4 Kasım 2014 Salı

ACE IN THE HOLE - (1951)

"ACE IN THE HOLE"

(sürpriz bozan/spoiler içerir!)

Yönetmenliğini Billy Wilder'ın yaptığı 1951 yapımı filmin başrollerinde Kirk Douglas ve Jan Sterling var. Drama ve film noir türünde olan film gayet sağlam bir medya, insan doğası ve kapitalizm eleştirisi yapıyor.

Başta Kirk Douglas olmak üzere tüm oyuncular derinlikli performanslar sergiliyorlar. Kanımca Kirk Douglas'ın en iyi performanslarından bir tanesi.

New York'taki gazetelerden kişisel kusurlarından dolayı başarılı olamayıp kovulan hırslı ve bencil gazeteci Chuck Tatum (Kirk Douglas) kendini New Mexico'da küçük bir kasabada bulur. Buradaki yerel gazetede kendine bir iş bulur. Bu küçük kasabada geçirdiği bir yılın ardından Chuck mutsuzdur. Çünkü ilgisini çekecek ya da daha doğrusu yükselmesini sağlayacak "haberini yapması" için hiçbir kayda değer olay olmamıştır. Ona göre "En iyi satan haber kötü haberlerdir."

Önemsiz bir haber için genç fotoğraf muhabiri Herbie ile yola çıktığında yerel bir dükkan sahibi olan Leo Minosa'nın Kızılderili mezarlarının olduğu bir mağarada antika şeyler ararken çökme sonucu göçük altında kaldığını öğrenir. Burnu, büyük bir haber kokusu alan Tatum olayları ve bu haberi istediği şekilde yönlendirmek için kontrolü ele almaya niyetlenir. Ve bu amacını gerçekleştirmek kilit kişileri ikna gücü ve vaat ettikleriyle satın alır.

Bir yandan Minosa'nın eşi Lorraine (Jan Sterling) ile aşk-nefret ilişkisi yaşarlarken, bir yandan da çıkarları için Minosa'nın en iyi dostu olur. Ayrıca haberlerin dağıtımının tek kaynağı hâline gelerek New York'taki büyük gazeteleri kendine muhtaç kılar. Amacı yeniden o büyük gazetelere geri dönmektir.

Minosa'nın mahsur kaldığı bölge ise bir "panayır", bir ticaret mekânı hâline gelir. Gazeteciler, olayı merak edip görmeye gelenler, yiyecek-içecek satanlar, Minosa'yı terk etmek isteyen ama işler iyi gittiği için sırf para kazanmak için bölgede kalan karısı, bu olaylar sayesinde yeniden seçilmeye çalışan bölge şerifi, kendi reklamını yapmaya gelenler ve daha niceleri... Hatta bölgeye bir lunapark bile kurulur.

Filmin başında bu Kızılderili mezarlarının olduğu bölgeye giriş bedava iken; Minosa'nın göçük altında kalıp medya ve insanlar bölgeye üşüştükçe girişler (film ilerledikçe) 25 cent ardından 50 cent ve sonunda 1 dolar olur. Sırf bu tabeladaki tarife değişimi bile filmin eleştirisini başarıyla ortaya koyuyor.

Tatum, çıkarları uğruna 18 saatte Minosa'yı kurtarabilecekken tepeden delerek ona ulaşma planını ortaya koyarak kurtarma süresini 7 güne çıkarır. Böylece çıkarlar hem kendisi hem herkes için "maksimum" edilecektir. Ancak bunu yaparak Minosa'nın hayatını büyük riske sokar. Acaba Minosa sıkıştığı yerden, herkese para kazandırırken, zamanında kurtulabilecek midir?

Billy Wilder, Chuck Tatum gibi çıkarcı bir gazeteci karşısına ideal bir gazeteci olarak küçük kasaba gazetesinin patronu Al Federber (Frank Cady)'i koyuyor. Bunu gayet bariz bir şekilde altını çizerek izleyiciye sunuyor. Örneğin: Al'ın gazete ofisinde ve kendi odasında duvarda yazan "Tell The Truth"(Gerçeği Söyle) yazısı, yine Chuck ile konuşmalarında ya da tekli çekimlerde Al'ın arkasında bu yazının görülmesi, ayrıca bir başka sahnede Chuck ile konuşurken arkasında asılı olan bir haç Al karakterin senaryodaki ahlaki görevini sembolize ediyor.

Film en iyi senaryo dalında Oscar'a aday gösterilirken Venedik Film festivalinde de Altın Aslan'a aday gösterilmiş olup, Billy Wilder ve filmin bestecisi Hugo Friedhofer Uluslararası ödülü almış.

Orjinal adı "Big Carnaval" iken daha sonra "Ace in the Hole" olarak değiştirilmiştir. Türkçeye "Büyük Karnaval" ve "Diri Gömülenler" olarak çevrilip, bu isimlerle sinema ve televizyonda gösterilmiştir.

Filmin Criterion Collection'dan çıkan DVD/Blu-ray seti gayet başarılı bir görüntü-ses transferi ve ekstralar içermekte. Bölge kodu R1/RA ve sadece İngilizce alt yazı seçeneği var.

Daha fazla bilgi için:
Criterion Collection
imdb
Vikipedi
Wikipedia

3 Kasım 2014 Pazartesi

THE ABYSS - (1989)

THE ABYSS

(sürpriz bozan/spoiler içerir!)

James Cameron hakkında pek çok şeyi yansıtan bir film, The Abyss. James Cameron bu filminde klasik temaları olan: denizciliğe, kâşifliğe (ki özellikle su altı kâşifliği) ve teknolojiye olan ilgisini ve tutkusunu; soğuk savaş korkularını: nükleer tehlikeler, silahlanma yarışı, paranoya; ve çevre kirliliğine karşı tutumunu bir arada sergiliyor.

Filmin başrollerinde Ed Harris, Mary Elizabeth Mastrantonio ve Michael Biehn var.

Bir Amerikan Askeri Nükleer Denizaltısı, Atlantik Okyanus'unda batınca ordu denizaltının Sovyetler tarafından ele geçirilme tehlikesine karşı bir an evvel kurtarılması için Virgil "Bud" Brigman liderliğindeki bir sivil araştırma-kurtarma ekibini görevlendirir. Denizaltı "ışığın gitmediği" (Abyss) bir derinliktedir. Kurtarma ekibi o derinliğe indikçe dünya dışı varlıklarla karşılaşırlar...

Film, bir nevi James Cameron'nın "Close Encounters of the Third Kind"ı.

Doğum sıvısını içe çekerek yüksek su basıncı altında yüzmek, Bud'ın boğulan eski eşini hayata döndürmesi, gizemli uzaylının kabinler arasında dolaşırkenki hâlinin Cameron'nın gelecek filmi olan Terminator-2'deki T-1000'i andırması gibi birçok akılda kalıcı sahneye sahip olan gayet iyi bir bilimkurgu-gerilim filmi, The Abyss.

Filmin, Sinema (139 dakika) ve Özel Edisyon (171 dakika) adı altında iki kurgusu var. Bunun sebebi Stüdyo'nun üç saat'e yakın olan versiyonun sinemada günlük gösterilecek seans sayısını azaltacağı ve dolayısıyla günlük geliri düşürecek olmasından endişe etmesiymiş. Stüdyo'nun Cameron'la olan sözleşmelerinde filmin son kurgu hakkını Cameron'a ancak filmin süresi 2 saat 20 dakikayı geçirmemesi şartıyla vermişler.  Film gişede başarı sağlayıp 4 dalda Oscar'a aday olunca ve En İyi Görsel Efektler Oscar'ını kazanınca James Cameron'nın filmi yeniden kurgulamasına onay vermişler. Özel Edisyon 28 dakika daha uzun, finali daha farklı ayrıca Cameron'nın temalarını ve bakış açısını daha net ortaya koyuyor.

Filmin hem Sinema hem Özel Edisyon versiyonunu içeren DVD'sinde ayrıca filmin senaryosu, tretmanı, storyboardlar, yapım belgeselleri, fragmanlar gibi sinemaseverleri doyuracak ekstralar mevcut. Yalnız görüntü transferi Anamorphic değil(Çin baskısı hariç). Blu-ray versiyonunun çıkışı için resmi bir tarih verilmemiş olsa da internette James Cameron'nın ve Stüdyo'nun filmin blu-ray versiyonu için çalıştığı haberleri yer alıyor. Bekleyelim görelim.

imdb

20 Ekim 2014 Pazartesi

"BORÇ" - (Kısa Film)

"BORÇ"

Konu: Ölü bir adam yerde üzerine battaniye çekilmiş bir hâlde yatıyor. Genç bir adam tek başına cenaze işlerinden gelecek görevlileri beklemekte... Ancak arkadaşına borç verdiği paraya ihtiyacı vardır. Ölü arkadaşının cüzdanını görür. Ve borç verdiği parayı alıp-almamak üzerine düşünmeye başlar. Bu sırada kapı zili çalar. Gelen ikiz kardeşidir. Beraber cenaze görevlileri gelmeden parayı alıp-almamak üzerine konuşmaya başlarlar…

Yazan ve Yöneten: Özgür Çetimen
2014 / 5 dakika.

https://vimeo.com/154474957

Borç - (2014) from Ozgur_Cetimen on Vimeo.

Bir yıl önce ekstra ışık ve harici mikrofon olmadan çektiğim ilk versiyonunun linki:

https://vimeo.com/154469705

Borç from Ozgur_Cetimen on Vimeo.

"DEBT" (Borç) - with English Subtitles

Synopsis: A dead man is lying on the floor with a blanket on him. And his friend, a young man, is waiting alone for the funeral services. But young man needs money which he borrowed the dead man. He sees the dead man’s wallet. And start to think about that taking the money… Door bell is ring and young man’s twin brother come into the apartment. And they start to talk about that what are they going to do about this matter…

https://vimeo.com/91521616

Written & Directed by: Özgür Çetimen
2014 / 5 min.


"Borç" (Debt) - English Subtitled from Ozgur_Cetimen on Vimeo.

13 Şubat 2014 Perşembe

Autumn Sonata (1978)

AUTUMN SONATA (Höstsonaten) - (1978)


Yönetmenliğini Ingmar Bergman'ın yaptığı "Autumn Sonata" ın Criterion Collection'dan çıkan yeni DVD ve Blu-ray baskısı sinemaseverlere sunuldu.

Bir anne ve kızın geçmişlerindeki (ve hâlâ devam eden) iletişimsizliklerinin, yaşamlarında seçtikleri yolların ve hayatlarında aldıkların kararların ilişkilerinde açtığı yaraları, ve bu yaraların yarattığı öfkenin acımasızlıkla döküldüğü bir film Autumn Sonata.

Harika mizansenler, karakterlerin iç dünyalarına girmişçesine bize onların hislerini hissettiren kadrajlar ve üst düzey oyunculuk performansları içeren önemli bir Ingmar Bergman filmi Autumn Sonata.

Film 35 yıllık olmasına rağmen başarılı bir restorasyon sonucu son derece kaliteli bir görüntü ve ses transferi ile DVD/Blu-ray'e aktarılmış.

Ekstraları ise Ingmar Bergman, Ingrid Bergman, Liv Ullmann ve hatta Sven Nykvist hayranlarını dahi sevince boğacak kadar çok ve ayrıntılı...

Özellikle setten (Ingmar Bergman'ın görevlendirmesiyle) alınan görüntülerle oluşturulmuş üç buçuk saatten daha uzun olan Set Günlükleri'nde Ingmar Bergman, Ingrid Bergman, Liv Ullmann, Sven Nykvist ve diğerlerini izlemek büyük bir zevk olduğu gibi aynı zamanda film yapımıyla uğraşanlar için de bir hayli öğretici. (206 dakika)

Liv Ullmann ile yapılmış yakın tarihli bir röportaj. (19 dakika)

Ingrid Bergman'ın 1981 yılında Londra National Film Theatre'da eleştirmen Jack Russell Taylor ile yaptığı söyleşi. (40 dakika)

Filmin fragmanı.

Eleştirmen Farran Smith Nehme'nin yazdığı filmle ilgili bir makale ve diğer bilgilerin bulunduğu 20 sayfalık bir kitapçık.(İngilizce)

Notlar: DVD Region-1 kilitli. Blu-ray Region A kilitli. Sadece İngilizce altyazı mevcut.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

I Am Cuba (Soy Cuba) - 1964

I AM CUBA ( SOY CUBA) - 1964

 
Küba'da gerçekleşen devrimden kısa süre sonra Castro, Küba devrimini sinemaya yansıtmak ister. Kurulan film komisyonu Amerika ile kopan ilişkilerden ötürü Amerika'dan teknik destek ve imkan bulamaz. Proje bir sosyalizm propagandası olarak kullanılabileceğinden Sovyetler Birliği'nin ilgisini çeker ve Sovyetler filmi finanse etmeye karar verir. Sovyetler Birliği hükümeti yönetmen olarak Mikhail Kalatozov'u önerir. Daha önce birçok propaganda filmi çeken ve "The Cranes are Flying" gibi hem bir propaganda hem de sanatsal açıdan çok güçlü bir çekmiş olan Kalatozov teklifi kabul eder.

Kalatozov, sinematograf Sergey Urusevsky, kamera operatörü Alexander 'Sasha' Calzatti ve şair Yevgeny Yevtushenko ile Küba'ya gelir. Kübalı şair Enrique Barnet de senaryo için onlara katılır. Film dört kısa hikayeden oluşmakta.

İlk başta filmi beş kısma ayırırlar. 1) Kolonileşme ve kolonileşmenin şehir hayatına etkisi 2) Köylülerin trajedisi 3) İşçilerin/öğrencilerin yaşadığı zorluklar ve mücadeleleri 4) Düzlüklerde mücadele, savaş 5) Dağlarda mücadele ve zafer. Daha sonra 4. kısım çıkarılır.

Artistik, teknik, sinemasal ve duygusal açıdan dokunaklı bir film "Soy Cuba"... Kalatozov ve sinematografı Urusevsky birlikte görsel bir şiir yazmışlar.

Kalatozov yine çok sevdiği uzun kesintisiz çekimleri, vinç çekimlerini, elde kamera kullanımını, geniş açı lensleri (özellikle o zamana göre yeni olan 9.8 mm. lensleri), ultra viyole kullanımı ve birçok teknik yeniliği filminde kullanmış. Ama gösterişten çok hikayesine katkısından dolayı... Film teknik açıdan birçok etkileyici sahne barındırıyor. Örneğin açılıştaki kesintisiz uzun çekim... Bir binanın çatısındaki güzellik yarışmasından başlıyor, kalabalık arasında dolaşıp zemine iniyor ve orada dolaşmaya başlıyor, sonunda da havuzun içine girerek çekime (su altında) devam ediyor. Gerçekten teknik açıdan etkileyici bir sekans.

Ya da örneğin, (aşağıda izleyebileceğiniz), sinematik açıdan efsane olmuş 'öğrenci cenazesi' sahnesi... Kamera, katılımcıların arasından uzaklaşıp yükselmeye başlar, çatıya ulaştığında bir şaryoya geçer, ardından yine omuzda/elde taşınır ve en sonunda da ... izleyin.:) [Not: Kesintisiz çekim 1:40'ta başlıyor.] http://www.youtube.com/watch?v=sYFXv6bDIY8



Filmin müzikleri de gayet başarılı. Filmin orjinal müziğini Carlos Farinas bestelemiş. Gitar soloları ve "Öğrenci" segmentindeki cenaze sahnesindeki epik müziği gerçekten etkileyici. Ayrıca filmdeki şarkıların hepsi filmin hikayesine ve karakterlere katkı sağlıyor. Örneğin; yine "Öğrenci" segmentinde çalan şarkı suikast işlemek üzere olan öğrencinin vicdanı haline gelerek onun vicdan mücadelesini yansıtıyor. Ne zaman vicdanını bastırmakta başarılı olsa şarkı arka planda susuyor... ama sonra yeniden çalmaya başlıyor. Sekans, şarkıların ve müziğin yaratıcı kullanımına güzel bir örnek teşkil ediyor.

Ve film iki yılın ardından sonunda gösterime girer. Ne Kübalılar ne de Ruslar beğenir. Kübalılar filmin "Küba" ruhunu yansıtmadığını söylerler. Rusya'da ise ilk kısımda gösterilen 'hayat tarzının' özendirici olabileceği yöneticileri harekete geçirir. Film rafa kaldırılır. Ancak yine de Kübalılar ve film ekibi arasındaki dostluk baki kalacaktır.

Yıllar sonra Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola filmi keşfederler ve filmin restore edilmesine öncelik ederler. Böylece bu unutulmaz film beyaz perdeye ve DVD'ye kazandırılır.

Ayrıca ilginizi çekerse filmin yapımını anlatan 2005 yapımı Vicente Ferraz yönettiği I Am Cuba: The Siberian Mammoth adlı bir belgesel de mevcut.

Filmi beğenirseniz ve henüz izlemediyseniz Kalatozov'un "The Cranes are Flying" ve " Letter Never Sent" adlı filmlerini de izlemenizi tavsiye ederim. Görsel ve duygusal açıdan güçlü filmler. İlgilisine...

21 Nisan 2013 Pazar

Pina (2011)

PINA
 

Yönetmenliğini Wim Wenders’ın yaptığı modern dansçı ve koreograf Pina Bausch üzerine yapılmış bir belgesel film. Wim Wenders’ın ilk üç boyutlu filmi. Filmin henüz sadece iki boyutlu versiyonunu izlediğim için üç boyutlu versiyonu hakkında yorum yapamayacağım. Ancak üç boyutlu versiyonunun etkileyici olduğu okuduklarım arasında…
 
Teknik açıdan bir not daha eklemem gerekirse filmin yüzde doksanı teleskopik Super Scorpio Crane ile çekilmiş. Bu son teknoloji crane sayesinde kamera dansçıların arasında rahatlıkla gezebiliyor. İlgilenenlere kamera arkası görüntülerini izlemelerini tavsiye ederim.

Konuya dönelim; Pina ve onun koreografileri üzerine uzun zamandır film yapmak isteyen Wim Wenders, PinaBausch ile tanışır ve uzun yıllar birlikte film üzerine çalışırlar. Wim Wenders kafasındaki fikirleri sinemaya aktarmak üzere uygun bir format ararken, 3D teknolojisinin gelişimi ile hayalindeki filmi sinemaya nasıl aktaracağını bulur ve 3D üzerinde karar kılar. Sonunda filmin çekimleri başlar ama kısa süre Pina Bausch ölür. Filme devam etmek ile bırakmak arasında kalan Wim Wenders, devam etmeye karar verir. Film, Pina Basuch’un koreografilerini belgeleyen etkileyici bir belgesel olmasının yanı sıra aynı zamanda bir tür anma belgeseli hâline de geliyor.

Film, 2012 yılında En İyi Belgesel Film Oscar'ına aday olmuştu.

Not: Sonunda filmin 3 boyutlu versiyonunu izledim. Film, 3-boyut teknolojisinin yaratıcı kullanımına güzel bir örnek olmuş. Filmin görsel açıdan etkisi daha da artmış.


The Ballad of Narayama (1958)

THE BALLAD OF NARAYAMA
 

Yönetmenliğini Keisuke Kinoshita’nın yaptığı 1958 yapımı The Ballad of Narayama, Shichiro Fukazawa’nın hikâyesinden uyarlanmış bir dram-korku filmi.
 
Küçük, çok fakir bir köyde 70 yaşına ulaşanlar akrabaları tarafından daha güzel bir hayat bulacaklarına inanılan Narayama dağının tepesine götürülüp, bırakılırlar. 69 yaşına gelmiş Orin hazırlıklara başlamıştır. Büyük oğlu Tatsuhei’den onu 70 yaşına basacağı kış mevsiminde dağa götürmesini ister. Bu arada oğluna bir eş bulma arayışına girer.
 
Keisuke Kinoshita’nin yönetimi, yaratıcı set çalışması, canlı renkleri, seçici ışık kullanımı ve oyuncuların Kabuki tiyatrosuna özgü performanslarıyla teatral bir film The Ballad of Narayama. Yönetmen Keisuke Kinoshita kendi sinemasında muhafazakar bir yaklaşım sergileyerek, ‘bazı şeyleri seyirciden gizlemek gerekir’ dese de, bu filminde -- konu gereği -- bazı kısımlarda kendini tutmuyor. Yönetmenin ahlaki yaklaşımını ve mesajını ise açıkça filmin finalinde görüyoruz.
 
Film, Venedik’te, Altın Aslan ödülüne aday olmuş. 1983 yılında yönetmen Shohei Imamura’nın yönettiği yeni uyarlaması ise Cannes’da Altın Palmiye kazanmış.


5 Nisan 2013 Cuma

HARAKIRI

HARAKIRI (Seppeku) - 1962

 
Masaki Kobayashi'nin Human Condition'dan sonra çektiği Harakiri (Seppeku) yönetmenin başyapıtları arasında yerini almış önemli bir film.

Masaki Kobayashi ve başrolü oynayan Tatsuya Nakadai, yönetmenin başyapıtı olan Human Conditon'dan sonra yine bu filmde bir araya gelmişler. Tatsuya Nakadai kendi yaşından 20-25 yaş daha büyük bir karakteri canlandırmasına rağmen gayet başarılı.

Yasuhiko Takiguchi'nin romanından Shinobu Hashimoto'nun uyarladığı filmde: 17.yüzyıl Japonya'sında toprak ağaları arasında barış sürmektedir. Bu yüzden birçok samuray işsiz kalmış ve fakirlik çekmektedir. Genç bir samuray! (ronin) para kazanmak için eskiden yanında çalıştığını iddia ettiği bir toprak ağasının evine gider ve onlardan onu yeniden işe almalarını ister. Toprak ağasının danışmanları itibarlarını zedelememek için onu işe alırlar. Ama hemen ardından -- hem para ödememek hem de etrafa söylenti yayılırsa daha çok iş isteyen samuray ile uğraşmamak için -- ondan "harakiri"yapmasını isterler. Genç samuray yapmak istemez ama onu zorlarlar... Bu olaydan bir süre sonra aynı istekle yaşlı bir samuray gelip, kapılarını çalar. Ona işe alınırsa kendisinden harakiri yapmasını isteyeceklerini açıkça söylerler. Samuray buna rağmen kabul eder. Hazırlıklar yapılırken samuray ile toprak ağasının danışmanı arasında başlayan konuşmada (ya da sorgulamayla) birçok sır ortaya dökülmeye başlar...

Film güçlü bir şekilde feodalizmi ve 'efendi' kavramını eleştiriyor. Özellikle toprak ağası'nın zırhını bir simge olarak kullanılma şekli etkileyici. Ayrıca film görsel olarak etkileyici samuray kılıç dövüş sahneleri içerse de yanılmamak gerekir, çünkü bu film bir "anti-samuray" filmi.

Filmin görüntü yönetmeni daha önce Human Condition'da da Masaki Kobayashi ile çalışan Yoshio Miyajima. Miyajima'nın siyah-beyaz çalışması özellikle de gri tonlarını geniş bir aralıkta kullanması, seçici ışık kullanımı ve yönetmenin sevdiği klasik uzun vinç sekanslarında gayet başarılı.

Filmin büyük bir kısmı tek bir sette geçiyor. Setler özenle planlanmış ve filmin hikâyesine başarıyla hizmet ediyorlar. Özellikle kameranın toprak ağasının büyük evinin boş odalarında ve koridorlarında hiç kesmeden dolaştığı sahnelerde...

Masaki Kobayashi verdiği bir röportajda filmin Cannes'daki gösteriminde, filmin başlarındaki bambu ağacından yapılma bir kılıçla harakiri yapmak zorunda kalan gencin sahnesini izleyen avrupalı izleyicilerin fenalaştığını ve olumsuz tepki verdiğini görünce biraz hayal kırıklığına uğrasa da filmin sonunda aldığı büyük alkışla rahatladığını anlatıyor. Nitekim sonrasında film büyük ödül Altın Palmiye'yi kaçırsa da Juri Özel Ödülünü alır.

Hâlâ izlememiş olanların ilgisine sunulur...

 


1 Ocak 2013 Salı

A Special Day / Una giornata particolare

Yakınlarda izlediğim Ettore Scola'nın 1977 yapımı "A Special Day" (Una giornata particolare) adlı filminden bahsetmek istiyorum.

Film Roma'da Nazi lideri Adolph Hitler ile Mussolini'nin buluşmasının gerçekleştiği gün geçiyor. Sophia Loren'in canlandırdığı Antonietta karakteri ailesinin tüm üyelerini Roma'da düzenlenen Hitleri karşılama törenine gönderdikten sonra (kendisi ev işlerini yapmak için evde kalıyor) -- tüm apartman sakinleri de dahil -- apartmanda yalnız kalır. Evlerinde ki kuşları'nın kaçması ve ardından onu yakalamak için girdiği çaba sırasında törene gitmemiş bir diğer komuşusuyla karşılaşır. Gabriele. Karakteri Marcello Mastroinanni canlandırıyor ve rolünde çok başarılı buldum. Herkes törendeyken ikilinin arasında başlayan yakınlaşmayı, birbirlerini ve kendilerini keşfedişlerini film iyi bir faşizm eleştirisiyle birlikte sunuluyor.

Yönetmen Scola'nın mizansen, kamera hareketleri ve genel yönetimini çok başarılı buldum.

Bu zamana kadar izlemediyseniz ilginize sunuyorum...

Not: Filmin DVD'si Saga'dan çıkmış. Piyasada mevcut. İyi bir görüntü transferine sahip. Extralarında ise Atilla Dorsay'ın film ve Sophia Loren hakkında yorumları var.

5 Mart 2012 Pazartesi

OLDBOY – FİLMİN KOMPOZİSYON, İMAJ SİSTEMİ ve PRODÜKSİYON TASARIMI ÜZERİNE KISA NOTLAR

OLDBOY – FİLMİN KOMPOZİSYON, İMAJ SİSTEMİ ve PRODÜKSİYON TASARIMI ÜZERİNE KISA NOTLAR
Yönetmenliğini Chan-wook Park’ın yaptığı, başrollerinde Min-sik Choi, Ji-tae Yu ve Hye-jeong Kang’ın harika performanslar sergiledikleri 2003 yapımı klasik filmin kompozisyon ve imaj sistemi açısından kısaca inceleyelim.
Oldboy bir intikam filmi. Ama intikamın alınma yöntemi farklı. Woo-jin Lee intikamını Dae-su Oh’tan sadece onu 15 yıl hapis tutarak değil onu kendi durumuna düşürerek, kendine dönüştürerek alıyor.
Dae-su Oh’un dönüşümü ve karakterler arasındaki bağlar, benzerlikler, imalar tekrar eden aynı kompozisyonlarla sunuluyor.
Örneğin Woo-jin ve kız kardeşinin ölüm sahnesi ile Dae-su’nun serbest kaldığı çatıdaki intihara meyilli adam arasındaki benzer durum.



Ayrıca uzanan eller…


Karakterler arasındaki benzerlik ve yakınlaşmalara diğer bir örnek de karakterlerin giyinirlerken yakın çekimde koltuk düğmelerini ilikleyişlerindeki kompozisyonal açıdan benzerlik… İkisi ortak bir buluşmaya hazırlanıyorlar.

Yine Dae-su’nun filmin açılışında polislere ailesinin fotoğrafını gösterip “kızından” bahsettiği  gibi Woo-jin’e kız kardeşinin fotoğrafını gösterişi(ki kız kardeşinin ölmeden hemen önce çektiği fotoğraf)... İkisinin de hayatındaki en önemli insanlar…


Ama karakterlerin benzerlik ve Dae-su’nun dönüşümüne dair en bariz imaj, aşağıdaki imaj olsa gerek.
Ayrıca filmde yansımalar ve aynalar karakterlerin dönüşümü, benzerliği, geçmiş hatıraların hatırlanması ve finaldeki hipnoz da olduğu gibi bölünme, ayrılma olgularını ifade etmek için kullanılıyor.

Ayrıca filmin finalinde her şey ortaya çıkmadan yönetmen görsel ipuçları da sunuyor bize. Örneğin filmin açılışında kızına aldığı melek kanatlarını takıp, kanat çırpıyormuş gibi yapmaya çalışır… Filmin son perdesinde Woo-jin’den Mi-do’ya bir çift kanat “hediye” gelir. Mi-do takar ve aynı Dae-su gibi kanat çırpma hareketi yapar. Benzer kompozisyonda sunuluşu ve karakterlerin aynı tepkiyi verişi bu iki karakter arasındaki bağ hakkında ipucu veriyor.


Bir başka örnek de, Dae-su ve Mido’nun “yalnızlık” ve “acı” üzerine aynı halüsinayon karakterini paylaşmaları gibi. Karıncalar…

Dae-su’nun hipnoz sonrası uyanışları... Bunların ortak, hipnoz sonrası uyanışlar olduğunu ifade etmek için benzer kompozisyonda filme aktarılmışlar.

Filmde Dae-su ve Woo-jin aynı Katolik Sangkok Lisesinde eğitim görmüşler. Evergreen’s Old Boys. Filmde karakterleri birbirine bağlayan bu ortak noktaya dair dini motifler, imgeler, alıntılar mevcut.

















Dae-su’nun geçmişinde yaptığı hatayı bulma ve anlama yolunda ipucu veren diz kapakları…

Ve elbette Dae-su’nun 15 yıl boyunca hapis kaldığı odasındaki o ünlü tablo. (Nitekim bir hayli Dae-su’ya  benzemekte...) Altında, Ella Wheeler Wilcox’un “Solitude” adlı şiirinden ilk iki dize yazmakta.
“Laugh and the world laughs with you. Weep and you weep alone.”
Bu iki dizeyi ve bu iki dizeyi yansıtan tabloyu hayat felsefesi haline getirir Dae-su. Filmde ne zaman dayanamayıp ağlayacağı bir an olsa (intihar eden adamdan sonra, kızının evlatlık verildiğini ve karısının mezarının yeri söylendiğinde, işkence görürken… ve elbette filmin finalinde.) kendini zorlayarak gülümseyen bir ifade takınır.


Filmin finalinde, Dae-su’nun hipnozla hafızası gerçekten silindi mi? Hatırlıyor mu? Mi-do’ya sarıldığında yüzünün bir yandan gülen bir yandan ağlayan ifadesi yoksa halâ kızı olduğunu bilse de Mido’ya âşık olmasından mı? Hipnozda “canavar” yarısının gitmesine rağmen mi? Yoksa ona âşık olan kısmı hiçbir zaman “canavar” tarafı olmamış mıydı?
Yönetmenin ve diğer senaristlerin ensest gibi bir tabuyu filmin merkezine yerleştirmesi cesurca. Filmin sonundaki durum seyircinin yorumuna bırakılmış.

FİLMİN PRODÜKSİYON TASARIMI ÜZERİNE KISA NOTLAR
Woo-jin Lee karakterinin rengi mor. Karakter için kullanılan desen ise bir örümcek ağını andırıyor. Bu elbette tüm olayların kontrolünün Woo-jin’de olduğunu her şeyi sarmaladığını gösteriyor.
Filmde karakterin şemsiyesinde, t-shirt’ünde, mendilinde, zarfta, paket kâğıdında vs. bu mor rengi ve örümcek ağını andıran deseni görebiliyoruz.
Filmin prodüksiyon dizaynı Seong-hie Ryu, kostüm tasarımı ise Sang-gyeong Jo’ya ait.






Woo-jin’in çatı katı dairesi ise sade, az mobilyalı. Fotoğraf makinesi, fotoğraflar, ses çalar gibi karakterin ilgi alanlarını belli eden eşyalar mevcut.


Dae-su’nun hapis kaldığı  odanın duvar kağıdı…
Dae-su’nun hapishane odası konsepti. 2.sınıf bir otel odası olarak düşünülerek tasarlanmış.

Mido’nun apartman dairesi. Duvar kağıdı ve dizaynı daha umut dolu. Nitekim sıcak renk ve ışıkla aydınlatılan nadir mekânlardan. Nitekim film bir noir olarak tamamen bleach-bypass işlemine tabi tutulmuş. Bu işlem imajda siyah ve kontrast oranını arttırmasının yanı sıra gren oranını artmasına sebep olarak kirli bir görüntü sunar. Bu teknik bir intikam ve bir noir film olan Oldboy’un atmosferi ve hikâyesi için gayet uygun. Filmin sinematografı Chung-hoon Chung.
Çeşitli varyasyonlar…
Woo-jin’in Dae-su ve Mi-do yu gözetlemek için kullandığı ve daha sonra Dae-su ile karşılaştıkları daire.
Mido’nun hapis odası ise peygamber çiçeği tarzında. Sarı ve kırmızı renkler. Prodüksiyon tasarımcısı ve yönetmen için daha umut dolu olduğu için seçilmiş.
Dae-su ve Mido'nun kaldığı otel odasının duvar kâğıdı. Rengin mor oluşu her şeyin Woo-jin'in kontrolünde olduğunu, planının işlediğini gösteriyor. Nitekim odaya gaz verip Dae-su ve Mido'yu uyutup onları ziyaret ettiği sahnede bu açıkça anlaşılıyor.
Kostümler açısından ise; Dae-su filmin açılışında klasik bir takım elbise giyiyor. Tutsak olduğu yıllarda ise tek tip lacivert ile koyu kırmızı arası bir kıyafet giyiyor. Serbest bırakıldıktan sonra ise kaliteli ama üzerine tam oturmayan bir takım elbise giyiyor. Genel de beyaz gömlek, koyu renk ceket ve pantolon. İntikamı için Woo-jin’e giderken ise ona “verilmiş” bu takımı bırakarak “kırmızı” gömlekli üzerine tam oturan bir takım elbise ile gidiyor.
Woo-jin ise film boyunca resmi ve üzerine tam oturan kıyafetler giyiyor. Kendini fark ettirmeden Dae-su’yu izlerken giydiği gündelik kıyafet hariç. Kostüm tasarımcısı Woo-jin’in takım elbisesi için “American Psycho” adlı filmdeki takım elbiseyi referans aldığını belirtiyor. Woo-jin’in gardırobunda sadece tek tip takım elbise mevcut. Bu tür detaylar karakter hakkında ve onun düşünme, yaşama tarzı hakkında izleyiciye bilgi veriyor.

Mido ise film boyunca birçok farklı desende birçok kıyafet giyerek bu iki karakter düşünce ve yaklaşım tarzından uzak duruyor.

Woo-jin’in saç tarzı her zaman jöleli düzgünce arkaya doğru taranmış bir şekilde.

Dae-su’nun saçları ise filmin başından intikamını almaya gideceği sahneye kadar dağınık, kabarık ve “karmakarışık”. Finalde ise yine karışık haline geri dönüyor saçları.


Kısaca karakterlere özgü tasarlanmış bu mekânlardan, kostümlerden, saç tarzlarından vs. karakterler hakkında farkında ya da farkında olmadan birçok bilgi edinebiliyoruz.
*Tüm fotoğraflar DVD baskısından capture edilmiştir./ All photos taken from DVD edition.
*Ticari bir çalışma değildir./It’s a non-commercial work.
YAZAN: Özgür ÇETİMEN - 2012
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
·         Oldboy DVD Tartan UK Baskısı
·         The Filmmaker’s Eye (Gustavo Mercado - focal press)