1 Ocak 2017 Pazar

HIGH NOON - (1952)

HIGH NOON

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Yönetmenliğini Fred Zinnemann'ın yaptığı politik alt metinli bu klasikleşmiş western filminin başrollerinde Gary Cooper, Grace Kelly ve Katy Jurado var.

Şerif(marshal) Will Kane evlendiği gün balayına gitmeden hemen önce idama mahkûm edilmiş olan azılı suçlu Frank Miller'ın hukuki açıklardan yararlanarak af edilip, serbest bırakıldığını ve öğlende kasabaya ulaşacak trenle gelmek üzere olduğunu haber alır. Will, Frank Miller'ı yakalayıp hapse atan kişidir. İntikam almaya yemin etmiş olan Frank Miller'ın ise tek bir amacı vardır: Şerif Will Kane'i öldürmek.

Gary Cooper filmde kariyerinin en iyi oyunculuklarından birine imza atıyor. Cooper karakterinin duygularını daha çok göz-yüz ifadeleriyle ve beden diliyle yansıtıyor. Ve bu kanımca Gary Cooper'ın performansını daha etkili kılıyor.

Katy Jurado ise güçlü ve akıllı bir iş kadını olan Helen Ramirez'i canlandırıyor. Ramirez daha önce filmin kötü adamı Frank Miller'ın daha sonra da Will Kane'in aşığı olmuştur. Bu arada izleyici olarak Helen ile Will Kane tam olarak neden ayrıldıklarını bilemiyoruz ama aralarında hâlâ bir çekim olduğu ortada ve Helen, Will'i Amy'e göre daha iyi anlıyor gibi görünüyor. Katy Jurado sergilediği oyunculukla Altın Küre Ödülünü kazanmış ve bu ödülü alan ilk Meksika'lı oyuncu olarak tarihe geçmiş.

Grace Kelly -oynadığı ilk uzun metraj film olmasına rağmen- babası ve ağabeyini silahlı çatışmada kaybetmiş, dindar(Quaker), silahları sevmeyen bir pasifist olan Amy Fowler rolünde iyi bir oyunculuk sergiliyor. Belki de Will'in Helen Ramirez yerine Amy'i seçmesinin nedeni Amy'nin gençliğinden gelen o masumiyeti ve onun temsil ettiği silahsız, yıkımsız bir dünya arzusu olabilir.

Llyod Bridges'ın performansını, filmin final bölümünde arzı endam eden Frank Miller rolündeki Ian MacDonald'ı ve filmde tek diyaloğu olmamasına rağmen tehditkar görünümü ile hafızalarda iz bırakan genç Lee Van Cleef'i de unutmayalım.

Filmin senaryosunu yapımcı Stanley Kramer ile çalışan senarist Carl Foreman 40'lı yılların sonunda tasarlamaya başlar. Foreman yazdığı tretmanın John W. Cunningham'ın bir dergide yayınlanan The Tin Star adlı öyküsüyle benzerliklerini görünce bir sorun çıkmaması için öykünün film haklarını satın alır(not: Bazı yerlerde yapımcı Stanley Kramer'ın öykünün film haklarını satın aldığı belirtiliyor).

Film -özellikle sonu- stüdyolar tarafından karanlık ve sinik bulunduğundan bağımsız bir proje olarak ilerler. Ayrıca Gary Cooper'ın canlandırdığı şerif Will Kane karakteri Hollywood'un western filmlerinde genel olarak sunduğu güçlü, korkusuz, idealist, maço kahraman tipine zıt olarak kırılgan, korkan ve çaresizliğe düşen bir karakter olarak vurgulanmış. Bir de bunların yanı sıra Will Kane kiliseye uğramayan inançsız biridir. Hatta dindar karısıyla evlenirken bile töreni kilisede rahip huzurunda değil de ofisinde bir hakimin önünde yapar. Bu da muhafazakar Amerikalıların western filmlerinde görmeye alışık olmadıkları bir şey. Dolayısıyla stüdyolar projeyi riskli görmüşler.

Senarist Carl Foreman prodüksiyon sırasında eskiden komünist partiye üye olduğu için Amerika Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi tarafından sorgulanır ve Hollywood tarafından kara listeye alınır. Hatta filmin jeneriğinden Foreman'ın adının çıkarılması için baskı yapılır. Ama Gary Cooper böyle bir şey olursa filmi yarıda bırakacağını söyler. Bunun üzerine Carl Foreman'ın adı jenerikte kalır. Ancak Stanley Kramer Carl Foreman'ın adını jenerikteki yapımcı titresinden çıkartır. [Filmden sonra İngiltere'ye yerleşen Carl Foreman orada Michale Wilson ile Bridge of River Kwaii'nin uyarlama senaryosunu yazarlar. Ama ikisi de kara listede olduklarından jenerikte adları geçmez. Filmin senaryosu Oscar'ı kazandığında Akademi Oscar ödülünü kitabın yazarı ve senaryonun Fransızca versiyonunu yazan Pierre Boulle'e verirler. 1984 yılında Foreman ve Wilson öldükten sonra Hollywood bir iç hesaplaşmadan sonra onlara haklarını iade eder ve isimleri filmin jeneriğine yazılır.]

Filmin alt metninde Foreman'ın o dönemde Amerika'da yaşanan komünizm korkusu paranoyasından ötürü insanların komite önlerine çıkarılmalarını, arkadaşlarının isimlerini vermeye zorlanmalarını, kara listeye alınmalarını ve bu olaylarda dostların birbirlerine sırt çevirmelerini de yansıttığını düşünüyorum.

Film doğal olarak Hollywood'un sağ kanadından tepkiler almış. Hatta John Wayne ve Howard Hawks 1959'da Rio Bravo'yu sırf bu filme tepki olsun diye yaptıklarını söylerler. John Wayne 1971'de High Noon için, 'Hayatımda gördüğüm en Amerikan olmayan şey' ifadesini kullanmış(Link). Hawks ise filmdeki şerifin korkmasına, etrafından yardım istemesine ve karısının yardımıyla kurtulmasına bozulmuş. Gary Cooper'da John Wayne gibi bir Cumhuriyetçi olsa da Cooper'ın bu konuda arkadaşlarına göre çok daha açık görüşlü biri olduğunu düşünüyorum. Hele Amerika Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesine karşı tutumu tamamen farklı. Bu arada ilginç bir anekdot olarak John Wayne filmi beğenmese de, filmdeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanan Gary Cooper törende olmadığı için ödülü Cooper'ın yerine alır ve arkadaşı Cooper için övücü bir konuşma yapar. Link

Filmin yönetmeni Fred Zinnemann filmin düşük bütçesine rağmen filmi tecrübesi ve yeteneğiyle başarıyla kotarıyor. Sade ama özenli çekimleri, dışa vurumcu kamera hareketleri ve elbette kurgusuyla filme çok şey katıyor. Elde ettiği başarıyla, onun için bir stüdyo yöneticisinin sarf ettiği "Avusturyalı bir yahudi western çekmekten ne anlar!" lafını o yöneticiye yedirmiş olmalı.

Filmin görüntüleri de klasik western filmlerinin aksine geniş vista çekimler, uçsuz bucaksız topraklar, etkileyici doğa görüntüleri ve bulutlu gökyüzleri barındırmıyor. Gökyüzü neredeyse hep beyaz ve bu izleyici üzerinde hava çok sıcak etkisi uyandırıyor. Ki filmde tüm oyuncular - kadın oyuncular hariç- hep terli görünüyor. Tüm bunlar yönetmenin filmde yaratmak istediği gergin atmosfer için. Filmin görüntü yönetmeni Floyd Crosby bunu elde edebilmek için gökyüzünü filtresiz çekmiş ve filmin baskısını alırken film baskı makinesinin parlaklık ayarını normalin üzerinde ayarlamış.



Filmin kurgusu ritim hususunda ve tansiyon yaratmada bir ders niteliğinde. Saatin, saat seslerinin, rayların, bekleme anlarının vs. tansiyonu arttırmakta kullanımı çok güzel planlanmış. Ayrıca filmin kurgusu Frank Miller'ın gelişine kadar neredeyse gerçek zamanlı olarak ilerliyor. Will Kane'in vasiyetini yazarken başını kaldırıp saate bakmasıyla başlayan montajı izlemek ise tam bir sinematik haz. Bu montaja eşlik eden Dimitri Tiomkin'in müziğiyle(Soundtrack'te 27. parça - 'Two Minutes to Twelve') sekans tam bir epik hâline geliyor. Bir de Kane'in sevdiği iki kadının at arabasıyla onun önünden geçip giderken onlarla bakıştığı sahne ve ardından Kane'in yapayalnız kalışı... Filmin kurgucuları Elmo Williams ve Harry W. Gerstad.



Dimitri Tiomkin besteleri ile sözlerini Ned Washington'ın yazdığı Tex Ritter seslendirdiği "Do Not Forsake Me, Oh My Darling" türküsü de hafızalarda yer ediyor.

Yedi dalda Oscar'a aday olan film Oscar töreninden En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kurgu, En İyi Müzik ve En İyi Şarkı Oscar'larını alarak ayrılmış.

İlgilisine...

THREE DAYS OF THE CONDOR - (1975)

THREE DAYS OF THE CONDOR

Yönetmenliğini Sydney Pollack'ın yaptığı bu gerilim filminin senaryosunu James Grady'nin Six Days of the Condor adlı romanından Lorenzo Semple Jr. ve David Rayfiel uyarlamış.

Filmin oyuncu kadrosu bir hayli zengin. Başrollerde Robert Redford, Faye Dunaway, Cliff Robertson ve Max von Sydow var.

Condor kod isimli Joseph Turner bir CIA analisti olarak günlerini kitapları okuyup analiz ederek geçirmektedir. Bir gün öğle yemeğine çalıştığı paravan kurumun arka kapısından çıkarak gider. Bu sırada bir grup adam onun iş yerini basar ve tüm iş arkadaşlarını öldürürler. Condor hem hayatta kalmak hem de bu işi yapanları bulmak için kollarını sıvar.

Ünlü yapımcı Dino De Laurentiis James Grady'nin romanının film yapım haklarını satın aldıktan sonra filmin yönetmen koltuğuna Peter Yates getirilir, başrol için ise Warren Beaty düşünülür. Bir süre sonra Warren Beaty projeden ayrılınca onun yerine Robert Redford getirilir. Redford yönetmen olarak daha önce birlikte çalıştığı dostu Sydney Pollack'ı ister. Bunun üzerine Laurentiis Peter Yates'e iyi niyet göstergesi olarak uygun bir ücret öder ve yönetmenle yollarını ayırırlar.

Filmin senaryosu haksız yere suçlanıp kaçan ana karakterin gerçek suçluları bulup kendini temize çıkarmak istemesi şablonu üzerine kurulu olsa da bu sefer düşman dışarıda değil, içeride. Bu yüzden filmin sonunda da görüldüğü üzere garantili bir mutlu sona ulaşmak mümkün değil. Filmin bu sonu ve genel yaklaşımı dönemin Amerika'sının psikolojisini de yansıtıyor. Özellikle 60-70'li yıllarda geçirdiği birçok politik suikastten ve Watergate skandalı sonrasında Amerikan halkının devlet kurumlarına güvensizliğini, derin devlet paranoyalarını, güvenlik endişelerini film alt metnine yansıtıyor.

Sydney Pollack'ın yönetimi, kurgusu ve oyuncularının iyi performanslarıyla öne çıkan bu gerilim filminin olay örgüsünün kendisinden sonra birçok filme esin kaynağı olduğunu da belirteyim.

İlgilisine...

1 Aralık 2016 Perşembe

THE EMIGRANTS (Utvandrarna) - (1971) & THE NEW LAND (Nybyggarna) - (1972)

THE EMIGRANTS (Utvandrarna) & THE NEW LAND (Nybyggarna)


Jan Troell'in yönettiği, sinematografisini üstlendiği, kurguladığı bu destansı filmlerin senaryosunu Vilhelm Moberg'in Göçmen serisi romanlarından Jan Troell ve filmin yapımcısı Bengt Forslund birlikte uyarlamışlar.

Filmde İsveç'in Smaland bölgesinde yaşayan bir grup insanın 1844 yılında Amerika'nın Minnesota eyaletine göç etme macerasına ve orada yaşadıklarına tanıklık ediyoruz.

The Emigrants'ın ilk yarısı karakterlerimizin göç etmek için sebepler edinişine, ikinci yarısı ise karakterlerimizin zorlu okyanusu aşma mücadelesine ve gemide yaşadıklarına yoğunlaşıyor. Filmin finalinde ise göçmenlerimiz hayal ettikleri topraklarına ulaşıyorlar.

İkinci film olan The New Land ilk filmin bittiği yerden başlıyor. Karl Oscar eşi Kristina ve çocuklarını alarak işaretleyip sahiplendiği araziye doğru yolculuğa çıkar. Bu filmde göçmenlerin yeni ülkelerinde yeni hayatlarını kurmalarını, birbirleriyle olan ilişkilerini, karşılaştıkları zorlukları, kayıplarını, değişimlerini, yalnızlıklarını, duygusal ve tarihi açıdan çatışmalarını izliyoruz.


Bu iki film kanımca sinema tarihinin en başarılı roman(lar) uyarlamaları arasındalar. Gerçi iki ayrı film olarak gösterime girseler de onlara tek film gözüyle bakabiliriz. Çünkü ikinci film ilkinin kaldığı yerden devam ediyor ve aynı oyuncularla aynı zamanda çekilmiş. Sadece uzun sürelerinden ötürü ikiye bölünmüş. Bu epik uyarlamanın ilk filmi olan The Emigrants 192 dakika, ikinci film The New Land ise 202 dakika. Süreleri uzun olsa da belirtmeliyim ki izlerken bir dakika dahi sıkılmadım.

Filmin başrollerinde Liv Ullmann ve Max von Sydow var. İkisi de karşılıklı olarak oyunculuk yeteneklerini döktürüyorlar. Liv Ullmann'ın performansı unutulmaz, hayatının oyunculuğunu sergilemiş.(Röportajlarında kendisi de böyle düşündüğünü söylüyor). Ayrıca filmin yardımcı oyuncuları da rollerinde çok başarılılar. Özellikle Eddie Axberg, Allan Edwal, Monica Zetterlund ve Pierre Lindstedt. (Küçük bir anekdot olarak Eddie Axberg'in aynı zamanda filmin ses departmanında da çalıştığını belirteyim.)

Jan Troell'in hassasiyeti yönetimine, kamerasına, kurgusuna ve tüm oyuncularının performanslarına yansımış. Yönetmen kamerasıyla detayları, karakterlerinin duygularını ve o insanların hayatlarının ritmini çok güzel yakalamış. Şiir gibi bir film(ler).


Filmin set tasarımı ve kostüm tasarımı da bir hayli detaylı ve özenli. Filmin sanat yönetmeni P.A. Lundgren, kostüm tasarımcısı ise Barry Lyndon ile Oscar kazanan Ulla-Britt Söderlund.

Son bir anekdot olarak The Emigrants 1972 yılında En İyi Yabancı Film, 1973 yılında ise En İyi Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu ve Uyarlama Senaryo dallarında Oscar ödülüne aday olurken ikinci film The New Land de aynı yıl En İyi Yabancı Film dalında Oscar'a aday gösterilmiş. Bu durum Oscar tarihinde bir ilk ve tek. Kanımca Akademi Max von Sydow'un performansını atlamış, keza filmin sinematografisini de...


Bu filmleri ilk izlediğim zaman hazine bulmuş gibi olmuştum. Çünkü beni sinematik açıdan üst düzey bir yolculuğa çıkartmışlardı. Açıkçası günümüzde bu türde, kalitede ve sürelerde filmlerin artık beyaz perdeyle buluşması çok zor gibi görünüyor.

İlgilisine...


JIGOKU - (1960)

JIGOKU (Cehennem)

Nobuo Nakagawa'nın yönettiği, zamanla kültleşmiş olan bu korku filminin başrollerinde Shigeru Amachi, Yoichi Numata ve Utako Mitsuya var.

Senaryosunu Nakagawa ve Ichiro Miyagawa'nın yazdığı filmin ilk yarısı dünyada, ikinci yarısı ise cehennemde geçiyor.

Filmin dünyada geçen ilk yarısında, ilahiyat öğrencisi olan Shiru'nun ve çevresinin, ruhunu kötülüğe satmış olan Tamura'nın etkileriyle yıkıma uğramasını izliyoruz. Bir kötülük bir diğerini doğuruyor. Ölen ölene...

Filmin cehennemde geçen ikinci yarısında ise filmin ilk yarısında neredeyse tümü ölmüş olan karakterler cehennemde psikolojik ve fiziksel işkencelere maruz kalıyorlar. Shiru, Dante'nin İlahi Komedya'sındaki gibi cehennemde geziyor.

Görsel açıdan bir hayli vurucu olan cehennem sahneleri birçok gore (kanlı) sahne barındırıyor. Hâliyle film, zamanının en çok kan ve özel efekt barındıran Japon korku filmlerinden biri olmuş. Filmin cehennem konsepti Budizm'i temel alsa da İbrani dinlerin cehennem anlayışıyla da bir hayli örtüşüyor.

Nakagawa filme tiyatral ve operatik bir bakış açısıyla yaklaşsa da yönetmenin görselliği bir hayli sinematik ve vurucu. Bence Nakagawa filmin bir hayli düşük bütçesine rağmen çok iyi bir iş çıkarmış. Ayrıca Jigoku, kariyerinde 90'dan fazla film yönetmiş olan Nakagawa'nın yönettiği sekiz korku filminden biri.

Filmi zamanının klasik Japon korku (kaidan) filmlerinden ayıran özelliği ise Nakagawa'nın görselliği, yaklaşımı ve yoğun gore(kanlı) işkence sahneleri diyebiliriz. Kırmızı renk filmde dominant. Ama tüm kanlı sahneler arasından aklıma kazınan imge kansız bir sahne oldu: Ağır çekimde acı çeken bedenlerin kaldırdıkları elleri...

Efsanevi Toho stüdyolarının kurucuları tarafından kurulmuş olup zamanında düşük bütçeli sömürü filmleriyle ünlenmiş Shintoho (Yeni Taho) stüdyoları tarafından dağıtılan film gişede başarılı olsa da stüdyoyu iflastan kurtaramamış ve 1961'de iflas eden Shintoho stüdyosunun son prodüksiyonu olmuş.

İlgilisine...

1 Kasım 2016 Salı

HAXAN - (1922)

Häxan: Witchcraft Through the Ages

Yönetmenliğini Benjamin Christensen'in yaptığı bu canlandırmalı belgesel film tarih boyunca cadılık kavramının kökenini, cadılık olarak görülen olayları, toplumların din eksenli kafalarında yarattıkları korkuları ve bu korkulardan ötürü histeriye kapılarak giriştikleri cadı avlarını bilimsel bir bakış açısıyla irdeliyor.

Filmin öyküsü yönetmen Christensen'in Berlin'de bir kitapçıda Malleus Maleficarum'un (1486'da bir din adamı olan Heinrich Kramer tarafından yazılmış cadılara karşı nasıl muamele edilmesi gerektiğini anlatan; içeriğinde acımasız cezalar, işkenceler vs. barındıran bir kitap) bir kopyasını bulmasıyla başlamış.

Yönetmenin canlandırma sahneler için istediği detaylı orta çağ setleri, kostümler, makyaj çalışması, proplar ve filmin uzayan prodüksiyon süresi filmin bütçesini yükselterek filmin İskandinavya'da çekilmiş en pahalı sessiz film ünvanını almasını sağlamış. Filmi İsveç finanse etse de filmin tamamı Danimarka'da çekilmiş.

Haxan bir belgesel film olsa da barındırdığı canlandırma sahnelerinin içeriğinden ve 1920'li yıllara göre sergilediği gerçekçilikten ötürü aynı zamanda bir korku filmi olarak da kabul görür.

Film İskandinav ülkelerinde hem eleştirel hem de ticari olarak başarılı olsa da Amerika ve diğer birçok ülkede içerdiği çıplaklık, cinsellik, işkence canlandırmaları gibi hususlardan ötürü yasaklanmış.

Filmin Criterion Collection'dan çıkan restore edilmiş, detaylı ve birçok ekstra barındıran bir dvd baskısı var ancak umarım yakın zamanda daha iyi restore edilmiş bir blu-ray baskısı da çıkar.

İlgilisine...

DRACULA - (1931)

DRACULA

Listen to them. Children of the night. What music 'they' make.

Yönetmenliğini Tod Browning'in yaptığı bu klasik kült korku filminin başrolünde artık Kont Dracula rolüyle ikonlaşmış olan Bela Lugosi var.

Bram Stoker'ın romanı Hamilton Deane ve John L. Balderston tarafından Broadway'e oyun olarak uyarlanıp büyük bir başarı yakalayınca Universal stüdyosu -daha önce kitabın film haklarını satın almış olduğundan- film prodüksiyonuna yeşil ışık yakar. Filmin senaryosunu Broadway oyunu'nun senaryosunu temel alarak Garrett Fort yazmış.

Filmin başrolüne ise Broadway versiyonunda da Dracula'yı canlandıran Bela Lugosi getirilir. Lugosi'nin role getirdiği seksüel taraf, karizması ve eksantrikliğiyle seyircinin gözünde rolle özdeşleşir. Ayrıca Dracula'nın kölesi olup yavaşça delirmeye başlayan Renfield rolünde Dwight Frye'ın performansı da gayet etkili.

Filmin görüntü yönetmeni Metropolis'in de görüntü yönetmenliğini yapmış olan Karl Freund. Dolayısıyla filmin kamera çalışmasında ve aydınlatmasında Alman dışa vurumculuğunun izlerini görmek mümkün.

Bu arada stüdyo tarafından filmin İspanyolca konuşulan ülkeler(özellikle Meksika) için aynı setlerde geceleri çekilen bir İspanyolca versiyonu var. Bu versiyonun yönetmenliğini George Melford yaparken Dracula'yı Carlos Villarias canlandırıyor. Bu filmi Dracula'nın Universal'den çıkan blu-ray baskısında ekstra olarak bulabilirsiniz. Villarias'ın performansı Lugosi'den uzak olsa da film teknik açıdan gündüzleri çekilen kardeşine göre biraz daha iyi.

Filmin sonunda Van Helsing rolündeki Edward Van Sloan'ın seyirciyi sakinleştirmek için yaptığı konuşmayı "Sonuçta: öyle şeyler(vampirler) var", diyerek muzipçe bitirmesi de çok hoş.

İlgilisine...

1 Ekim 2016 Cumartesi

THE BIG CITY (Mahanagar) - (1963)

THE BIG CITY (Mahanagar)


Satyajit Ray'in yazıp yönettiği filmin senaryosu Narendranath Mitra'nın Abataranika adlı öyküsüne dayanıyor. Filmin başrollerinde Madhabi Mukherjee, Anil Chatterjee ve Haradhan Bannerjee var.

Arati kocası Subrata, çocukları ve eşinin muhafazakar anne-babasıyla birlikte Kalküta'da küçük bir evde yaşamaktadır. Arati ailenin artan masraflarından ötürü kocasının yükünü azaltmak için çalışmaya, iş bulmaya karar verir. İlk engel kayınpederinden gelse de kocasının desteğiyle bulduğu satış işine başlar ve zamanla da işinde çok başarılı olur. Bir süre sonra onu destekleyen kocası da kıskançlık ve kendi öz güvensizliğinden ötürü Arati'den işinden istifa etmesini ister. Ama buna Subrata'nın çalıştığı bankanın batması ve işsiz kalması engel olur. Karı-koca ve aile bireyleri arasındaki ilişkiler daha da gerilmeye başlar.

Filmde Satyajit Ray Bengal'in muhafazakar geleneksel ailesinin karşısına koca şehir Kalküta'daki modernleşmeyi ve birçok alandaki değişen değerleri koyuyor ve onların aile içindeki çatışmalarını incelikle kamerasıyla not ediyor.

Evde eş, anne, gelin kimliğindeki Arati'nın evden dış dünyaya çıkıp iş bulmasıyla kendine bir de ev dışında yeni bir kimlik inşa edişini izliyoruz. Özellikle ilk maaşını alıp ayna karşısında paralarına baktığı, bir nevi başarısını kutladığı sahne yeni karakterinin önemli anlarından.

Filmde Arati karakteri idealize ediliyor ve filmin sonuna kadar ona karşı çıkan herkes ona saygı duyduğunu belirtir hale geliyor: Kayınpederinin itirafı ve filmin finalinde patronuna meydan okuyarak işten ayrılması karşısında kocasının onun cesaretine duyduğu hayranlığı belirtmesi gibi. Film yönetmenin de desteklediği dönemin liberal, modernleşme yanlısı politikalarını yansıtıyor.

Bu arada belirtmeden geçmeyeyim filmin erkek karakterleri özellikle koca Subrata ve patron Himangshu derinlikli ve kompleks bir biçimde portre ediliyorlar. Oyuncuların performansları çok başarılı.

Satyayit Ray filmiyle 1964'de Berlin Film Festivalinde En İyi Yönetmen ödülünü almış.

The Big City Satyajit Ray'in hassasiyetli anlatımı, incelikli yönetimi ve oyuncularının başarılı performanslarıyla kanımca hem yönetmenin hem de sinema tarihinin en etkileyici dramalarından biri haline geliyor.

İlgilisine...

THE TRAGEDY OF MACBETH - (1971)

The Tragedy of Macbeth


Roman Polanski'nin yönettiği bu Shakespeare uyarlamasının başrollerinde Jon Finch, Francesca Annis, Martin Shaw ve John Stride var.

Filmin senaryosunu Roman Polanski ve ünlü tiyatro eleştirmeni Kenneth Tynan yazmış. Film Kenneth Branagh'ın Hamlet'i gibi komple bir uyarlama değil. Bazı replikler değişmiş, bazıları da iç ses olarak kullanılmış. Özellikle bazı repliklerin iç ses olarak kullanılması bence filme daha gerçekçi bir atmosfer kazandırmış. Ayrıca filmin finalinin ardından filme kısa ama etkili bir sahne daha eklenmiş. Donalbain (Malcolm'un kardeşi) Macbeth'in cadılarla karşılaştığı aynı yerde cadıların sesini duyuyor... Böylece tüm bunların bir döngü olduğu mesajı veriliyor.

Film görsel açıdan gerçekten etkileyici. Filmin görüntü yönetmeni Polanski ile bir çok kez çalışmış olan Gilbert Taylor. Ayrıca filmin setleri ve kostümleri de bir hayli detaylı. Filmin kostüm tasarımcısı Anthony Mendleson çalışmasıyla En İyi Kostüm dalında Bafta ödülü almış.

Macbeth Polanski'nin, eşi cinayete kurban gittikten sonra çektiği ilk film. Yazılanlara göre zamanın izleyicisi o kanlı cinayetten sonra Polanski'den böyle kanlı bir uyarlama izlemeyi pek beklemiyormuş. Ayrıca filmi finanse edenler arasında Hugh Hefner yani Playboy Productions olunca filmin erotik bir uyarlama olabileceği düşüncesi olumsuzluk yaratmış. Sonuçta işler gişede pek iyi gitmemiş ve film bir hayli zarar etmiş.

Film, Polanski'nin gerçekçi yaklaşımıyla, oyuncularının başarılı performanslarıyla ve görselliğiyle kanımca en iyi Macbeth uyarlamalarından biri olmuş.

İlgilisine...

1 Eylül 2016 Perşembe

LUST FOR LIFE - (1956)

LUST FOR LIFE

Ünlü ressam Vincent van Gogh'un hayatını konu alan biyografik filmin yönetmen koltuğunda Vincent Minnelli oturuyor. Filmin senaryosunu ise Irving Stone'un aynı adlı romanından Norman Corwin uyarlamış.

Filmin başrolünde Kirk Douglas kariyerinin en iyi oyunculuklarından birini sergiliyor, gerçekten kendini rolüne kaptırmış. Yardımcı rollerde Anthony Quinn (Gauguin) ve James Donald (Theo van Gogh) öne çıkan isimler. Gauguin rolünde Anthony Quinn performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanmış. Douglas ve Quinn, Van Gogh ve Gauguin arasındaki dalgalı ilişkiyi gayet iyi yansıtmışlar.

Filmin dış çekimlerinde mümkün olduğunca otantik olmak isteyen Minnelli, filmini van Gogh'un resimlerini yaptığı Hollanda, Belçika ve Fransa'da çekmiş.

Filmin görüntü yönetmenleri iki büyük usta: Freddie Young ve Russell Harlan. Filmin renk paleti ressamın renklerini referans almış. CinemaScope olarak çekilen (2.55:1) filmde özellikle geniş açı sahnelerde yapılan panlarda formata özgü olarak distortion belli oluyor. Filmin renkleri ise Metrocolor(MGM stüdyosunun renkli film prosesi-diğer adıyla AnscoColor. Technicolor'un üç ayrı renkli film tekniğinden farklı olarak tek karede üç katman kullanıyor) ile sağlanmış. Maalesef bu proses uzun zaman aralığında rengi muhafaza edemediğinden filmin renkleri günümüzdeki birçok baskısında solmuş. Ancak film, orijinal kamera negatifinden 4K çözünürlükte taranıp detaylı bir restorasyondan geçirilerek başarılı bir şekilde restore edilmiş. Filmin blu-ray baskısını tavsiye ederim (Bu arada keşke blu-ray diske restore edilmiş 5.1 ses miksinin yanına restore edilmiş orijinal ses miksini de bir seçenek olarak koysalar çok güzel olurdu).

Lust for Life Vincent Minnelli'nin kamerasını iyi oyunculuklara ve güzel görsellere odakladığı iyi bir dramatik biyografi uyarlaması.

İlgilisine...

CAMILLE - (1921)

CAMILLE

Ray C. Smallwood'un yönettiği bu sessiz film klasiğinin başrollerinde Alla Nazimova ve Rudolph Valentino var.

Filmin senaryosunu Alexander Dumas, fils'in Kamilyalı Kadın (La Dame aux Camélias) adlı romanından 1920'li yıllara June Mathis uyarlamış.

O dönemler bir hayli popüler olan kitap bu filmden önce de iki kez sinemaya aktarılmıştı. Bu filmden sonra da kitap 1936 yılında yine artık bir klasik hâline gelmiş olan George Cukor'un yönetip Greta Garbo'nun başrolü oynadığı filmle de beyaz perdeye uyarlanır.

Filmde dönemin yıldız oyuncusu Alla Nazimova unutulmaz bir oyunculuk sergilerken, Valentino'nun ise daha ününün zirve yapıp efsane statüsüne ulaşmadan önceki yıllarındayız. Ancak belirtmeliyim ki film çekilirken olmasa da filmin gösterime girdiği sıralarda Valentino'nun ünü bir hayli yayılmış olduğundan filmin gişe gelirleri beklenenin üzerinde olmuş.

Filmi, George Cukor'un 1936 uyarlamasının dvd'sinde bulup izlemiştim. Peter Vantine'nin bestelerinin de filme dramatik olarak çok güzel uyduğunu düşünüyorum.

İlgilisine...