1 Eylül 2017 Cuma

THE SPY WHO CAME IN FROM THE COLD - (1965)

THE SPY WHO CAME IN FROM THE COLD

Martin Ritt'in yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği bu soğuk savaş dönemi casusluk filminin başrolünde Richard Burton var.

Filmin senaryosunu John le Carré'ın aynı adlı romanından Paul Dehn ve Guy Trosper uyarlamış. Ayrıca bazı sahnelerdeki diyaloglardan memnun olmayan Richard Burton'ı memnun etmek için bizzat John le Carré gelip o diyalogları revize etmiş. Filmin uyarlandığı kitabı henüz okumadığımdan uyarlama hususunda yorum yapamayacağım ama John le Carré'ın senaryoyu beğenmiş olduğunu aktarayım.

Alec Leamas Batı Berlin'den -başarısız bir görevin ardından - Londra'ya geri döner. Masa başı görevine geri dönmeyi reddeden Leamas'ı Control gizli bir göreve atar.

Richard Burton, Alec Leamas rolünde karakterle bütünleşiyor. Karakter tam Burton'ın sevdiği yenik ve gerçekçi bir karakter. Yönetmen Martin Ritt, Burton'ın iç güdüsel olarak sergilediği tiyatral oyunculuğu bastırmaya, onu "play it down" oynamaya ikna etmeye çalışmış ve bence bunda da başarılı olmuş.

Yan karakterlerdeki oyuncular da çok iyi oyunculuklar sergiliyorlar. Özellikle Oskar Werner ve Claire Bloom öne çıkan isimler.

Bu arada ünlü George Smiley karakterini filmde Rupert Davies canlandırıyor. Smiley karakteri bu filmde az ama öz görünüyor.

Gerçekçi ve noir bir atmosfere sahip olan filmin görüntü yönetmeni Oswald Morris'in aydınlatması ve kamera çalışması -özellikle dolly(şaryo) çekimleri- gayet başarılı. Örneğin filmin açılışı...

En İyi Erkek Oyuncu(Richard Burton) ve Sanat Yönetimi dallarında Oscar'a aday olan film törenden eli boş dönse de İngiltere'de En İyi Film dahil olmak üzere toplam dört dalda BAFTA ödülünün sahibi olmuş. Ayrıca Oscar Werner performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Altın Küre ödülünü almış (Akademi'nin onu aday göstermemesi ise isabetsiz olmuş).

The Spy Who Came in From the Cold casusların süper kahramanlar olmadığı, gri bir dünyada geçen acımasız ve gerçekçi bir gerilim filmi.

İlgilisine...

THE DANISH GIRL - SİNEMATOGRAFİSİ ÜZERİNE NOTLAR

THE DANISH GIRL - SİNEMATOGRAFİSİ ÜZERİNE NOTLAR

Tom Hooper'ın yönettiği bu dönem dramasının(1920'ler) başrolünde Eddie Redmayne ve Alicia Vikander var. Filmin sinematografı ise Danny Cohen.

Yönetmen Tom Hooper daha önceki filmleri Longford, The King's Speech ve Les Miserables'da da birlikte çalıştığı Danny Cohen'le yine bu filmde de bir araya gelmiş.

Hooper sevdiği geniş açı lensleri bu filmde de bir hayli kullanmış. Geniş açı lens kullanıldığında çekim ortamı/mekanı çok önemli bir hâle geliyor, hele kapalı bir mekan ya da bir set ise daha önemli ve zorlu bir hâl alıyor. Çünkü çok geniş bir alanı çerçevenize alıyor, görüntülüyorsunuz. Mesela genelde setlerde tavan inşa edilmeyerek yukarıdan aydınlatma sağlanır. Geniş açı lens kullanmak -özellikle iç mekanlarda- daha büyük, detaylı ve nispeten aydınlatması daha zor olan(ışıkları saklamak daha zor olduğu için) bir set anlamına gelmekte.

Ama zaten Hooper doğal ışık yaratmak istediğinden ışığın sadece doğal kaynaklardan(ağırlıklı olarak pencereden) gelmesini istemiş ve ışığın doğal bir şekilde dağılması için de setlerin üzerine tavanların inşa edilmesini istemiş. Filmin prodüksiyon tasarımcısı -Hooper'ı daha önce üç filminde birlikte çalıştığı- tecrübeli Eve Stewart.

Filmin dış çekimleri Kopenhag, Brüksel, Dresden ve Norveç'de yapılmış. Set çekimleri ise Londra'da yapılmış.

Görüntü yönetmeni Cohen programından ötürü bu film için sadece üç haftalık bir ön prodüksiyon hazırlığı yapabilmiş.

Hooper ve Cohen filmin görselliğini yaratırken ressam Vilhelm Hammershøi'ın eserlerinden etkilenmişler. Filmde bunun yansımalarını açıkça görüyoruz, özellikle iç mekanlarda(odalar, pencereler ve kapılarda).

Vilhelm Hammershoi'ın eserlerinden örnekler...


Filmden kareler...


Filmin Kopenhag sahneleri daha kısıtlı bir renk paletine sahipken (çoğunlukla mavi, gri vb), Fransa sahneleri ise daha sıcak renklere sahip.

Film Hooper ve Cohen'in ilk dijital filmi olmuş. Filmi Red Epic Dragon kamerayla çekmişler. Filmin çoğunluğunu 6K çözünürlükte çekerken geniş açı lensleri kullandıkları sahnelerde 5.5K ya da 5K çözünürlüğe düşmüşler. 6K'da 1.85:1 plan ölçeğiyle(aspect ratio) çekmenin onlara faydası fazladan üst ve yanlardan imaj artması olmuş. Bu fazlalık operatörlere kadrajı daha kolay ayarlamalarını ve post prodüksiyonda kameranın sarsıldığı anları stabilize etmek ve yeniden kadrajı ayarlamak(reframing) için faydalı olmuş.

Görüntüyü Redcode Raw olarak 512 GB'lık RedMag 1.8" Mini SSD disklere kaydetmişler.

Çoğunlukla Arri/Zeiss Master Prime lensleri kullanmışlar. Alan derinliğini azaltmak için Hooper T1.3 stopta çekim yapmakta ısrar etmiş. Ağırlıkla 18mm, 21mm, 27mm ve 32mm lensleri kullanmışlar. Bazı sahnelerde Arri/Zeiss lensler dışında Ultra Prime, Nikon Nikkor, Lensbaby ve Angenieux Optimo Zoom(24-290mm) lenslerini kullanmışlar.

Genelde kamerayı dolly(şaryo) üzerinde kullanmayı tercih etmişler. Birkaç sahnede de Steadicam ve Technocrane kullanmışlar.

Filmin renk düzenleme işlemleri ise 2K çözünürlükteki DPX dosyası üzerinde yapılmış.

The Danish Girl geniş lenslerin kullanımıyla, soft ışık kullanımıyla, kompozisyonları ve doğallık hissini yakalayan aydınlatmasıyla başarılı bir görsel çalışmaya sahip.

(Kaynak: ASC Magazine Ocak 2016)

1 Ağustos 2017 Salı

THE HUSTLER - (1961)

THE HUSTLER

Robert Rossen'in yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği filmin senaryosunu da Rossen, Sidney Carroll'la birlikte Walter Tevis'in aynı adlı romanından uyarlamış.

Filmin başrollerinde Paul Newman, Jackie Gleason, Piper Laurie ve George C. Scott var.

Usta bir bilardo oyuncusu olan Eddie Felson ortağı Charlie ile şehir-şehir dolaşıp bilardo salonlarında üçkağıtçılık yapmaktadır. İnsanları sıradan bir oyuncu olduğuna inandırıp bahisleri yükseltip ardından da oyunu kazanarak paraları cebine indirmektedir. Bir gün Minnesota Fats adlı ünlü bir oyuncuyla karşılaşır. Ona meydan okur ama onu yenemez ve tüm parasını kaybeder. Oyunun ardından Eddie Fats'i yenmeyi kendine saplantı edinir. Ortağı Charlie'yi bırakıp şehirde kalır. Bu sırada yalnız ve problemli bir alkolik olan Sarah'la tanışır. Sarah, Eddie'ye aşık olur. Eddie'nin Minnesora Fats ile maç yapabilmek için çok paraya ihtiyacı vardır. İşte bu noktada devreye çakal Bert Gordon girer. Sarah bilardoya aşkla bağlı olan Eddie'yi Gordon'un sömürüsünden kurtarabilecek midir?

Paul Newman "Fast Eddie" Felson rolünde kariyerinin en unutulmaz oyunculuklarından birini sergiliyor. Hatta 25 yıl sonra Martin Scorsese'nin yönettiği Color of Money adlı filmde "Fast Eddie" Felson'ı yeniden canlandıracak ve 1961'de kazanamadığı En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını 1986'da kazanacaktır.

Filmin diğer oyuncuları da Newman'dan aşağı kalır değiller. Hepsi harika oyunculuklar sergiliyorlar. Nitekim tüm oyuncular performanslarıyla Oscar'a aday gösterilmişler.

Robert Rossen filme gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmış. Bunu filmin görselliğinden, oyuncuların performanslarına kadar her yerde hissedebiliyoruz. Ayrıca Rossen'in gençliğinde bilardo üçkağıtçılığı yapmış olması filme birçok detay kazandırmış olmalı.

Filmin siyah-beyaz sinematografisi çok başarılı. Kamera çalışması olsun aydınlatmadaki detaylar(neredeyse gri-skalayı görüyoruz) olsun özenli ve incelikli. Filmin görüntü yönetmeni Eugen Schüfftan (Soyadından da anlaşılabileceği gibi Schüfftan metodunu yaratan kişi. Ayrıca Metropolis'in görüntü yönetmeni). Bu başarılı siyah-beyaz görselliği yaratmada prodüksiyon tasarımının ve sanat yönetiminin de payı büyük. Sonuç olarak filmin sanat yönetmenleri Harry Horner ve Gene Callahan görüntü yönetmeni Eugen Schüfftan'la beraber Oscar töreninden elleri dolu olarak eve dönmüşler.

The Hustler Robert Rossen'in yönetimi, oyuncularının başarılı performansları, iyi yazılmış senaryosu, görselliği ve kurgusuyla başyapıt ünvanını hak eden bir film.

İlgilisine...

COSMOS: A PERSONAL VOYAGE- (1980)

COSMOS: A PERSONAL VOYAGE


Carl Sagan'ın sunduğu ve Sagan'ın Ann Druyan ve Steven Soter'le birlikte yazdığı bu 13 bölümlük ünlü belgesel serisini çocukluğumda(80'li yıllarda) TRT'de izlediğimi hatırlıyorum. Bazı bölümleri kaçırmış bazı kısımları da anlamamıştım.

Neyse geçtiğimiz yıllarda Neil deGrasse Tyson'ın sunduğu ve yine Ann Druyan'ın yazdığı Cosmos: A Spacetime Odyssey'i izlemeden önce Sagan'ın Cosmos'unu yeniden izlemek istedim ve DVD'sini alıp baştan sona yeniden izledim. 1980 yapımı olmasına rağmen belgeselin günümüzde güncelliğini koruyuşu(DVD'de Sagan'ın güncellemeleri de mevcut), içeriğinin doluluğu ve prodüksiyonun kalitesi gerçekten etkileyiciydi. Ayrıca Carl Sagan'ın bilime tutkuyla bağlılığını ve iyi bir öğretmen olduğunu da belgeselde görüyorsunuz.

Yapılmış en iyi belgesellerden biri olan Cosmos: A Personal Voyage izleyicisine bulunduğu Cosmos'u tanıtırken, insanlığın tarihini gözden geçiriyor ve insanın kendini, dünyaya ya da Cosmos'a bakışını sorgulamaya sevk ediyor. Özellikle 13. bölümün teması her zaman insanlık için geçerliliğini koruyor.

Eğer Sagan'ın Cosmos'unu sevdiyseniz J. Bronowski'nin The Ascent Of Man ve Neil deGrasse Tyson'ın sunduğu Cosmos: A Spacetime Odyssey'i de tavsiye ederim. Bilimi, bilimsel düşünceyi, sorgulamayı sevenlere ve sevmek-sevdirmek isteyenler için birebir.

Ancak maalesef bu üç belgeselin de Türkiye'de DVD'si çıkmamış. İngilizce altyazı yeterli derseniz yurt dışından temin edebilirsiniz. Oysa ki en güncel olan Cosmos: A Spacetime Odyssey(Bir Uzay-zaman Serüveni) Türkiye'de National Geographic kanalında gösterilmiş, seslendirmesini de Haluk Bilginer yapmıştı. En azından bu güncel ve popüler yapımın Türkiye'de DVD ve Blu-ray formatında çıkmasını beklemiştim ancak şu ana kadar maalesef olmadı. [Netflix'te Türkçe altyazılı ve (Haluk Bilginer'in sesinden olmasa da) seslendirmeli olarak mevcut.]

İlgilisine...






PANDORA'S BOX (Die Büchse der Pandora) - (1929)

PANDORA'S BOX  (Die Büchse der Pandora)


Georg Wilhelm Pabst'ın yönettiği zamanında tartışmalar koparmış bu sessiz film klasiğinin başrolünde Louise Brooks var.

Filmin senaryosunu Frank Wedekind'ın Lulu karakteriyle ilgili oyunlarından Ladislaus Vajda uyarlamış.

Lulu etrafındaki erkekleri, kadınları kendine aşık edecek, baştan çıkaracak bir güzelliğe, doğallığa ve seksiliğe sahiptir. Ve tüm bunları sanki bilinçli olmayan bir masumiyetle yapıyor görünmektedir. Ancak etrafında doğan kıskançlıklardan ötürü başından belalar eksik olmayacaktır.

Lulu metresi olduğu Ludwig Schön'le evleneceği gün eski 'dostlarının' yaptıkları çılgınlıklardan ötürü düğünü mahvolur. Kıskançlıktan gözü dönen Schön elinde silahla Lulu'yla kavga ederken silah patlar ve Schön ölür. Lulu mahkeme sırasında yine arkadaşlarının bir oyunuyla mahkemeden kaçırılır. Schön'ün oğlu Alwa da Lulu'ya aşıktır. İkisi birlikte yurt dışına kaçarlar. Zamanla paraları tükenmeye başlar ve kumarda da kazanamazlar. Lulu'yu polise teslim etmemek için rüşvet isteyenlerden, onu Mısır'daki bir geneleve satmak isteyenlere kadar çevreleri bir sürü güvenilmez insanla çevrilidir. Onlardan kaçıp Londra'ya giderler. Ancak orada da geçinemezler, para tükenir ve Lulu fuhuşa yönelir. Gecenin karanlığında karşılaştığı bir adam talihsiz Lulu'nun sonunu getirecektir.

Pabst- ki yıldız bulmakta ustalığıyla ünlü- Lulu rolü için Howard Hawks'ın A Girl in Every Port filminde görüp beğendiği Louise Brooks'ı düşünmüş. Ancak Brooks'un Paramount stüdyosuyla olan anlaşmasından kaynaklı çeşitli problemler çıkınca rol neredeyse Marlene Dietrich'e gidiyormuş. Ancak son anda sorunlar çözülmüş ve rolü Brooks almış. Açıkça ortada ki Lulu rolünde Louise Brooks ikonlaşmış. İnanılmaz doğal bir oyunculuk sergilemiş ve karakterle özdeşleşmiş. Giyim ve saç tarzıysa dönemin modasını bir hayli etkilemiş.

Film ayrıca sinema tarihinin ilk lezbiyen karakterini barındırıyor: Alice Roberts'ın canlandırdığı Lulu'ya aşık olan Countess Augusta Geschwitz adlı karakter.

Sinematograf Günther Krampf'ın filmdeki aydınlatması ve kamera çalışması dönemin en iyi işlerinden biri. Özellikle gemi ve Londra sahneleri dikkat çekici.

Filmin tartışmalı içeriğinden ötürü zamanında çeşitli ülkelerde sansürlenmiş. Kısaltılmış, yeniden kurgulanarak büyük ve alakasız değişikliklere gidilmiş ve/ya da filmin sonu tamamen değiştirilmiş. Filmin günümüzde orijinal 133 dakikalık versiyonunu Criterion Collection'dan çıkan baskısında bulabilirsiniz, ayrıca bu baskının içeriğinin çok zengin olduğunu da belirteyim.

Pandora'nın Kutusu G.W. Pabst'ın, Louise Brook'un ve sinema tarihinin en unutulmaz filmlerinden biri.

İlgilisine...

1 Temmuz 2017 Cumartesi

KILLER'S KISS - (1955)

KILLER'S KISS

Stanley Kubrick'in ikinci uzun metrajı olan bu suç-noir filminin başrollerinde Davey Gordon, Irene Kane ve Frank Silvera var.

Senaryoyu Stanley Kubrick'in hikâyesinden Howard Sackler yazmış. İkili daha önce Kubrick'in ilk filmi olan Fear and Desire'de birlikte çalışmışlardı.

Kariyerinde başarısız olmuş bir boksör olan Jamie ve bir gece kulübünde dansçılık yapan geçmişi sıkıntılı Gloria karşılıklı komşudurlar. Gloria'ya aşık olan patronu Vincent hislerine karşılık bulamaz. Jamie, Gloria'yı gözü dönen patronundan kurtarır ve aralarında bir ilişki başlar. Jamie'yi kıskanan Vincent yanlışlıkla Jamie'nin bir arkadaşını öldürtür ve Gloria'yı da kaçırır. Jamie bu olanlardan sonra Vincent'ın peşine düşer.

Kubrick amcasından aldığı 40.000 dolar gibi parayı kullanarak bu düşük bütçeli filmini çekebilmiş. Film uzun metraj olsa da çok uzun değil: 67 dakika.

Biraz öğrenci filmi gibi göründüğü söylense de(kendi de söylüyor) -teknik açıdan olabilir- ancak görselliği, kompozisyonları ve hikaye anlatımıyla filmi gayet profesyonel buldum. 

Filmin görüntü yönetmenliğini de üstlenen Kubrick düşük bütçesiyle New York'ta izinsiz, gerilla tarzında filmini çekmiş. Sesleri de sonradan kaydetmişler.

Ayrıca filmde Kubrick'in görsel açıdan deneysel denemelerini de görüyoruz. Örneğin rüya sahnesinde direkt negatifi kullanarak tekinsiz bir his yaratıyor.

Filmi satın alan United Artist stüdyosu Kubrick'in arzusuna uymayarak filmi mutlu sonla bitiren bir kurguyla seyirciye sunduğunu da belirtelim (muhtemelen orijinalinde Gloria istasyona gelmiyor).

İlgilisine...

THE LOVERS (Les Amants) - (1958)

THE LOVERS

(sürpriz bozan/spoiler içerir!)

Artık kült klasik olan Elevator to the Gallows(Ascenseur pour l'échafaud)'un hemen ardından aynı yıl yönetmen Louis Malle ve aktris Jeanne Moreau bu filmde yine bir araya gelmişler. 

Filmin senaryosunu Dominique Vivant'ın romanından esinlenerek Louise de Vilmorin uyarlamış.

Jeanne Tournier kocası ve çocuğuyla şehir dışında bir malikanede yaşamaktadır. Sekiz yıllık evliliğin ardından kocasına olan sevgisini yitirmiştir. Gizli aşığı Raoul'da da aradığı, eksik şeyi bulamamıştır. Duygusal ve cinsel açıdan tatminsizdir. Bir gün arabası bozulur ve 
Bernard adında bir arkeolog ona yardım eder ve onu evine kadar bırakır. Kocası Bernard'ı misafir eder. O gece Bernard ve Jeanne masalsı bir şekilde birbirlerine aşık olurlar ve geceyi birlikte geçirirler.

Filmin sonu biraz hızlı ve çocuksu ancak yinede duygusal açıdan karakterlerin yansıması -özellikle iki sevgilinin duygusal yansımaları- gerçekçi bir havada.

Film gösterime girdiği birçok ülkede içerdiği sevişme sahnesinden ve filmin sonunda kadının kocası ve çocuğunu bırakarak sevgilisiyle gitmesinden ötürü bir hayli eleştirilmiş ve çeşitli ülkelerde(Türkiye dahil) gösterimi yasaklanmış. Hatta Amerika'da film içerdiği sevişme sahnesinden ötürü müstehcenlikle suçlanıp, davalık bile olmuş (Jacobellis v. Ohio, 378 U.S. 184 davası). Aslında film tematik açıdan David Lean'in 1945 yapımı Brief Encounter adlı filmiyle uyuşuyor. Farkı Brief Encounter'daki kadın karakter kocası ve çocuklarına dönerek ahlaki açıdan toplumu onaylıyordu ve bir de tabii bu filmdeki gibi bir sevişme sahnesi yoktu.

Malle anlatmak üzere seçtiği hikayeler ve yaklaşımıyla Fransız Yeni Dalgasının içinde olsa da çekim tarzı diğer Yeni Dalga yönetmenlerinden farklı. Daha çok klasik bir yaklaşımı var. Kamera çoğunlukla tripod ya da dolly üzerinde duruyor.

Malle filminde müzik olarak sadece Brahms'ın Streichsextett No: 1 bestesini kullanmış.

Film Katolik İtalya'da da olumsuz tepkiler almış olsa da Venedik Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ve Juri Özel Ödülü'nü de almayı başarmış.

İkinci uzun metraj filminde Louis Malle yönetmenliği, eklediği ince detayları, yaklaşımıyla, Jeanne Moreau da sergilediği başarılı oyunculuğuyla The Lovers'ı özel ve cesur kılıyorlar.

İlgilisine...

1 Haziran 2017 Perşembe

DREAMS (YUME) - (1990)

Akira Kurosawa's DREAMS (YUME)


Akira Kurosawa'nın yazıp yönettiği film Kurosawa'nın sekiz rüyasını, düşünü yansıttığı sekiz kısa filmden oluşuyor.

Yıllardır kötüye giden ve bir hayli değişen Japon film endüstrisinde film yapmak, finans sağlamak Kurosawa gibi efsane bir yönetmen için bile hayli zorludur. Hatta Kurosawa 1975'te En İyi Yabancı Film Oscar'ını kazanan Dersu Uzala'yı Rusya'da çekmiş, ardından -Oscar almasına rağmen- Ran ve Kagemusha'yı da binbir zorlukla finanse edip çekebilmiştir. Filmografisine bakınca 1965'ten itibaren neredeyse her filminin arasında 5 yıldır vardır(-ki bu onun seçimi değildir). İşte Kurosawa'nın bu sıkıntılı döneminde onun büyük bir hayranı olan Steven Spielberg finansal açıdan Kurosawa'ya yardımcı olmak üzere çabalamaya başlar. Yanına arkadaşları George Lucas ve Francis Ford Coppola'yı da alarak Warner Bros. stüdyosunu ikna ederler. Böylece Kurosawa filmini Hollywood desteğiyle çekmeyi başarır.

Konu düşler gibi kişisel bir tema olunca filmin tüm ana karakterlerinin Kurosawa'yı ve ondan izler yansıttığını söyleyebiliriz.

Düş#1: Sunshine Through the Rain

Düş#1: Sunshine Through the Rain: Filmin bu ilk öyküsü eski bir Japon inanışına dayanıyor. İnanışa göre yağmur yağarken güneş de kendini gösteriyorsa bu vakit tilkilerin ormanda düğün yapma vaktidir.

Küçük çocuğun tilkilerin düğün geçidini izleme sahnesi ve koreografileri, çocuğun annesi tarafından harakiri yapmaya gönderilmesi ve çocuğun gök kuşağına ulaştığı sahneler görsel açıdan etkili olduğu gibi Kurosawa'nın çocukluk anılarını da yansıtıyor.

Düş#2: The Peach Orchard

Düş#2: The Peach Orchard: Hina Matsuri(kukla, bebek festivali) festivali baharda şeftali ağaçlarının pembe çiçekleri açtığı zaman Japonya'da yapılan bir festivalmiş. Bu festivali heyecanla bekleyen bir çocuk ailesinin bahçelerindeki ağaçları kestiğini öğrenir. Sadece kendisinin gördüğü gizemli bir kızı takip ederek ağaçların kesildiği yere varır. Karşısında ağaçların ruhunu temsil eden bebekleri bulur.

Ağaçları temsil eden bebeklerin dansı sahnesi harika bir görselliğe sahip. Anlatılanlara göre tüm sahne bir günde çekilmiş. Filmde görünen gizemli kızın kesilen ağaçların ruhunu yansıttığı gibi Kurosawa'nın çok sevdiği ancak küçüklüğünde ölen ablasına dair bir referans olduğu da belirtiliyor(örneğin, filmin Criterion baskısındaki Stephen Prince'in sesli yorumlarında...).


Düş#3: The Blizzard

Düş#3: The Blizzard: Bu kısa filmde dört dağcı kar fırtınası sırasında kamplarına ulaşma çabası veriyorlar. Ama onlara yolculuklarında kötü bir ruh dadanıyor ve onlara yorgunluk ve uyku veriyor.

Açıkçası Kurosawa kötü ruhun dağcılara verdiği hisleri görselliğiyle, ses kullanımı ve kurgudaki ritmiyle izleyiciye başarıyla yansıtıyor. Klasik kwaidan filmlerini anımsadım. Hipnotize edici bir bölüm, izlerken ben de yorulmuş ve uykusu gelmiş gibi hissettim.


Düş#4: Tunnel

Düş#4: Tunnel: İkinci Dünya Savaşı sonrasında yalnız başına evine dönmekte olan bir müfreze komutanı yolunun üzerinde bir tünele geldiğinde hayalet asker arkadaşlarıyla karşılaşır. Kurosawa savaşın insan üzerindeki yıkımını yansıtırken dengeli bir şekilde militarizm eleştirisi de yapıyor. İlk elden ordu tecrübesi olmayan Kurosawa bu sahnede askerleri yönetmesi için eski dostu ve bu filmde danışmanlık yapan Ishoro Honda'nın yardımını almış.


Düş#5: Crows

Düş#5: Crows: Bir sanat öğrencisi bir müzede Van Gogh'un eserlerini incelerken resimlerin içine girer ve Van Gogh ile tanışır. Kurosawa'nın Van Gogh'un hayranı olduğu ve Van Gogh'un mektuplarından oluşan kitabı çok sevdiği biliniyor. Sanat öğrencisinin Van Gogh'un tablolarının içine girip dolaştığı sahnelerin çekimi George Lucas'ın özel efekt şirketi ILM yardımıyla çekilmiş. Filmin tamamında ILM'in desteği büyük. Son bir not olarak Vincent Van Gogh'u -Kurosawa'nın isteği üzerine- yönetmen Martin Scorsese canlandırıyor. Sanat yönetimi yine gayet başarılı ve Van Gogh'un renklerini ve dünyasını izleyiciye hissettiriyorlar.


Düş#6: Mount Fuji in Red

Düş#6: Mount Fuji in Red: Fuji dağının yakınındaki bir nükleer santralde kaza olur, reaktörler patlarken insanlar çaresiz bir şekilde kaçışmaya başlar. Kurosawa'nın nükleer enerji ve radyasyon üzerine endişelerini yansıttığı bir kabus diyebiliriz.


Düş#7: The Weeping Demon

Düş#7: The Weeping Demon: Bir adam verimsiz topraklarda gezerken tek boynuzlu bir iblisle karşılaşır. Hikâye ilerledikçe iblisin eskiden bir insan olduğunu ve zamanla radyasyon, endüstriyel atıklar gibi insanlığın doğaya verdiği zararlarla değişim geçirmiş olduğunu anlarız. Filmde boynuz(lar) sanki bir ur gibi ağrı, ızdırap verici olarak betimleniyor. Kurosawa yine insanlığın doğayı bozup bencilliği ve çıkarları için kendine ve yaşadığı dünyaya verdiği zararları gösterirken kaygılarını dile getiriyor.


Düş#8: Village of the Watermills

Düş#8: Village of the Watermills: Bir seyyah doğada gezerken nehir kenarına kurulmuş, değirmenli bir köye denk gelir. Köyde karşılaştığı 103 yaşındaki bir adamla(Chishu Ryu) sohbet eder. Yaşam üzerine, doğa üzerine, modern hayat-geleneksel hayat üzerine ve de ölüm üzerine konuşurlar. Sekans hayli neşeli bir cenaze töreniyle sona erer. Kurosawa doğanın güzellikleri içinde yaşam ve ölümü kutlayarak filmini bitiriyor.

Filmin sinematografisi, sanat yönetimi, kostümleri, ses tasarımı ve müzik kullanımı kanımca gayet başarılı.

Ayrıca Nobuhiko Obayashi'nin "Making of Dreams" adlı iki buçuk saatlik yapım belgeselini Kurosawa'nın ve filmin sevenlerine tavsiye ederim. Kurosawa'yı çalışırken izlemek büyük bir zevk (imdb). Bu belgeselin de yer aldığı filmin Criterion Collection'dan çıkan baskısı üst kalitede görüntü ve ses transferinin yanı sıra ek içerik açısından da hayli doyurucu bir baskı. Tek eksiği ise Kurosawa'nın filmi tasarlarken yaptığı resimlerden oluşan bir galerinin olmaması.

Film Cannes'da açılış filmi olarak gösterilirken Altn Küre Ödülleri'nde de En İyi Yabancı Film dalında aday olmuş.

Kurosawa -filmin fragmanında da dendiği gibi- düş sevenler için harika düşler sunuyor.

İlgilisine...

SABOTEUR - (1942)

SABOTEUR

Alfred Hitchcock'un yönettiği filmin başrollerinde Robert Cummings, Priscilla Lane ve Norman Lloyd var. Filmin kötü adamı olan sessiz sinema döneminin yıldızlarından Otto Kruger'ı da unutmayalım.

Filminin senaryosunun farklı taslaklarını  ayrı zamanlarda Peter Viertel, Joan Harrison ve Dorathy Parker yazmış.

Filmde askeri bir uçak fabrikasında yangın çıkar. Sabotaj olduğu anlaşılan bu olaydan ötürü fabrika çalışanı Barry Kane suçlanır. Kane suçsuz olduğunu ispatlamak ve gerçek suçluları bulmak üzere polisten kaçar.

Film, suçlamalar karşısında masumiyetini kanıtlayıp gerçek suçluyu bulmak için kanundan kaçan adam/kadın'ın klasik hikâyesi. Bu janra Hitchcock'un da en sevdiklerinden olmalı ki bu filmden önce 1935 yılında The 39 Steps, daha sonraki yıllarda da Wrong Man ve North by Northwest'i de yönetmişti. Filmin konusu özellikle The 39 Steps ile büyük oranda örtüşüyor. Finali ise Hitchcock'un 1959 yılında çekeceği North by Northwest'in Rushmore Dağı'nda geçen o ünlü finaline göz kırpıyor.

Film, Pearl Harbour'un bombalanıp Amerika'nın II. Dünya Savaşı'na girdiği sırada çekildiğinden, konusuyla ve özellikle de diyaloglarıyla açık bir propaganda da yapıyor.

Hitchcock başta Robert Cummings'i komedi geçmişinden ötürü filmin başrolü için pek istememiş ama aldığı sonuç bence bir hayal kırıklığı değil. Priscilla Lane hem oyunculuğu hem de güzelliğiyle klasik bir Hitchcock sarışını olmuş. Hitchcock'un bu filmdeki keşfi ise Norman Lloyd. Lloyd'un yüz mimikleriyle ve vücut diliyle Fry karakterini yorumlayışı hafızalarda yer ediyor.

Hitchcock'un bu filmde kendisi için tasarladığı orjinal cameo rolü ise anlatılanlara göre şöyle: Hitchcock ve sekreteri sağır-dilsiz iki kişiyi canlandırıyorlar. Bir sokakta/yaya geçidinde Hitchcock el işaretleriyle kadına uygunsuz bir teklifte bulunuyor ve tokadı yiyor. Ancak bu sahne zamanın sansür kurulu tarafından 'uygunsuz' bulununca kendisinin gazete satın aldığı başka bir sahne çekip, filme koymuş.

Hitchcock'un finaldeki Özgürlük Heykeli sahnesinde gerilimin tavan yapmak üzere olduğu anlarda müziği kapatması ise onun deneyselliği çok sevdiğini kanıtlayan anlardan. Ancak Hitchcock bu sahnede zor duruma kötü adamı koyduğu için sonradan pişman olmuş. Çünkü sahnenin etkisinin (zor durumda olan kişi kötü adam olduğu için ve izleyici de kötü adamla yeterince özdeşleşemediğinden) seyirci üzerinde biraz daha az olduğunu görmüş. Bunu da sonradan North by Northwest'in finalinde düzeltmiş.

İlgilisine...

DIRTY ROTTEN SCOUNDRELS - (1988)

DIRTY ROTTEN SCOUNDRELS

Frank Oz'un yönettiği bu komedi filminin başrollerinde Michael Caine, Steve Martin ve Glenne Headley var.

Film Ralph Levy'nin yönettiği, Marlon Brando ve David Niven'in başrolünü oynadığı Bedtime Story adlı filmin yeniden yapımı. Maalesef bugüne kadar Bedtime Story'i izleme fırsatım olmadı, o yüzden filmi orijinaliyle kıyaslayamıyorum.

Filmin senaryosunu Dale Launer, Stanley Shapiro ve Paul Henning yazmış.

Filmde Fransız Riviera'sında kadınları hedef bellemiş iki dolandırıcının çarpışmasını izliyoruz. Aristokratik İngiliz dolandırıcı Lawrence Jamieson(Caine) çalışma bölgesini Amerika'dan gelmiş sorumsuz ve kendini beğenmiş dolandırıcı Freddy Benson'a(Martin) kaptırmak istemez. Sonunda kimin gidip-kalacağına dair bir bahse girerler: Seçtikleri ortak hedefi kim ilk önce dolandırmayı başarırsa o kazanacaktır. Oyunlar başlar...

Filmde Michael Caine ve Steve Martin karşılıklı döktürüyorlar. Glenne Headley de Janet rolünde çok başarılı. Üçlünün arasında harika bir kimya var. Ayrıca başta Ian McDiarmid ve Anton Rodgers olmak üzere tüm yardımcı oyuncular da rollerinde gayet iyiler. Michael Caine'in performansıyla o yıl Altın Küre'ye aday olduğuna da belirteyim.

Filmi ilk defa çocukken annemle izlediğimi hatırlıyorum, izlerken bir hayli gülmüştük. Özellikle Caine'in Martin'in "hissiz" bacaklarını muayene ettiği sahnede sopayla Martin'in bacaklarına vurduğunda Martin'in gözlerinde beliren o acı gözyaşlarını hiç unutmam, beni gülmekten kırmıştı.

Türkiye'de "Kirli, Çürük ve Adi" adıyla gösterime giren filmin DVD'sinde hiç ekstra yok. Umarım yakın zamanda restore edilmiş ve kaliteli ekstralara sahip olan bir baskısıyla izleyicisiyle buluşur.

Dirty Rotten Scoundrels iyi yazılmış, iyi oynanmış, iyi yönetilmiş pek eğlenceli ve sürprizli bir komedi filmi.

İlgilisine...