1 Şubat 2016 Pazartesi

MARKETA LAZAROVA - (1967)

MARKETA LAZAROVA

Yönetmenliğini Frantisek Vlacil'in yaptığı bu tarihi filmin senaryosunu Vladislav Vancura'nın aynı adlı romanından Frantisek Vlacil ve Frantisek Pavlicek uyarlamış.

Orta çağlarda Hristiyanlar ve Paganların arasında çatışmaların sürdüğü zamanlar... Zaman zaman soygunculukla geçinen bir şövalye grubunun lideri olan Kozlik'in oğlu Mikolas komşuları olan Hristiyan toprak ağası Lazar ve adamları tarafından dövülür. Mikolas intikam almak için Lazar'ın köyünü adamlarıyla basar. Mikolas ve adamları Lazar'ın akli dengesi bozuk oğlunu öldürür, Lazar'ı köyün kapısına çarmıha gerer gibi çivilerler ve Lazar'ın kızı Marketa'yı da kaçırırlar. Filmin ikinci bölümünde gaddar bir şekilde başlayan Marketa ve Mikolas'ın ilişkisi gelişirken bir yandan da birçok yan hikaye izleriz.

Yönetmen Vlacil filmin açılışında Anlatıcı'nın belirttiği gibi hikâyeyi biraz "rastgele", sırasız bir kurguyla anlatıyor gibi görünse de tüm sahneler dramatik açıdan birbiriyle bağlantılı. Film şiirsel, deneysel ve yer yer de halüsinatik bir havaya bürünüyor.

Marketa karakterini Magda Vasaryova canlandırıyor. Kariyerinin ilk uzun metraj rolünde gayet başarılı; sadece kocaman gözleriyle bile karakterinin hislerini yansıtabiliyor. Mikolas rolünde ise nispeten daha tecrübeli olan Frantisek Velecky var.

Filmin siyah-beyaz sinematografisi - kompozisyonlarıyla, zoom lenslerin kullanımıyla, aydınlatmasıyla...- hayranlık uyandırıyor. Filmin görüntü yönetmeni Bedrich Bat'ka.

Ayrıca filmin kostüm tasarımı da bir hayli özenli ve detaylı. Filmin kostüm tasarımcısı -Milos Forman'ın Amedeus filmiyle En İyi Kostüm Oscar'ı kazanan- Theodor Pistek.

Filmi Criterion Collection'dan çıkan blu-ray baskısından izleme fırsatım oldu. Filmin 4K çözünürlükte taranarak restore edilmiş dijital master'ından yapılan 1080p görüntü transferi gerçekten çok başarılı. Açıkçası günümüzde çekilen birçok film -neredeyse 50 yıllık olan- bu filmden daha iyi görünmüyor.

Filmin ses tasarımı gayet iyi olsa da maalesef filmin diyalogları sette kayıt edilmemiş. Sonradan yapılan dublajı da biraz özensiz; replikler ve dudaklar senkronize değil. Bu durum zaman zaman izleyicinin dikkatini dağıtıp, konsantresini bozuyor.

Film 1998'de Çek film eleştirmenleri tarafından yapılan oylamada tüm zamanların en iyi Çek filmi seçilmiş.

İlgilisine...

imdb


ANONYMOUS - (2011) - SİNEMATOGRAFİSİ ÜZERİNE...

ANONYMOUS - SİNEMATOGRAFİK AÇIDAN KISA NOTLAR

Yönetmenliğini Roland Emmerich'in yaptığı bir fantezi politik komplo teorisini barındıran filmin görüntü yönetmeni Anna J. Foerster.

Film tamamı dijital Arri Alexa kamera ile çekilen ilk uzun metraj film. Aynı zamanda görüntü yönetmeni Foerster'ın da dijital olarak çektiği ilk uzun metraj film.

Anna Foerster lens olarak Arri/Zeiss Master Prime lensleri ve yine Arri'nin LWZ-1 zoom lensini (15.5-45mm T2.6) tercih etmiş.

Emmerich ve Foerster ilham olarak Johannes Vermeer'in puslu, gün ışığı ile aydınlanan resimlerini; Georges de La Tour'un mum ışığıyla aydınlanan kanvaslarını ve Elizabeth dönemi Tudor portrelerini almışlar.



Filmde Elizabeth ve Oxford'un katıldığı balo sahnesi için çift fitilli 300'den fazla balmumundan yapılmış mum kullanılmış. Ortaya gerçekten de görsel açıdan otantik ve etkileyici bir sahne çıkmış. Ama bu arada belirtmeliyim ki mumlardan ortaya çıkan duman set ekibinin nefes almasını zorlaştırırken dumanın difüzyon etkisi görüntü yönetmeni Foerster'i görsel anlamda memnun etmiş. Çünkü duman bir yandan dijital kameranın ve modern lenslerin keskinliğini(sharpness) azaltırken bir yandan da esinlendikleri tablolardaki o puslu atmosferi yaratmalarına olanak sağlamış. Foerster keskinliği azaltmak için lens üzerinde difüzyon filtreleri kullanmamış; onun yerine sis makinesi kullanarak ortamın atmosferini difüze etmiş ve elbette yine Elizabeth dönemi tablolarındaki gibi otantik puslu bir görüntü elde etmiş.



Filmin hikâyesi uzun dönemlere yayılıyor. Foerster her döneme farklı bir görsel yaklaşım getirmiş. Örneğin: hikâyenin başlarındaki (kronolojik açıdan/flashbackler de diyebiliriz) sahnelerde canlı ve parlak renkler kullanılmış, Elizabeth ve Oxford'u çevrelerinden yalıtmak için telefoto lensler tercih edilmiş; kamera ise akıcı bir şekilde hareket ediyor. Ancak hikâyenin "şimdiki" zamanında görüntüye soğuk renkler hakim, kamera daha çok sabit duruyor ve geniş açı lensler kullanılmış.

Foerster tüm gece sahnelerini 1280 ASA'da T2.8'de; gündüz iç mekanları ise 800 ASA'da T4.5-T5.6 arasında çekmiş.

Gerçekten de yönetmen Emmerich ve sinematograf Foerster esinlendikleri ressamların resimlerindeki gibi bir aydınlatmayı filme aktarabilmişler. Eğer sinematografi ve aydınlatma ile ilgileniyorsanız bence filme bir göz atmalısınız. İlgilisine... 


Kaynak: ASC Magazine (Eylül 2011)

1 Ocak 2016 Cuma

SWEET AND LOWDOWN - (1999)

SWEET and LOWDOWN

Woody Allen'ın yazıp yönettiği filmin başrollerinde Sean Penn ve Samantha Morton var.

1930'lu yıllarda geçen filmde kendini Django Reinhardt'dan sonra dünyanın en iyi ikinci gitaristi olarak kabul eden Emmet Ray'in maceralarını izliyoruz.

Wood Allen hayali karakteri Emmet Ray üzerine "uzmanlarla ve kendisiyle" yapılan röportajları filme yerleştirerek bir belgesel, bir mockumentary havası yaratıyor (daha önce Zelig adlı filminde de bunu yapmıştı. Ama tabii o film neredeyse komple bir belgesel havasındaydı).

Bence filmde Sean Penn kariyerinin en iyi oyunculuklarından birini sergiliyor. Yine aynı şekilde Samantha Morton da Emmet Ray'in tanışıp zamanla sevdiği ama bağlanamadığı dilsiz Hattie rolünde ince, dokunaklı bir performans sergiliyor. İki oyuncu da performanslarıyla Oscar'a aday olmuştu.

Bu arada Woody Allen filmdeki ana karakterleriyle ve bazı sahnelerde hayranı olduğu Fellini'nin La Strada adlı filmine selamlar göndermeyi de ihmal etmiyor.

İyi senaryo, iyi oyunculuklar ve güzel müziklerle dolu bir Woody Allen filmi...

İlgilisine...

imdb

CAPTAIN BLOOD - (1935)

CAPTAIN BLOOD

Yönetmenliğini Michael Curtiz'in yaptığı bu swashbuckle macera filminin başrollerinde Errol Flynn ve Olivia De Havilland var.

Filmin senaryosunu Rafael Sabatini'nin aynı adlı macera romanından Casey Robinson uyarlamış.

Doktor Peter Blood, İngiltere'de Kral II. James'e karşı düzenlenen isyanda isyancılardan birini tedavi ederken gözaltına alınır ve ihanetten idama mahkum edilir. Ancak karar değişir ve köle olarak satılmak üzere -diğer isyancılarla birlikte- Port Royal'e gönderilir. 

Port Royal'de Arabella tarafından satın alınan Peter zamanını doktorluk yaparak geçirirken bir yandan da özgürlük hayalleri kurmaktadır. Tabii bu sırada Arabella ile aralarında da bir aşk filizlenmeye başlar. Sonunda Blood ve arkadaşlarının beklediği kaçış fırsatı önlerine gelir. Şehre saldıran bir İspanyol korsan gemisini ele geçirirler ve kaçarlar. Artık Karayipler'de korsanlık yapacaklardır. Doktor Blood, Korsan Kaptan Blood'a dönüşür ve maceraları başlar...

Michael Curtiz'in hikâyesini anlatışına göre motive ettiği kamera hareketleri (ki kamerası çoğu zaman yerinde durmuyor) klasik kompozisyonları, gölgeleri kullanışı, sessiz sinema döneminin mirasını taşıyan Curtiz'in görsel sinematik anlayışını ortaya koyarken bu aksiyon filmine de çok şey kazandırıyor. Curtiz'in teknikleri kendinden sonra bir çok yönetmeni görsel açıdan etkilemiş (Steven Spielberg gibi).

Curtiz'in filmde kullandığı kamera hareketlerinden birine örnek vermek gerekirse geminin sallandığı etkisini yaratmak ya da geminin sallanışını daha da kuvvetlendirmek için kullandığı basit ama etkili tekniği verebiliriz: Kamera karaktere yavaşça yaklaşıyor (dolly-in) ve yavaşça uzaklaşıyor (dolly-out); özellikle yakın çekimlerde bu teknik daha etkili. Örnek olarak: Arabella (Olivia de Havilland) ve Lord Willoughby (Henry Stephenson)'nin (Captain Blood'un gemisinde iken) yemek masasında konuştukları sahneyi ya da daha sonraki sahnelerde Captain Blood'un (Flynn) güvertede adamlarına konuştuğu sahneyi verebilirim.

Filmin görüntü yönetmenleri iki büyük usta: Hal Mohr (A Midsummer Night's Dream, Phantom of the Opera) ve Ernest Haller (Jezebel, Gone with the Wind).

Filmin finalindeki deniz savaşı sahnesi zamanına göre bir hayli etkileyici. Minyatür çekimleri, set çekimleri, gerçek lokasyonda yapılan çekimler ve 1924'de Frank Lloyd tarafından çekilen The Sea Hawk adlı filmden alınan görüntüler kurguda çok güzel bir şekilde harmanlanmış.

Beş dalda Oscar'a (En İyi Film, Yönetmen, Senaryo, Ses, Müzik) aday olan film törenden eli boş dönse de oyuncuları Errol Flynn'i ve Olivia De Havilland'ı yıldız seviyesine taşımış. Filmin ardından ikili sekiz filmde daha birlikte çalışmışlar. Yönetmen Curtiz ve Flynn ise toplamda 12 filmde birlikte çalışmışlar (Robin Hood, The Sea Hawk'ın yeniden yapımı ve Dodge City gibi...).

İlgilisine...

1 Aralık 2015 Salı

THE PHANTOM OF THE OPERA - (1925)

THE PHANTOM OF THE OPERA (Operadaki Hayalet)

Rupert Julian'ın yönettiği bu sessiz korku filmi klasiğinin başrolünde binbir yüz olarak anılan efsanevi Lon Chaney var. Gaston Leroux'nun aynı isimli ünlü romanından uyarlanan film yapılan birkaç değişiklik ve finali hariç romana sadık kalmış. Yalnız finaldeki değişiklik dramatik açıdan bana pek uygun gelmedi.

Filmin yapım öyküsü Universal Stüdyoları'nın kurucusu Carl Laemmle'in Paris'i ziyaretiyle başlar. Paris'te Gaston Leroux ile tanışan Laemmle ona Paris Opera Binasından çok etkilendiğini söyler. Bunun üzerine Leroux ona kendi kitabının imzalı bir kopyasını hediye eder. Kitabı bir gecede okuyan Laemmle, kitabın film yapım haklarını satın alır ve başrol için --Notre Dame'ın Kamburu'ndaki başarısıyla ünü zirvede olan-- Lon Chaney'i düşünür.

Filmin yönetmen koltuğuna -- 1923'de Von Stroheim'dan devir aldığı Merry-Go-Around ile gişede iyi bir başarı elde etmiş olan -- Rupert Julian getirilir. Yıldız Lon Chaney ve yönetmen Rupert Julian'ın aralarının pek iyi olmadığı, anlaşamadıkları anlatılanlar arasında... Filmin deneme gösteriminin ardından gelen olumsuz eleştiriler üzerine -- ve Lon Chaney'nin de tavsiyesiyle-- stüdyo Julian'dan filmin birçok sahnesini yeniden çekmesini ve filmin tonunu değiştirmesini ister. Bunun üzerine Julian prodüksiyonu terk eder.  Bu aşamada stüdyo Edward Sedgwick'i işe almış. Ancak Sedgwick'in çektiği sahnelerin çoğu --final sahnesi hariç-- kurgu aşamasında filmden çıkarılmış.

Film için Universal Stüdyosu'nun "arka bahçesinde" inşa edilen Paris Opera Binası setinden biraz bahsedelim. 28 numaralı sahnede bulunan set bir hayli ünlü. Bu dev set filmin bitiminde yıkılmamış ve yıllar boyunca --2014 yılında yıkılıncaya kadar-- senaryosunda gösterişli opera ya da tiyatro binası sahnesi olan Hollywood filmlerinin ve dizilerinin birçoğuna hizmet etmiş. Hatta Claude Rains'in Hayalet'i canlandırdığı 1943 yapımı The Phantom of the Opera'nın yeniden yapımı da bu sette çekilmiş. 1943 yapımı The Phantom of the Opera'nın Blu-ray baskısında bulunan bir belgeselde bu setle ilgili birçok bilgi mevcut.


Gelelim sinema tarihinin ikonikleşmiş, hafızalara kazınmış olan Christine'in Hayalet'in maskesini çıkardığı o sahneye... Maske çıkıp da Lon Chaney'nin kendi yaptığı o ünlü makyaj görününce zamanın seyircilerinin çığlık attığı, bazılarının da bayıldığı belirtiliyor. Bu arada Chaney'in Hayalet makyajı -sonraki uyarlamalara nazaran- romandaki Erik karakterinin tasvirine en uygun olanı. O makyajın Rick Baker gibi birçok geleceğin makyaj sanatçısını etkilediğini ve ilham verdiğini de belirtmeden geçmeyelim.


Ayrıca filmin Maskeli Balo sahnesi kısmi olarak renkli çekilmiş (Technicolor ile) ve bazı yerlerde de negatif elle boyanmış.



Stüdyo 1929 yılında filmi --gelişen ses teknolojisinin getirdikleriyle-- ses efektleri, müzik ve diyalog içeren birkaç sahne ekleyerek yeniden gösterime sokmuş. Bu kopyanın soundtrack'inin büyük kısmı kayıp. Ancak sesli versiyonun kurtarılan Reel-5'i (filmin 5.makarası) izledim. Avizenin düştüğü sahnedeki çığlıklar, bağırışmalar ve avizenin çarpma sesleri eklenmiş, opera sanatçısının şarkı söyleyişi ve birkaç diyalog da vardı. Ancak eklenen yeni diyaloglu sahnelerde --stüdyoyla kontratı olmayan ve o zamanlar maalesef akciğer kanserine yakalanmış olan-- Lon Chaney bulunmuyor.

Filmi -artık kamu malı olduğundan- İnternet'ten ücretsiz izleyebilirsiniz, Link. Ancak filmin iyi bir şekilde restore edilmiş (90 yıllık bir filme göre) bir versiyonunu izlemek isterseniz (ekstradan belgesel, fragman vs. ile) İngiltere'de BFI'dan çıkan blu-ray baskısını öneririm.

İlgilisine...

imdb

ROOM SERVICE - (1938)

ROOM SERVICE (Oda Servisi)

Yönetmenliğini William A. Skater'ın yaptığı filmin senaryosu Allen Boretz ve John Murray'ın aynı isimli tiyatro oyunundan uyarlanmış.

Filmin çoğu bir otel odasında geçiyor. Meteliksiz tiyatro yapımcısı Gordon Miller (Groucho) otel odasında sıkışır kalır. Amacı yeni oyununu sahneye koymak için finansör bulmak ve borçlarını ödemektir.Odadan çıkarsa -borçlarından ötürü- otel yönetiminin odayı başka birine vermesinden korktuğundan işi olan herkesi oraya çağıracaktır.

Filmin senaryosu Marx Kardeşler için özel olarak tasarlanmamış ilk ve tek senaryo. Ama ekibin diğer filmlerini izlediğimde senaryo açısından en az açığa sahip senaryo bu filme ait diyebilirim. Ama bu durum zaten bir Marx Kardeşler filminde kafamıza çok takmamız gereken bir şey değil. Hem yine formlarındalar.

Bu arada ilginç bir not olarak Ann Miller filmde 15 yaşında olsa da yapımcılara yaşının 18 olduğunu söylemiş ve sahte bir doğum belgesi hazırlatıp rolü almış. Ve yaşı küçük olsa da rolünün üstesinden gelmiş. Açıkçası ben de izlerken şüphelenmedim.

Marx Kardeşlerden Zeppo Marx -yine- bu filmde yok (1933'ten itibaren oyunculuğu bırakıp menajerlik ve yapımcılığa konsantre olmuştu). 

Sonuç olarak yine Marx Kardeşler izleyicilerine screwball komedi ile slapstick komedinin güzel bir birleşimini sunuyorlar.

İlgilisine...

21 Kasım 2015 Cumartesi

BLOOD OF THE BEASTS (Le sang des bêtes) - (1949)

BLOOD OF THE BEASTS (Le sang des bêtes)

Korku filmlerinin usta yönetmeni Georges Franju'nun yönettiği bu 20 dakikalık kısa belgeselde Paris'in dışındaki mezbahalarda yaşananları izliyoruz.

Yönetmenin çektiği bu ikinci filmde hayvanların Paris mezbahalarında hangi metotlarla, nasıl öldürüldüklerini izliyor ve mezbahada çalışan işçilerin günlük hayatlarını gözlemliyoruz.

Franju kanlı mezbaha sahnelerine geçmeden önce realist belgesel anlayışından biraz uzaklaşarak neredeyse şiirsel bir şekilde Paris'in varoşlarından görüntüler sunuyor, ardından -sürreal bir şekilde- bir çiftin öpüşmesini izliyoruz. 

Film birçok kişi için izlemesi kolay olmayan kanlı kesim sahneleri barındırıyor. Ancak yönetmen olayları hiç stilize etmeden mezbahada neler olup-bitiyorsa aynen olduğu gibi yansıtıyor. Yargılamadan, duygusallaştırmadan sadece gerçeği, olan şeyleri görüntülüyor. Kendi deyimi ile sinematik gerçekliğe ulaşmaya çabalıyor.

Ancak Franju'ya filmi neden renkli çekmediği sorulduğunda seyirciye itici geleceğini düşündüğünü (kandan dolayı) siyah-beyaz filmin kendine özgü estetiğiyle o görüntüleri seyirci için daha izlenir kıldığını belirtmiştir. Bunu izleyicilerden gelecek tepkilerden sakınıp gerçekçilikten geri adım atmak gibi düşünenler de var.

Bu arada bazılarının filmin İkinci Dünya Savaşı ve savaşta olan korkunç olaylar üzerine bir alegori olduğunu da düşündüğünü de belirtmeliyim. Ancak Franju'nun bu doğrultuda bir açıklamasını bulamadım.

Filmi youtube'da ya da Criterion Collection'dan çıkan Franju'nun başyapıtlarından biri olan Eyes Without a Face adlı filmin DVD'sinde bulabilirsiniz.

İlgilisine...

1 Kasım 2015 Pazar

GIRL SHY - (1924)

GIRL SHY

Yönetmenliğini Fred Newmayer ve Sam Taylor'un yaptığı bu sessiz filmin başrollerinde Harold Lloyd ve Jobyna Ralston var.

Harold Lloyd'un uzun zaman birlikte çalıştığı Hal Roach'dan ayrıldıktan sonra yaptığı bu ilk bağımsız filmin konusu, yine klasik bir Harold Lloyd filmi hikayesi: Kadınlara karşı çok utangaç olan fakir bir terzi çırağı (Lloyd) kendi gözlemleriyle kadınlar hakkında yazdığı bir kitabı Los Angeles'daki bir yayımcıya göstermek üzere yola çıkar. Yolda zengin bir kızla tanışır ve birbirlerine zamanla aşık olurlar. Ardından olaylar gelişir ve asıl kız ve asıl erkek birbirlerinden  talihsizce ayrılır. Yeniden bir araya gelebilecekler midir?

Lloyd'un filmleri o zamanki en büyük rakibi olan Chaplin'in filmlerinin aksine pek sosyal ve politik alt metinler içermiyorlar -genelde aynı hikaye şablonu dönüyor- ama zekice planlanmış gaglar ve tabii ki izleyiciyi diken üstünde tutan tehlikeli aksiyon sahneleri içeriyorlar. Tarzı daha çok Buster Keaton'ın tarzına yakın diyebiliriz.

Filmin son kısmı hiç durmak bilmiyor. Lloyd'un aşık olduğu kızın düğününü durdurmak için zamana karşı verdiği mücadele sinema tarihinin en uzun ve heyecanlı kovalamaca sahnelerinden birini barındırıyor. Özellikle Los Angeles sokaklarında hızla giden tramvay ve at arabası sahneleri yürekleri ağızlara getiriyor. Filmdeki at arabası sahnesinin çekildiği yerleri detaylı analiz eden bir İnternet sitesinin linkini de paylaşayım.Link Lloyd sağ elinin baş parmağı ve işaret parmağı olmamasına rağmen birçok tehlikeli sahnenin üstesinden kendi başına geliyor (filmlerinde sağ eline özel bir eldiven giyiyor). At arabası sahnesinde Lloyd'un dublörünün ismini ise maalesef henüz bulamadım; dublör gerçekten çok iyi ve ismi zikredilmeyi hak ediyor.

Bu usta aksiyon komedyenin ikonikleşmiş Safety Last filminin yanında Girl Shy, Speedy, The Milky Way ve The Freshman'ı da tavsiye ederim. Bu filmler de sizi kesmezse -beni kesmediği gibi- komedyenin en iyi kısa ve uzun metraj filmlerinin yer aldığı Harold Lloyd DVD Collection güzel bir çözüm olacaktır. Bu efsanevi komedyenle gülecek, heyecanlanacak ve güzel vakit geçireceksiniz.

İlgilisine...

25 Ekim 2015 Pazar

NYMPHOMANIAC - Chapter-4: DELIRIUM

NYMPHOMANIAC - Chapter-4: DELIRIUM


Lars von Trier'in yönettiği filmin bu bölümünde büyük hayranlık beslediği Ingmar Bergman ve Andrei Tarkovsky ile sinematik ve tematik açıdan belirgin bir şekilde bir araya geliyor, buluşuyor.

Bu bölüm siyah-beyaz... Dış mekanlar (hastane bahçesi gibi) bana Tarkovsky'nin sinematografisini(Ivan's Childhood gibi), iç mekanlar ise Bergman'ın Nykvist dönemi siyah-beyaz sinematografisini hatırlattı. Tabii sadece aydınlatma açısından; kamera kullanımı, hareketleri ve kompozisyonel açıdan değil.

Lars von Trier'in film boyunca kullandığı ağaç sembolü başlı başına Tarkovsky'e ve onun şiirsel yaşam-ölüm, "bağ" temalarına açık bir referans. Jo ve babası arasındaki ilişki ve sahneler de hep ağaçlarla çevrili. Nitekim bu bölümde de Jo hastane bahçesinde gördüğü bir ağaçtan kopardığı yaprakları ölüm döşeğindeki babasına getirir ve üzerine konuşurlar.


Ingmar Bergman'ın ölüm temaları ise (ölüm korkusu, ölümü bekleme, can çekişme gibi) bu bölümde bir hayli belirgin, hatta bölüme tamamen hakim (Bergman'ın Silence ve Cries and Whispers gibi unutulmazlar filmlerindeki gibi) diyebiliriz.

Yine Trier daha önceki filmlerinde olduğu gibi (ör: Antichrist) bireyin seksi, iç sıkıntılarından ve düşünsel acılarından kaçmak için kullanmasını -babası kötüleştikçe artarak-  Jo'nun bu bölümde girdiği cinsel ilişkilerde gösteriyor.

Filmin bu bölümü Yönetmen Kurgusu'nda yaklaşık yedi buçuk dakika daha uzun (440 sn.). Sinema versiyonunu izlemediğimden Yönetmen Kurgusuyla aralarındaki farkları yazamayacağım. Ancak movie-censorship.com sitesi bunu benim yerime yapmış, Link .

Bu arada filmin sinema versiyonunu izleyememiştik çünkü filmin (yetişkinler için yapılmış olup 18+ ibaresi alsa da) Türkiye'de (devletimizin uygun görmemiş olmasından ve devletimizin yetişkinlerin neyi izleyip neyi izleyemeyeceğine karar verebilme yetkisi olduğundan!) gösterimi yasaklanmıştı. Link

Bu bölümde Christian Slater ve Stacy Martin (film genelinde olduğu gibi) gayet iyi performanslar sergiliyorlar.

Lars von Trier yine izleyicilerini diğer birçok yönetmenin götüremediği durumlara, hayatlara, karakterlere ve diyaloglara götürüyor; tabuları yıkıyor ya da zorluyor.

İlgilisine...

imdb

4 Ekim 2015 Pazar

SWING TIME - (1936)

SWING TIME

Fred Astaire ve Ginger Rogers'ın başrollerini paylaştığı bu müzikalin yönetmen koltuğunda ise George Stevens var.

Filmin kısaca konusu: Bir kumarbaz ve dansçı olan John "Lucky" Garnett (Astaire) kendi düğününe geç kalır. Nişanlısının babasına kendini kanıtlamak için 25000 dolar kazanıp geri dönecek ve Margaret ile evlenecektir. Lucky ve arkadaşı Cardetti New York'un yolunu tutarlar. New York'ta Lucky bir dans öğretmeni olan Penny (Rogers) ile tanışır ve olaylar gelişir. Bir romantik fantezi hikayesi olan filmin senaryosunu Erwin S. Gelsey'in öyküsünden Howard Lindsay ve Allan Scott uyarlamış.

Filmde tap danstan, swinge ve balo danslarına kadar çeşitli dans rutinleri mevcut. Özellikle filmin sonlarına doğru izlediğimiz "Never Gonna Dance" sahnesindeki Astaire ve Rogers'ın dansı unutulmaz. Anlatılanlara göre Astaire bu sahnedeki dansın kusursuz icra edildiğinden emin olana kadar sahneyi 47 kez tekrar ettirmiş. Rogers'ın ayakları şişip, kanasa da sonuna kadar partnerine eşlik etmiş.

Bir de Hermes Pan'ın kareografisini yaptığı ve En İyi Dans Yönetimi Oscar'ına (artık günümüzde olmayan bir kategori) aday olduğu "Bojangles of Harlem" dans rutini var. Fred Astaire'in kendisine ait üç gölgeyle yaptığı dans bir hayli sinematik. Yalnız bu sahnede Astaire bir siyahı canlandırdığı için yüzünü siyaha boyaması günümüzün politik doğrucu kesimleri tarafından eleştirilebiliyor. Bu tarz sahnelerin o yıllarda ve sonrasında filmlerde birçok örneği var. [En azından Warner Bros. Disney gibi bu sahneleri çıkararak tarihi değiştirmeye çalışmamış. Bahsettiğim olay: Disney'in Fantasia adlı klasik animasyon filminin DVD baskısında Sunflower adlı siyahi karakterin yansıtılışının günümüzde ırkçı ya da negatif görülebilir diye filmden çıkartılmış olmasıdır (en azından sinema tarihi açısından bir de filmin kesilmemiş versiyonunu çıkarsalardı). Kısaca Warner Bros. bu konuda daha duyarlı ve kendi çizgi filmlerinde de sansüre gitmiyor, sadece çizgi filmin başında kısa bir uyarı yazısı beliriyor o kadar. Neyse, konumuza geri dönelim...]

Filmin bestelerini Jerome Kern yaparken şarkı sözlerini ise Dorothy Fields yazmış. Özellikle artık bir klasik olan ve o yıl En İyi Şarkı Oscar'ını kazanan "The Way You Look Tonight" adlı şarkı filmin lokomotif şarkısı diyebiliriz.

Kısaca: Yardımcı oyuncular Victor Moore (Cardetti) ve Helen Broderick (Mabel) de rollerinde gayet başarılılar. Filmin sanat yönetmeni -bu filmden önce iki Astaire-Rogers filminde En İyi Sanat Yönetmeni Oscar'ına aday olan- Van Nest Polglase ve kanımca yine iyi bir iş çıkarmış. Sinematograf koltuğunda ise dönemin ünlü müzikallerine imza atmış olan David Abel var. Kostüm tasarımları ise (özellikle Rogers'ın elbiseleri) Bernard Newman'a ait.

Swing Time Astaire-Rogers'ın birlikte rol aldıkları dokuz müzikalin beşincisi ve ikilinin en iyi filmlerinden biri.

İlgilisine...

imdb