2 Mayıs 2016 Pazartesi

DAY FOR NIGHT (La nuit américaine) - (1973)

DAY for NIGHT   (La nuit américaine)

François Truffaut'un içindeki sinema sevgisini önceki filmlerine nazaran daha da belirgin bir şekilde ortaya koyduğu bu filminin başrollerinde Jacqueline Bisset, Jean-Pierre Leaud, Valentina Cortese, Jean-Pierre Aumont ve yönetmen Ferrand rolünde François Truffaut var.

Valentina Cortese'in başı çektiği profesyonel oyuncular gayet iyi performanslar sergiliyorlar. Truffaut yardımcı karakterlerin bazılarını profesyonel aktörler arasından bazılarını da set ekibi çalışanlarının arasından seçmiş.

Filmin senaryosunu François Truffaut, uzun zaman birlikte çalıştığı dostları Suzanne Schiffman ve Jean-Louis Richard ile birlikte yazmış.

Film içinde bir film olan Day for Night, bir film ekibinin filmin ilk çekim gününden son çekim gününe kadar yaşadıkları olayları, karakterlerin içsel ve dışsal çatışmalarını ve duygu durumlarını sergiliyor. Ve tüm bunlar bir film setinin merkezinde ya da yörüngesinde yaşanıyor.

Sinema sanatı ve film yapımı üzerine birçok özlü sözü barındıran filmin ismi de teknik bir sinema jargonundan geliyor. Amerikalıların gece sahnelerini gündüz çekmek için geliştirdiği kamera filtresiyle çekim yapmaya jargonda Day for Night ya da Fransızca ifadesiyle La nuit américaine (Amerikan gecesi) deniyor.

Film Truffaut'un sinema sevgisini, sinemaya bakışını yansıtırken aynı zamanda onun sinema çalışanlarına, oyunculara, sinemasını şekillendiren yönetmenlere ve elbette -değişmeyen bir Truffaut teması olarak- kadınlara karşı olan sevgi ve hayranlığını da yansıtıyor.

Tabii filmi beğenmeyenler de olmuş. Mesela, Truffaut'un bu filmdeki yaklaşımını beğenmeyen Goddard'ın Truffaut'a sert bir üslupla yazdığı eleştirel mektup sonrası ikilinin girdiği "mektup kavgası" sonucunda iki eski dostun araları açılmış ve sonrasında da düzelmemiş.

Yönetmenlerin sinemaya olan sevgilerini yine sinemayla, filmle yansıtmaları gayet doğal bir yaklaşım. Bu filmin öncesinde de sonrasında da nicesi çekildi ve çekilecek. Ve özellikle sinema yapma, film çekme aşkıyla yanıp fırsat bulamayanların bu filmleri daha da bir heyecanla ve imrenerek izlediğini ve izleyeceğini de belirtmeliyim; kendimden biliyorum.

Dört dalda (En İyi Yönetmen, Senaryo, Yardımcı Oyuncu ve Yabancı Film) Oscar'a aday olan film törenden En İyi Yabancı Film Oscar'ını alarak ayrılmış. Kurgusunun ise es geçildiğini düşünüyorum.

İlgilisine...

DODES'KA-DEN (Dodesukaden) - (1970)

Kurosawa'nın kendi resimlerinden yapılan DVD kapağı.
DODES'KA-DEN

Akira Kurosawa'nın yönettiği filmin senaryosunu Shugoro Yamamoto'nun Kisetsu no nai machi (The Town without Seasons) adlı kitabından Akira Kurosawa, Hideo Oguni ve Shinobu Hashimoto uyarlamış.

Filmde Tokyo'nun varoşlarından bir çok karakterin hikayesini izliyoruz.

Bu arada filmin ismi -filmdeki ilk karakter tramvay kullandığını hayal eden bir çocuk- Japonca tramvay sesinin taklidinden geliyor.

Film Kurosawa'nın ilk renkli filmi ve usta yönetmen -biraz masalsı ve fantezi olan filminde- canlı renkleri bir hayli kullanmış. Filmin görüntü yönetmenleri ileride Ran ile Oscar'a aday olacak olan Takao Saito ve Yasumichi Fukuzawa.



Kurosawa değişen Japon sineması ve ekonomisi nedeniyle filmi ancak beş yıl içinde finanse edebilmiş. Eskiden ortalama bir ya da iki yılda bir, hatta bazen yılda iki film yapabilen usta yönetmene Red Beard'dan sonraki bu beş yıllık ara çok uzun ve ağır gelmiş. Öyle ki Kurosawa'nın Dodes'ka-Den'in çekeceği ilk sahnesinde motor derken sesinin titrediği ve duygusallaştığı setten anlatılanlar arasında.

Filmi Toho stüdyoları ile Kurosawa'nın diğer önemli yönetmenlerle kurduğu -Masaki Kobayashi, Keisuke Kinoshita ve Kon Ichikawa- Shiki no kai (The Four Horseman Club) adlı şirket finanse etmiş.

Film, En İyi Yabancı Film Oscar'ına aday olsa da maalesef gişede zarar edip zaten depresif bir durumda olan Kurosawa'yı intihar teşebbüsüne götüren sebeplerden de biri olmuş. Bu olayın ardından usta yönetmenin sinemaya dönmesi ve Dersu Uzala'yı yapması ise yine sıkıntılı bir beş yılını alacaktır.

Dodes'ka-den canlı renklerle sarılmış masalsı bir dünyada geçen duygusal, acı ve gerçekçi bir yolculuk filmi.

İlgilisine...

imdb 

4 Nisan 2016 Pazartesi

NIGHT AND THE CITY - (1950)

NIGHT and the CITY

Yönetmenliğini Jules Dassin'in yaptığı bu klasikleşmiş noir filminin başrollerinde Richard Widmark ve Gene Tierney var. Yan rollerde ise harika oyunculuklar sergileyen Googie Withers ve Francis L. Sullivan var. Ayrıca hiç oyunculuk tecrübesi olmamasına rağmen eski bir güreş şampiyonu olan Stanislaus Zbyszko'nun performansı da hafızalara kazınıyor.

Filmin senaryosunu Gerald Kersh'ün aynı adlı romanından Jo Eisinger uyarlamış.

Harry Fabian (Widmark) gece kulüplerine müşteri bulup gönderen usta bir üçkâğıtçıdır. Burnu fırsatların kokusunu alsa da yeterince parası yoktur ve başı da beladan kurtulmamaktadır. Bir gece kulübünde çalışan sevgilisi Mary (Tierney) onu bu hayattan vazgeçirmek istese de beceremez. Bir gece Harry'nin karşısına ona 'biri' olma fırsatını verecek, onu zengin edip, 'büyük' adam yapacak bir fırsat çıkar. Ama bunu gerçekleştirmek için sermayeye ihtiyacı olacaktır.  Harry para aramaya başlar...

Yönetmen Jules Dassin politik görüşlerinden ötürü McCarthy döneminde Hollywood'un kara listesine girince Fox Stüdyosu'nun efsane şeflerinden Darryl Zanuck, Dassin'e Amerika'dan uzakta Londra'da çekmesi için Night and the City'i verir. Çekimlere başlamak için zaman kısıtlı olduğundan Dassin senaryonun uyarlandığı kitabı dahi okuyamaz.

Filmin iki versiyonu var: Birincisi 96 dakika süren ve Franz Waxman bestelerini içeren Amerikan versiyonu; diğeri ise 101 dakika süren ve Benjamin Frankel'in bestelerini içeren İngiltere versiyonu. Jules Dassin kara listeye alındığından filmin hazırlanan bu iki kurgusuna da müdahale etmesine izin verilmemiş. Dassin daha sonra verdiği bir röportajda Amerikan versiyonunun kendi aklındaki versiyona daha yakın olduğunu belirtmiş. Bence de Amerikan versiyonu İngiliz versiyonundan daha iyi olmuş. Ancak İngiliz versiyonunda Amerikan versiyonunda olmayan akıllardaki bazı soru işaretlerini gideren kısa sahneler mevcut. Ama yine de Amerikan versiyonunu kurgu ve müzik açısından daha iyi buldum. Ayrıca kullanılan alternatif sahneler (örneğin; filmin açılışındaki Mary ile olan sahne ve filmin final sahnesi) İngiliz versiyonuna göre daha karanlık, sert ve umutsuz.

Night and the City, sürekli hayallerini kovalayıp tam onlara kavuşmak üzereyken kaybedenlerin filmi.

İlgilisine...

THE TRAIN - (1964)

THE TRAIN

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

John Frankenheimer'ın yönettiği filmin başrollerinde Burt Lancaster, Paul Scofield ve Jeanne Moreau var.

Filmin senaryosunu -bir müze müdürü ve Fransız direnişinin bir üyesi olan- Rose Valland'ın Le Front de l'art adlı kitabından Franklin Coen ve Frank Davis uyarlamış.

En İyi Uyarlama Senaryo Oscar'ına aday gösterilen filmin hikâyesi özetle şöyle: 2.Dünya Savaşı'nın sonu yaklaşırken Naziler Fransa'yı yavaş yavaş terk etmektedirler. Sanata düşkün Albay Von Waldheim (Scofield) Fransa'da bulunan en değerli tabloları trenle Almanya'ya kaçırmaya karar verir. Bunu öğrenen Fransız Demiryolları içinde çalışan direnişçiler trenin Fransa'nın dışına çıkmasını engellemeye çalışırlar.

Filmin ilk yönetmeni Arthur Penn çekimlerin ilk gününden sonra Lancaster'ın arzuladığı gibi aksiyona odaklanmayınca ve bu hususta Lancaster ile anlaşamayınca yönetmenlik görevinden alınmış ve yerine John Frankenheimer getirilmiş.

Filmde John Frankenheimer en iyi işlerinden birini ortaya koyuyor. Gerilim yaratmaktaki ustalığı, mizansenleri, sahneleri görsel olarak inşa etmesi (Lancaster'ın filmin son 28 dakikasında hiç repliği yok), zoom lensi incelikli kullanmasıyla, uzun takip(tracking) çekimleriyle, oyuncu yönetimiyle, ve de özellikle kurgusuyla filmi unutulmaz bir epik hâline getirmiş.

Filmin görüntü yönetmenleri Walter Wottitz ve Jean Tournier. Walter Wottitz bir yıl önce En İyi Görüntü Yönetmeni Oscar'ını kazandığı (yine bir savaş filmi olan) The Longest Day'den kazandığı birçok tecrübeyi bu filme de yansıtmış görünüyor.

Burt Lancaster'ın filmdeki performansı gayet iyi. Aksiyon dolu bu filmin çekimleri sırasında Lancaster'ın 50 yaşına basmış olmasına rağmen birçok tehlikeli sahneyi -trenden atlama, merdivenleri kayarak inme, duvarlardan atlama vs.- dublörsüz gerçekleştirdiğini de belirtmeliyim. Anlatılanlara göre çekimlerde Lancaster ve kamera ekibi birçok kez ölümcül olabilecek kazalardan kurtulmuşlar. Paul Scofield ve Jeanne Moreau'nun yanı sıra diğer yardımcı oyuncular da rollerinde gayet iyiler.

Yakın zamanda George Clooney, yönettiği The Monuments Men adlı filminde benzer bir konuyu işlemişti. İki filmde, insanların sanat eserleri için hayatlarını tehlikeye atmalarını milliyetçilik ve ideallerle anlamlandırmaya çabalıyor. Ancak bu konuda Burt Lancaster'in karakteri Labiche'nin sinik görüşüne katılıyorum ve sanat eserlerinin çok önemli olduğunu ama insan hayatından daha önemli olmadıklarını düşünüyorum. Filmde o tablolar için o kadar insan öldü ki sayamadım. Sonuçta dünyanın birçok ülkesindeki müzelerde -kaçakçılıkla ya da savaş zamanlarındaki karışıklıklarda- diğer ülkelerden kaçırılmış birçok sanat eseri mevcut. Sanat eserleri başka ülkelerde de olsa var olmaya, sergilenmeye ve insanlığa katkılarına devam ediyorlar; ama ölen o insanlar değil.

The Train soluksuz bir aksiyon ve gerilim sunuyor, ve bence türünün en iyilerinden.

İlgilisine...

1 Mart 2016 Salı

THE LAST COMMAND - (1928)

THE LAST COMMAND

Yönetmenliğini Josef von Sternberg'in yaptığı bu sessiz melodramanın başrolünde -etkileyici bir performans sergileyen- Emil Jannings var. Ayrıca yardımcı rollerde Evelyn Brent ve William Powell da akılda kalıcı oyunculuklar sergiliyorlar.

Hikayesinin çıkış noktasını ya da esinini gerçek bir kişi olan General Lodijensky'nin hayatından alan filmin konusu şöyle: Yıl 1928. Çar'ın kuzeni ve Çarlık Rusya'sının eski bir generali olan Sergious Alexander Bolşevik devrimi sonrasında Rusya'dan kaçmış ve Hollywood'a gelmiştir. Artık yaşlanmış ve çökmüş olan Sergious, Hollywood'da figüranlık yaparak geçimini sağlamaktadır. Bir gün yeni filmi için oyuncular arayan film yönetmeni Lev Andreyev, Sergious'un fotoğrafını gördüğünde donup kalır. Fotoğraftaki adama tanıdık gözlerle bakar ve ona general rolünü verir. Bunun sebebini ve Sergious Alexander'ın geçmişte başına gelenleri uzun bir flashback içinde izleyerek öğreniriz.

Emil Jannings bu filmdeki performansıyla Amerikan Film Akademisi'nin düzenlediği ilk Oscar töreninde En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanmış.

Josef von Sternberg'in hikayeyle motive edilmiş kamera hareketleri, duyguları ortaya koyan ekspresyonist kurgusu, özenli setleri, minyatürleri, aydınlatması, sembolizmi ve mizanseniyle filmi unutulmaz kılıyor. Sternberg'in resme olan tutkusu kompozisyonlarına yansıyor; her zamanki gibi yönetmenin özenli kompozisyonlarını izliyoruz.

İlgilisine...

PAPER MOON - (1973)

PAPER MOON

Yönetmenliğini Peter Bogdanovich'in yaptığı filmin başrollerinde Ryan O'Neal ve Tatum O'Neal var.

Filmin senaryosunu Joe David Brown'un Addie Pray adlı romanından usta senarist Alvin Sargent (Julia, Ordinary People) uyarlamış.

Klasik bir yol filmi olan film Amerika'daki ekonomik çöküşün olduğu Büyük Depresyon döneminde geçiyor. Film Addie'nin (Tatum O'Neal) annesinin cenazesiyle açılıyor. Cenazeye gelen az sayıdaki insanın arasında Addie'nin eski bir sevgilisi olan Moses (Ryan O'Neal) da vardır. Rahip ve yanındakiler Moses'dan kasabada kimsesi olmayan Addie'yi St. Joseph'deki teyzesine götürmesini rica ederler. Moses isteksiz de olsa bunu kabul eder. Addie, Moses'ın babası olduğundan şüphelenirken bir süre sonra Moses'ın bir dolandırıcı olduğunu anlar. Addie'nin dolandırıcılık işinde Moses'a katılmasıyla birlikte ikilinin başından birçok macera geçer.

Bogdanovich The Last Picture Show'da olduğu gibi bu filmde de oyuncularından iyi performanslar almasını biliyor ve görsel açıdan uzun kesintisiz sahneleriyle - iyi planlanmış mizansen ve kamera hareketleriyle- ve özenli kurgusuyla filme imzasını atıyor.

Filmin tüm oyuncuları çok iyi performanslar sergiliyorlar. Ryan O'Neal kariyerinin en iyi ve farklı performanslarından birine imza atarken başrolü paylaştığı kızı Tatum O'Neal da sergilediği oyunculukla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ını alan en genç(10 yaşında ve ilk oyunculuk deneyimi) aktris olmuş. Gerçekten de izlerken gözünüzü ondan alamıyorsunuz. Ama bunu sağlamak kolay olmamış; yönetmen Bogdanovich, Tatum'dan böylesine doğal bir oyunculuk almak için bazen 50 tekrar yaptığını belirtiyor. Bu arada Trixie rolündeki Madeline Kahn'ın -kısa ekran süresine rağmen- sergilediği içten ve akılda kalıcı oyunculuğa da değinmeden geçmeyeyim.

Siyah-beyaz filmin sinematografisi büyük ustalardan Laszlo Kovacs'a ait. Kovacs filmde gölgeleri özenle kullanıyor/yerleştiriyor. Özellikle otel odalarındaki sahnelerin kontrastı yüksek ama güzel ve etkili. Bogdanovich'in tercih ettiği kesintisiz uzun sahnelerin çekimlerini ve deep focus'u da başarıyla sağlıyor. Ayrıca dış sahnelerde -Orson Welles'in tavsiyesiyle- kamerada kırmızı filtre kullanarak (siyah-beyaz filmde kontrastı arttırıp gökyüzünü koyulaştırır) film için aradığı o özel, filme spesifik görünümü/görselliği bulmuş.

Paper Moon barındırdığı başarılı oyunculuklarla, özenli yönetimiyle ve sinematografisiyle gerçekten iyi, eğlenceli ve samimi bir film.

İlgilisine...

imdb

1 Şubat 2016 Pazartesi

MARKETA LAZAROVA - (1967)

MARKETA LAZAROVA

Yönetmenliğini Frantisek Vlacil'in yaptığı bu tarihi filmin senaryosunu Vladislav Vancura'nın aynı adlı romanından Frantisek Vlacil ve Frantisek Pavlicek uyarlamış.

Orta çağlarda Hristiyanlar ve Paganların arasında çatışmaların sürdüğü zamanlar... Zaman zaman soygunculukla geçinen bir şövalye grubunun lideri olan Kozlik'in oğlu Mikolas komşuları olan Hristiyan toprak ağası Lazar ve adamları tarafından dövülür. Mikolas intikam almak için Lazar'ın köyünü adamlarıyla basar. Mikolas ve adamları Lazar'ın akli dengesi bozuk oğlunu öldürür, Lazar'ı köyün kapısına çarmıha gerer gibi çivilerler ve Lazar'ın kızı Marketa'yı da kaçırırlar. Filmin ikinci bölümünde gaddar bir şekilde başlayan Marketa ve Mikolas'ın ilişkisi gelişirken bir yandan da birçok yan hikaye izleriz.

Yönetmen Vlacil filmin açılışında Anlatıcı'nın belirttiği gibi hikâyeyi biraz "rastgele", sırasız bir kurguyla anlatıyor gibi görünse de tüm sahneler dramatik açıdan birbiriyle bağlantılı. Film şiirsel, deneysel ve yer yer de halüsinatik bir havaya bürünüyor.

Marketa karakterini Magda Vasaryova canlandırıyor. Kariyerinin ilk uzun metraj rolünde gayet başarılı; sadece kocaman gözleriyle bile karakterinin hislerini yansıtabiliyor. Mikolas rolünde ise nispeten daha tecrübeli olan Frantisek Velecky var.

Filmin siyah-beyaz sinematografisi - kompozisyonlarıyla, zoom lenslerin kullanımıyla, aydınlatmasıyla...- hayranlık uyandırıyor. Filmin görüntü yönetmeni Bedrich Bat'ka.

Ayrıca filmin kostüm tasarımı da bir hayli özenli ve detaylı. Filmin kostüm tasarımcısı -Milos Forman'ın Amedeus filmiyle En İyi Kostüm Oscar'ı kazanan- Theodor Pistek.

Filmi Criterion Collection'dan çıkan blu-ray baskısından izleme fırsatım oldu. Filmin 4K çözünürlükte taranarak restore edilmiş dijital master'ından yapılan 1080p görüntü transferi gerçekten çok başarılı. Açıkçası günümüzde çekilen birçok film -neredeyse 50 yıllık olan- bu filmden daha iyi görünmüyor.

Filmin ses tasarımı gayet iyi olsa da maalesef filmin diyalogları sette kayıt edilmemiş. Sonradan yapılan dublajı da biraz özensiz; replikler ve dudaklar senkronize değil. Bu durum zaman zaman izleyicinin dikkatini dağıtıp, konsantresini bozuyor.

Film 1998'de Çek film eleştirmenleri tarafından yapılan oylamada tüm zamanların en iyi Çek filmi seçilmiş.

İlgilisine...

imdb


ANONYMOUS - (2011) - SİNEMATOGRAFİSİ ÜZERİNE...

ANONYMOUS - SİNEMATOGRAFİK AÇIDAN KISA NOTLAR

Yönetmenliğini Roland Emmerich'in yaptığı bir fantezi politik komplo teorisini barındıran filmin görüntü yönetmeni Anna J. Foerster.

Film tamamı dijital Arri Alexa kamera ile çekilen ilk uzun metraj film. Aynı zamanda görüntü yönetmeni Foerster'ın da dijital olarak çektiği ilk uzun metraj film.

Anna Foerster lens olarak Arri/Zeiss Master Prime lensleri ve yine Arri'nin LWZ-1 zoom lensini (15.5-45mm T2.6) tercih etmiş.

Emmerich ve Foerster ilham olarak Johannes Vermeer'in puslu, gün ışığı ile aydınlanan resimlerini; Georges de La Tour'un mum ışığıyla aydınlanan kanvaslarını ve Elizabeth dönemi Tudor portrelerini almışlar.



Filmde Elizabeth ve Oxford'un katıldığı balo sahnesi için çift fitilli 300'den fazla balmumundan yapılmış mum kullanılmış. Ortaya gerçekten de görsel açıdan otantik ve etkileyici bir sahne çıkmış. Ama bu arada belirtmeliyim ki mumlardan ortaya çıkan duman set ekibinin nefes almasını zorlaştırırken dumanın difüzyon etkisi görüntü yönetmeni Foerster'i görsel anlamda memnun etmiş. Çünkü duman bir yandan dijital kameranın ve modern lenslerin keskinliğini(sharpness) azaltırken bir yandan da esinlendikleri tablolardaki o puslu atmosferi yaratmalarına olanak sağlamış. Foerster keskinliği azaltmak için lens üzerinde difüzyon filtreleri kullanmamış; onun yerine sis makinesi kullanarak ortamın atmosferini difüze etmiş ve elbette yine Elizabeth dönemi tablolarındaki gibi otantik puslu bir görüntü elde etmiş.



Filmin hikâyesi uzun dönemlere yayılıyor. Foerster her döneme farklı bir görsel yaklaşım getirmiş. Örneğin: hikâyenin başlarındaki (kronolojik açıdan/flashbackler de diyebiliriz) sahnelerde canlı ve parlak renkler kullanılmış, Elizabeth ve Oxford'u çevrelerinden yalıtmak için telefoto lensler tercih edilmiş; kamera ise akıcı bir şekilde hareket ediyor. Ancak hikâyenin "şimdiki" zamanında görüntüye soğuk renkler hakim, kamera daha çok sabit duruyor ve geniş açı lensler kullanılmış.

Foerster tüm gece sahnelerini 1280 ASA'da T2.8'de; gündüz iç mekanları ise 800 ASA'da T4.5-T5.6 arasında çekmiş.

Gerçekten de yönetmen Emmerich ve sinematograf Foerster esinlendikleri ressamların resimlerindeki gibi bir aydınlatmayı filme aktarabilmişler. Eğer sinematografi ve aydınlatma ile ilgileniyorsanız bence filme bir göz atmalısınız. İlgilisine... 


Kaynak: ASC Magazine (Eylül 2011)

1 Ocak 2016 Cuma

SWEET AND LOWDOWN - (1999)

SWEET and LOWDOWN

Woody Allen'ın yazıp yönettiği filmin başrollerinde Sean Penn ve Samantha Morton var.

1930'lu yıllarda geçen filmde kendini Django Reinhardt'dan sonra dünyanın en iyi ikinci gitaristi olarak kabul eden Emmet Ray'in maceralarını izliyoruz.

Wood Allen hayali karakteri Emmet Ray üzerine "uzmanlarla ve kendisiyle" yapılan röportajları filme yerleştirerek bir belgesel, bir mockumentary havası yaratıyor (daha önce Zelig adlı filminde de bunu yapmıştı. Ama tabii o film neredeyse komple bir belgesel havasındaydı).

Bence filmde Sean Penn kariyerinin en iyi oyunculuklarından birini sergiliyor. Yine aynı şekilde Samantha Morton da Emmet Ray'in tanışıp zamanla sevdiği ama bağlanamadığı dilsiz Hattie rolünde ince, dokunaklı bir performans sergiliyor. İki oyuncu da performanslarıyla Oscar'a aday olmuştu.

Bu arada Woody Allen filmdeki ana karakterleriyle ve bazı sahnelerde hayranı olduğu Fellini'nin La Strada adlı filmine selamlar göndermeyi de ihmal etmiyor.

İyi senaryo, iyi oyunculuklar ve güzel müziklerle dolu bir Woody Allen filmi...

İlgilisine...

imdb

CAPTAIN BLOOD - (1935)

CAPTAIN BLOOD

Yönetmenliğini Michael Curtiz'in yaptığı bu swashbuckle macera filminin başrollerinde Errol Flynn ve Olivia De Havilland var.

Filmin senaryosunu Rafael Sabatini'nin aynı adlı macera romanından Casey Robinson uyarlamış.

Doktor Peter Blood, İngiltere'de Kral II. James'e karşı düzenlenen isyanda isyancılardan birini tedavi ederken gözaltına alınır ve ihanetten idama mahkum edilir. Ancak karar değişir ve köle olarak satılmak üzere -diğer isyancılarla birlikte- Port Royal'e gönderilir. 

Port Royal'de Arabella tarafından satın alınan Peter zamanını doktorluk yaparak geçirirken bir yandan da özgürlük hayalleri kurmaktadır. Tabii bu sırada Arabella ile aralarında da bir aşk filizlenmeye başlar. Sonunda Blood ve arkadaşlarının beklediği kaçış fırsatı önlerine gelir. Şehre saldıran bir İspanyol korsan gemisini ele geçirirler ve kaçarlar. Artık Karayipler'de korsanlık yapacaklardır. Doktor Blood, Korsan Kaptan Blood'a dönüşür ve maceraları başlar...

Michael Curtiz'in hikâyesini anlatışına göre motive ettiği kamera hareketleri (ki kamerası çoğu zaman yerinde durmuyor) klasik kompozisyonları, gölgeleri kullanışı, sessiz sinema döneminin mirasını taşıyan Curtiz'in görsel sinematik anlayışını ortaya koyarken bu aksiyon filmine de çok şey kazandırıyor. Curtiz'in teknikleri kendinden sonra bir çok yönetmeni görsel açıdan etkilemiş (Steven Spielberg gibi).

Curtiz'in filmde kullandığı kamera hareketlerinden birine örnek vermek gerekirse geminin sallandığı etkisini yaratmak ya da geminin sallanışını daha da kuvvetlendirmek için kullandığı basit ama etkili tekniği verebiliriz: Kamera karaktere yavaşça yaklaşıyor (dolly-in) ve yavaşça uzaklaşıyor (dolly-out); özellikle yakın çekimlerde bu teknik daha etkili. Örnek olarak: Arabella (Olivia de Havilland) ve Lord Willoughby (Henry Stephenson)'nin (Captain Blood'un gemisinde iken) yemek masasında konuştukları sahneyi ya da daha sonraki sahnelerde Captain Blood'un (Flynn) güvertede adamlarına konuştuğu sahneyi verebilirim.

Filmin görüntü yönetmenleri iki büyük usta: Hal Mohr (A Midsummer Night's Dream, Phantom of the Opera) ve Ernest Haller (Jezebel, Gone with the Wind).

Filmin finalindeki deniz savaşı sahnesi zamanına göre bir hayli etkileyici. Minyatür çekimleri, set çekimleri, gerçek lokasyonda yapılan çekimler ve 1924'de Frank Lloyd tarafından çekilen The Sea Hawk adlı filmden alınan görüntüler kurguda çok güzel bir şekilde harmanlanmış.

Beş dalda Oscar'a (En İyi Film, Yönetmen, Senaryo, Ses, Müzik) aday olan film törenden eli boş dönse de oyuncuları Errol Flynn'i ve Olivia De Havilland'ı yıldız seviyesine taşımış. Filmin ardından ikili sekiz filmde daha birlikte çalışmışlar. Yönetmen Curtiz ve Flynn ise toplamda 12 filmde birlikte çalışmışlar (Robin Hood, The Sea Hawk'ın yeniden yapımı ve Dodge City gibi...).

İlgilisine...