Filmin prodüksiyon dizaynı Seong-hie Ryu, kostüm tasarımı ise Sang-gyeong Jo’ya ait.






Woo-jin’in çatı katı dairesi ise sade, az mobilyalı. Fotoğraf makinesi, fotoğraflar, ses çalar gibi karakterin ilgi alanlarını belli eden eşyalar mevcut.


Dae-su’nun hapis kaldığı  odanın duvar kağıdı…
Dae-su’nun hapishane odası konsepti. 2.sınıf bir otel odası olarak düşünülerek tasarlanmış.

Mido’nun apartman dairesi. Duvar kağıdı ve dizaynı daha umut dolu. Nitekim sıcak renk ve ışıkla aydınlatılan nadir mekânlardan. Nitekim film bir noir olarak tamamen bleach-bypass işlemine tabi tutulmuş. Bu işlem imajda siyah ve kontrast oranını arttırmasının yanı sıra gren oranını artmasına sebep olarak kirli bir görüntü sunar. Bu teknik bir intikam ve bir noir film olan Oldboy’un atmosferi ve hikâyesi için gayet uygun. Filmin sinematografı Chung-hoon Chung.
Çeşitli varyasyonlar…
Woo-jin’in Dae-su ve Mi-do yu gözetlemek için kullandığı ve daha sonra Dae-su ile karşılaştıkları daire.
Mido’nun hapis odası ise peygamber çiçeği tarzında. Sarı ve kırmızı renkler. Prodüksiyon tasarımcısı ve yönetmen için daha umut dolu olduğu için seçilmiş.
Dae-su ve Mido'nun kaldığı otel odasının duvar kâğıdı. Rengin mor oluşu her şeyin Woo-jin'in kontrolünde olduğunu, planının işlediğini gösteriyor. Nitekim odaya gaz verip Dae-su ve Mido'yu uyutup onları ziyaret ettiği sahnede bu açıkça anlaşılıyor.
Kostümler açısından ise; Dae-su filmin açılışında klasik bir takım elbise giyiyor. Tutsak olduğu yıllarda ise tek tip lacivert ile koyu kırmızı arası bir kıyafet giyiyor. Serbest bırakıldıktan sonra ise kaliteli ama üzerine tam oturmayan bir takım elbise giyiyor. Genel de beyaz gömlek, koyu renk ceket ve pantolon. İntikamı için Woo-jin’e giderken ise ona “verilmiş” bu takımı bırakarak “kırmızı” gömlekli üzerine tam oturan bir takım elbise ile gidiyor.
Woo-jin ise film boyunca resmi ve üzerine tam oturan kıyafetler giyiyor. Kendini fark ettirmeden Dae-su’yu izlerken giydiği gündelik kıyafet hariç. Kostüm tasarımcısı Woo-jin’in takım elbisesi için “American Psycho” adlı filmdeki takım elbiseyi referans aldığını belirtiyor. Woo-jin’in gardırobunda sadece tek tip takım elbise mevcut. Bu tür detaylar karakter hakkında ve onun düşünme, yaşama tarzı hakkında izleyiciye bilgi veriyor.

Mido ise film boyunca birçok farklı desende birçok kıyafet giyerek bu iki karakter düşünce ve yaklaşım tarzından uzak duruyor.

Woo-jin’in saç tarzı her zaman jöleli düzgünce arkaya doğru taranmış bir şekilde.

Dae-su’nun saçları ise filmin başından intikamını almaya gideceği sahneye kadar dağınık, kabarık ve “karmakarışık”. Finalde ise yine karışık haline geri dönüyor saçları.


Kısaca karakterlere özgü tasarlanmış bu mekânlardan, kostümlerden, saç tarzlarından vs. karakterler hakkında farkında ya da farkında olmadan birçok bilgi edinebiliyoruz.
*Tüm fotoğraflar DVD baskısından capture edilmiştir./ All photos taken from DVD edition.
*Ticari bir çalışma değildir./It’s a non-commercial work.
YAZAN: Özgür ÇETİMEN - 2012
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
·         Oldboy DVD Tartan UK Baskısı
·         The Filmmaker’s Eye (Gustavo Mercado - focal press)

1 Ocak 2012 Pazar

La Passion De Jeanne D'Arc (1928)

La Passion De Jeanne D'Arc – 1928

Carl Theodor Dreyer’in yönettiği “The Passion of Joan of Arc” sinema sanatının mihenk taşlarından bir film.
Film, İngiliz’ler tarafından yakalanan Joan of Arc’ın yargılanma sürecini ve ardından idam edilişini anlatıyor.

Yönetmen Carl Dreyer ile sinematograf Rudolph Mate’in yarattıkları atmosfer ve o “yakın çekimler”... Film “Close-up” (yakın çekim) konusunda ders niteliğine sahip. Ve elbette bir de o yakın çekimlerde ve filmin tamamında harika bir performans sergileyen Maria Falconetti var. Bu filmden sonra yine tiyatro sahnelerine dönen Falconetti başka bir sinema filminde oynamamış. Keşke daha pek çok performansı pelikül üzerinde saklanabilseydi.

Sessiz bir film olarak görsel anlatımı çok güçlü olan filmin orjinal negatifi çıkan bir yangında yok olmuş. Dreyer filmini kurtulmuş negatiflerden, sinemalara gönderilen baskılarından ve filmin orjinaline dahil olmamış(seçilmemiş) çekimlerden(outtakes) yeniden kurgulamaya çalışsa da filmini istediği gibi bir araya getirmeyi başaramamış. Ancak yönetmenin ölümünden 13 yıl sonra filmin orjinal bir kopyası Oslo’daki bir akıl hastanesinde keşfedilmiş.

Filmi, Criterion Collection’ın DVD baskısından izleme fırsatı yakaladım. Sessiz bir film olduğunu belirtmiştim. Ancak sessiz film de olsa o dönemde filmlere sinemada bulunan müzisyen(ler) müzikleri ile eşlik ederlermiş. Filmde kullanılacak müzik üzerine Carl Dreyer’in bir notu olmadığından çeşitli müzikler kullanılmış ya da bestelenmiş.
DVD’de filmi tamamen sessiz izleme -ki çok faydalı- opsiyonu var. Bunun yanısıra bestekar Richard Einhorn’un bestelediği ve adını “Voices of Light” adını koyduğu besteler eşliğinde de izleme şansımız var. İsminden de anlaşılacağı üzere bu bestelere bir koro eşlik ediyor. Elbette filmin konusundan ötürü müzikte dini motifler hakim. Koro’nun dahil olduğu bazı kısımlar zaten görsel olarak güçlü olan bu sahnelerin etkisini arttırıyor.

Ayrıca Kopenhag Üniversitesi'nde Carl Dreyer üzerine ders veren Casper Tybjerg’ün sesli yorumları eşliğinde filmi izlemek de gerçekten bilgilendirici. Yalnız sesli yorumlarda İngilizce altyazı desteği yok.

Bunların dışında diskte film ile ilgili fotoğraflar, makaleler, filmin restorasyonu ile ilgili bir video, filmin çeşitli versiyonları üzerine bilgilendirici bölümler var.

İlgilisine…

INCENDIES (2010)

(Yazı filmle ilgili bilgiler içermektedir. İzlemeyen ve izlemek isteyenlerin bilgisine!)

INCENDIES (2010)
 
Yönetmenliğini Dennis Villeneuve’in yaptığı  “Incendies” ya da İngilizcesiyle “Destruction by Fire” ya da Türkçe vizyon ismiyle “ İçimdeki Yangın”.

Filmin senaryosunu, Wajdi Mouawad’ın “Incendies”(Scorched) adlı tiyatro oyunundan yönetmenle birlikte Valérie Beaugrand-Champagne sinemaya uyarlamış.

Nawal Marwan yıllar önce Orta Doğu’dan(Filistin ya da Lübnan çünkü filmde ülkenin adı geçmiyor) Kanada’ya göç etmiş ve bir aile kurmuştur. İki çocuğu vardır. Yıllar geçer. Bir gün felç geçirir ve ardından da kısa bir süre sonra vefat eder.

Kanada’nın Montreal şehrindeyiz.  İkiz kardeşler Jeanne ve Simon vefat eden annelerinin vasiyeti üzerine noterin ofisinde bir araya gelirler.

Noter onlara annelerinden iki mektup verir. Ardından da annelerinin isteğini onlara söyler: Anneleri onlardan bu iki mektubu sahiplerine ulaştırmalarını istemektedir. Birlikte.

Simon başta kabul etmez. Jeanne annesinin isteğini yerine getirmek yani mektupları sahiplerine ulaştırmak için annesinin doğduğu ve büyüdüğü topraklara yalnız başına gider. Daha sonra gelişen olaylar ve keşfedilen şeyler üzerine Simon’da kardeşine katılacak ve yıllarca tanıdıklarını sandıkları annelerinin geçmişinde olmuş birçok acı olayı keşfedeceklerdir. Bu süreçte birbirine uzaklaşmış iki kardeş yakınlaşacak, birlikte olmanın değerini anlayacaklardır.

Gizemler ve onları keşfetme üzerine kurulu senaryosundan ötürü filmin konusu ile ilgili daha fazla ayrıntıya girmiyorum. İzlemeyenler bu yazıyı zaten okumamalı, izleyenlerse zaten biliyorlar.

Oyuncular açısından Nawal karakterini oynayan Lubna Azabal ve Nawal’ın kızı Jeanne oynayan Mélissa Désormeaux-Poulin gerçekten başarılı.

Filmin senaryosu ana karakterinin hikâyesine odaklanarak ilerliyor. Orta Doğu’daki ülkenin adını söylememelerinden, din ve töre gibi hususlarda derin bir eleştiriye girmeden olay anlatımına ve karakterin tepkilerine odaklanan senaryosu bunu gösteriyor. Orijinal tiyatro oyununu izleme fırsatım olmadığından oyunu ve filmi kıyaslayamıyorum. Ama filmin senaryosu sırf vermek istediği mesaj ya da ahlak dersini noktalayan finaline hizmet için dizayn edilmiş.

Senaryodaki politik ve dini çatışma ortamı ise karakteri sınır noktasına getiren olay olan “otobüs baskını” ve patlama noktasına geldiği “suikast”te kendini göstermek üzere kullanılan bir element. Bu konuları derinlemesine girmektense tüm bunların ortasında kalmış Nawal’ın yaşadıklarına konsantre olması ile film genel, belirsiz bir eleştiri yaparak herkesin hikâyede kendi konumunu bulmasına, özdeşleştirmesine ve eleştirmesine olanak veriyor. Ya da belki de sadece beni karakterim ilgilendiriyor o yüzden spesifik eleştiri yapmak ve eleştirdiklerimle uğraşmak istemiyorum diyor da olabilir.

Sonuna kadar gizem ve merak duygusunu ayakta tutan ayrıca şaşırtıcı ve güçlü bir finale sahip olan bir film “Incendies”. Filmin finalinde etkilenmemek zor.

Ancak film bu finali sunabilmek ve seyirciyi etkileyebilmek adına senaryosunda çok fazla mantık açığı veriyor. Bir kısmını filmi izlerken, bir kısmını da filmden sonra (--yönetmenlik sanatının, kurgunun, sinematografinin, oyunculuğun, müziğin manipülasyonunun bittiği anda yani kısaca sinemanın büyüsü kesilince --) kişi sakince filmi sorgulayınca akla şu sorular gelebiliyor: 

  •    ·      Nasıl oluyor da Nawal, oğlunu ve kızını bilmedikleri –ama kendisinin tehlikelerini çok iyi bildiği-- böyle tehlikeli bir bölgeye, hem de birçok kişiye işkence edip, ırzına geçmiş ve öldürmüş tehlikeli birini bulmaları için gönderebiliyor?

·       Neden bir mektupta polise bırakmadı? Ya ondan önceki yetmiş bir kadın için adalet istemiyor mu? Çığlıklarını dinlemeye katlanamayıp, kafasında bastırmak için şarkı söylediği o kadınların acısı ve yakınlarının çektiği acı ve adalet arayışı ne olacak?


·       Mektupların tesliminden sonra iki kardeş ve durumu bilen avukat neden polise gitmiyor? “Onun” dışarıda serbest olması onları hiç endişelendirmeyecek mi? Ya onlara ya da başka birine zarar verirse? Bu mektupların her şeyi çözeceğine ve düzelteceğine dair duydukları bu özgüven nereden geliyor?

·        Nawal yazdığı bu iki mektubun “onu” değiştireceğine gerçekten inanıyor mu? Olabilir elbette. Ama ya değiştirmezse? Yıllar içerisinde bunca işkence, tecavüz ve cinayetten sonra düzelmemiş ve bunları yapmaya devam etmiş, pişmanlık tatmamış bir kişiyi gerçekten bu mektuplar değiştirebilir mi? Mucizevi bir şekilde değiştirse dahi ceza almamalı mı?

·       Filmin başından itibaren Nawal’ın Katolik inancı üyesi olduğu vurgulanıyor. Ve affetme, af filmin alt metinlerinden biri. Bir nevi bu finalde görülebiliyor. Ama Nawal’ın kendisi otobüs baskınından sonra intikam almaya yönelmedi mi? Yöneldi. Peki neden filmin başında akrabalarının acımasızca öldürdüğü o çok sevdiği adamın intikamını almaya yönelmedi? Ayrıca çocuğunu da ondan almışlardı. “O zamanlar zayıf idi, kendi ayakları üzerinde duramıyordu, hayatı tanımıyordu, güçlü değildi. O yüzden yapamadı.”, denilebilir. Doğru. Ama tüm bunları elde ettikten sonra neden sevdiği adamın intikamını almaya yönelmedi? Akrabalarını af mı etti? Böyle bir af edebilme seviyesine ulaştıysa,  bu olaydan çok daha sonra olan “otobüs baskınından” sonra neden suikaste yöneldi? “Durum farklı” denilebilir. Olabilir. Ama farklı mı?
 
Bu soruları düşününce ve sorgulayınca film etkisinden bir şeyler yitiriyor.