1 Kasım 2017 Çarşamba

ALFRED HITCHCOCK PRESENTS & THE TWILIGHT ZONE

ALFRED HITCHCOCK PRESENTS (Alfred Hitchcock Sunar)

-Good evening...

Alfred Hitchcock'un yarattığı ve kendine has mizahi üslubuyla sunduğu birbirinden güzel yazılmış, iyi oynanmış, alt metinlerle dolu birçok unutulmaz hikayeyi barındıran antolojik kült televizyon dizisi.

İyi yazılmış özgün hikâyelerini ya da uyarlamalarını usta yönetmenlerin ya da geleceğin usta yönetmenleri tarafından yönetildiği harika bir yapımdı.

1959'da TV'de (CBS ve NBC kanallarında) gösterilmeye başlayan dizi ilk yedi sezonunda (1959-1962) 25 dakikalık bölümlerden oluşurken 1962'den itibaren 50 dakika olarak çekilmeye başlanıyor ve dizinin adı da Alfred Hitchcock Hour(Alfred Hitchcock Saati) olarak değişiyor. Dizi 3 sezon da bu şekilde devam ettikten sonra 1965'in sonunda 10 sezon ve 361 bölümün(360'ı TV'de gösterilmiş) ardından izleyicisine veda etmiş.

Dizinin bölümlerini yönetenler arasında; Alfred Hitchcock'un yanı sıra Robert Stevenson, Robert Stevens, Paul Henreid, Robert Altman, Arthur Hiller, Norman Lloyd, Stuart Rosenberg, Sydney Pollack, William Friedkin ve daha nice usta ya da geleceğin usta yönetmenleri var.

Keza nice ünlü ve yetenekli oyuncular da dizide oynadılar, hangi birini saysam: Jessica Tandy, Claude Rains, Walter Matthau, William Shatner, Vera Miles, Peter Fonda, Christopher Lee, John Cassavetes, Ray Milland, Martin Balsam, Peter Falk, Peter Lorre, Steve McQueen ve daha niceleri...

Dizinin her bölümünde farklı bir hikâye anlatılırken izleyicisini dramdan, gerilime, korkuya, komediye, film-noir'a, bilim-kurguya kadar bir çok tür arasında da dolaştıran bir diziydi. Bir çok bölümü aklımdan çıkmaz: Man from the South, Breakdown, You Got to Have Lucky, The Cream of the Jest, One More Mile to Go, And So Died Riabouchinska ve daha niceleri...(360 bölümlük büyük bir haz).

Dizinin unutulmaz tema müziği olan Charles Gounod'un bestelediği "Funeral March of a Marionette" mutlaka izleyicisinin akıllarında ve kulaklarında yer etmiştir.

Alfred Hitchcock'u da her bölümde görmek büyük bir zevkti.

imdb-1   / imdb-2 


THE TWILIGHT ZONE (Alacakaranlık Kuşağı)

"İnsanoğlunun bildiklerinin ötesinde beşinci bir boyut vardır. Bu boyut uzay kadar engin, sonsuzluk kadar ebedidir. Bu boyut ışıkla gölgenin, bilimle bâtılın sınırındadır ve insanoğlunun korkularının dipsiz kuyusuyla bilgisinin zirvesi arasında uzanır. Bu, hayal gücünün boyutudur. Bu, Alacakaranlık Kuşağı dediğimiz bölgedir." - Rod Serling

Rod Serling'in yarattığı ve bir çok bölümünü yazdığı bu kült dizi 1959 TV'de(CBS) gösterilmeye başlanmış. Her bölümde sunduğu farklı bir hikâyeyle izleyicisini dramadan, fanteziye, bilim-kurguya, korku-gerilime, komediye ve doğaüstü maceralara çıkarırken, hikâyeleri üzerine düşündürtüyor. İyi yazılmış hikâyeleri, uyarlamaları, alegorik hikayeleri, alt metinleriyle gerçekten heyecan verici bir dizi.

1,2,3 ve 5'inci sezonların bölümleri 25 dakika iken, 4. sezonun bölümleri 50 dakikadır. Toplam 5 sezon ve 156 bölümden oluşuyor.

Yine Alfred Hitchcock Presents'deki gibi bir çok ünlü ve yetenekli oyuncu dizide boy göstermiş ve yine hikâyeler bir çok kalburüstü yönetmen tarafından filme alınmış.

1964 yılında sona erdikten yaklaşık 20 yıl sonra 1985'de TV'ye geri dönmüş(Serling daha önce vefat ettiğinden onsuz bir dönüş olmuş bu) ve üç sezonda toplam 110 bölümle izleyicisiyle buluşmuş. Ben 1985 bölümlerini izleme fırsatını henüz bulamadım. Ama okuduklarıma göre yine yetenekli yazarların kaleme aldığı ve ünlü oyuncuların boy gösterdiği bir dizi olmuş.

Bu arada 1983 yılında gösterime giren Twilight Zone: The Movie adlı sinema filmini de unutmayalım. Orijinal diziden üç bölümün yeniden çekildiği ve bir de orijinal bir hikâyenin olduğu bir filmdi. Twilight Zone'dan etkilenmiş ve diziye hayranlık duyan dört yönetmen tarafından çekilmişti: Steven Spielberg, John Landis, George Miller ve Joe Dante.

Daha sonra 2002 yılında yine televizyona dönen dizi sadece bir sezon(43 bölüm) devam edebilmiş ve iptal olmuş. Maalesef 2002 versiyonunu da izleme şansım olmadı (Ben sadece orijinal Rod Serling'in sunduğu 1959-1964 arasında yayınlanan 156 bölümlük diziyi izledim).

Dizinin aklıma kazınan bir çok bölümü var. Ama şu satırları yazarken ilk aklıma gelen bölüm: "The Midnight Sun". Üzerimdeki etkisi hiç azalmamıştır. Bence hikâyesi, anlatımı, oyuncularının performaslarıyla ve yarattığı klostrofobik atmosferle TV ekranında sergilenmiş bir başyapıttır.

imdb

Alfred Hitchcock Presents ve Rod Serling'in The Twilight Zone dizileri anlattıkları hikâyelerle hayal gücümü zorlamış, düşündürtmüş, eğlendirmiş ve hikâye-film anlatımı üzerine bana çok şeyler öğretmiş önemli dizilerdir. Neredeyse 60 yıllık olmalarına rağmen içerdikleri çoğu bölüm hâlâ güncelliklerini korumaktadır.

Keşke Türkiye'de de bu tarz her bölümünde farklı ve iyi yazılmış hikâyelerin anlatıldığı, hikâyelerinin derinliğinin bu altmış yıllık dizilerde olduğu kadar derin olduğu; usta ve genç yeteneklerin yönettiği antoloji dizileri olsa...

İlgilisine...



1 Ekim 2017 Pazar

SWEET SMELL OF SUCCESS - (1957)

SWEET SMELL OF SUCCESS

(sürpriz bozan/spoiler içerir!)

Alexander Mackendrick'in yönettiği artık kült olmuş bu noir-dramanın başrollerinde Burt Lancaster ve Tony Curtis var.

Filmin senaryosunu Ernest Lehman aynı ismi taşıyan kendi kısa romanından uyarlamış. Ancak daha sonra sağlık sorunlarından dolayı Lehman projeden ayrılınca senaryonun yeniden yazımlarını ve güncellemelerini Clifford Odets yapmış. Dramatik yapısıyla olsun diyaloglarıyla olsun gerçekten usta işi bir senaryoya imza atmışlar.

Burt Lancaster kız kardeşine düşkün, zeki ve acımasız Broadway dedikodu yazarı J.J. Hunsecker rolünde döktürürken, Tony Curtis de Hunsecker'in yardakçısı yoldan çıkmış basın sözcüsü Sidney Falco rolünde döktürüyor. Ancak zamanında onları "iyi adam" rollerinde görmeye alışmış hayranları filmden pek memnun kalmamışlar.

Neyse konumuza dönelim, J.J. Hunsecker kız kardeşi Susan'a uygun bir eş olarak görmediği müzisyen Steve Dallas'a karşı komplo kurmaya başlar ve bu işte yardakçısı Sidney'i kullanır.

Hunsecker'ın kız kardeşi Susan Hunsecker rolündeki Susan Harrison da rolünde gayet başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Zaten film bir nevi onun filmi denebilir çünkü film abisine bağımlı zayıf karakterli Susan'ın kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi ve abisinden bağımsızlığını kazanmasıyla bitiyor.

Yönetmen Alexander Mackendrick gerek oyuncularından çektiği performanslarla, yarattığı mizansenle, gerek hikâyeye ve karakterlere yaklaşımıyla kariyerinin en iyi filmlerinden birine imza atmış.

Elmer Bernstein'in besteleri ve Chico Hamilton Quintet'in Jazz müzikleriyle bezeli filmin soundtrack'i de gayet başarılı.

Filmin efsane sinematografı James Wong Howe -bilenlerine göre- dönemin Broadway gece hayatının atmosferini başarıyla filme aktarmış. Ayrıca filmin dış çekimlerinin büyük çoğunluğu gerçek mekanlarda çekilmiş. Bu da filmi otantik kılıyor. Özetle filmin siyah-beyaz sinematografisi hem aydınlatmasıyla hem de kamera çalışmasıyla çok başarılı.

Zamanında genel olarak eleştirmenler tarafından beğenilen film maalesef gişede pek başarılı olamamış.

İyi bir senaryoya, iyi oyunculuklara ve başarılı bir görselliğe sahip iyi yönetilmiş dramatik bir film-noir izlemek istiyorsanız  Sweet Smell of Success aradığınız film olabilir.

İlgilisine...

COOL HAND LUKE - (1967)

COOL HAND LUKE

-What we've got here is... failure to communicate.

Yönetmen koltuğunda oturan Stuart Rosenberg'in bireyin otoriteyle mücadelesini başarılı bir şekilde anlattığı filmin ikonik karakterini Paul Newman canlandırıyor.

Filmin senaryosunu Don Pearce, aynı ismi taşıyan kendi romanından, Frank Pierson'la birlikte uyarlamış.

Luke hayatı boyunca plan yapmamış, oradan oraya savrulan, otoriteyle problemli bir ilişkisi olan isyankar biridir. Bir gün can sıkıntısından sokaktaki parkmetreleri kırınca yakalanır ve iki yıl hapis cezası alır. Cezasını mahkumların ağır işlerde çalıştırıldığı sıkı disiplinli bir hapishanede geçirecektir. Sürekli kendine bahisler üzerinden yeni 'meydan okumalar' yaratır. Bu süreçte George Kennedy'nin canlandırdığı Dragline ile yakın dost olur ve tüm hapishane arkadaşları tarafından sevilir. Ancak her şey annesinin cenazesine katılmasına hapishane yönetiminin izin vermemesiyle değişir. Bunun üzerine hapishaneden "ilk kaçışını" gerçekleştirir ve böylece Luke'un hapishane otoritesine karşı meydan okuması, savaşı başlamış olur.

Paul Newman oyunculuğuyla kariyerinin ve sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden biri olan Cool Hand Luke'a hayat veriyor ve karakterle bütünleşiyor.

Ayrıca filmin özellikle George Kennedy'nin başını çektiği çok başarılı bir yardımcı oyuncular kadrosu var. Gerçekten iyi bir cast/oyuncu seçim çalışması yapılmış. Her aktör rolüyle bütünleşmiş. Bir de Arletta rolündeki Jo Van Fleet'in Luke'u ziyaret sahnesindeki performansı pek dokunaklıdır, aklımda yer etmiştir.

Stuart Rosenberg gerek oyuncu yönetimiyle gerek mizansenleriyle kariyerinin en iyi yönetmenliklerinden -belki de en iyisini- birini bu filmde sergiliyor.

Filmin usta görüntü yönetmeni Conrad L. Hall yine aydınlatması ve kamera çalışmasıyla gerçekçi ve etkileyici bir iş ortaya koymuş. Mahkûmlar çalışırken kameranın helikopterle yükselişi, zoom lensi güneşe doğrultarak sıcak güneşin mahkûmlar üzerindeki etkisini görsel olarak ortaya koyması, silüetleri ve gece çekimlerinin aydınlatması akla ilk gelenlerden...

Filmde Luke'un otoriteye -sadece insani değil dini otoritenin kaynağı olan Tanrı dahil- karşı hislerini ve karşıtlığını hissediyoruz. Gerçi filmin senaryo yazarlarından Frank Pierson, Luke üzerinden Hristiyanlıkla bağıntılı benzetmeler ve sembolizmi de senaryoya ekleyerek filmin farklı açılardan okunmasına da yol açmış.

En İyi Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu, Uyarlama Senaryo ve Müzik dallarında Oscar'a aday olan filmden sadece George Kennedy eli dolu olarak törenden dönmüş. Bence En İyi film ve Yönetmen dallarında Akademi filmi es geçmiş.

Son bir anekdot: Filmde Luke'un yaptığı gibi haşlanmış 50 yumurtayı bir saat içinde yemek gerçekten mümkünmüş Link. Tabii midenize verebileceğiniz zarar, sindirim zorluğu ve gaz kısmını saymazsanız. Tavsiye etmiyorum.:)

That old Luke smile...

Başta Paul Newman'ın sergilediği performansla, tüm yardımcı oyuncularıyla, senaryosu, görselliği ve iyi yönetimiyle Cool Hand Luke sinema tarihinin unutulmaz klasiklerinden biri olmayı hak ediyor.

İlgilisine...

1 Eylül 2017 Cuma

THE SPY WHO CAME IN FROM THE COLD - (1965)

THE SPY WHO CAME IN FROM THE COLD

Martin Ritt'in yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği bu soğuk savaş dönemi casusluk filminin başrolünde Richard Burton var.

Filmin senaryosunu John le Carré'ın aynı adlı romanından Paul Dehn ve Guy Trosper uyarlamış. Ayrıca bazı sahnelerdeki diyaloglardan memnun olmayan Richard Burton'ı memnun etmek için bizzat John le Carré gelip o diyalogları revize etmiş. Filmin uyarlandığı kitabı henüz okumadığımdan uyarlama hususunda yorum yapamayacağım ama John le Carré'ın senaryoyu beğenmiş olduğunu aktarayım.

Alec Leamas Batı Berlin'den -başarısız bir görevin ardından - Londra'ya geri döner. Masa başı görevine geri dönmeyi reddeden Leamas'ı Control gizli bir göreve atar.

Richard Burton, Alec Leamas rolünde karakterle bütünleşiyor. Karakter tam Burton'ın sevdiği yenik ve gerçekçi bir karakter. Yönetmen Martin Ritt, Burton'ın iç güdüsel olarak sergilediği tiyatral oyunculuğu bastırmaya, onu "play it down" oynamaya ikna etmeye çalışmış ve bence bunda da başarılı olmuş.

Yan karakterlerdeki oyuncular da çok iyi oyunculuklar sergiliyorlar. Özellikle Oskar Werner ve Claire Bloom öne çıkan isimler.

Bu arada ünlü George Smiley karakterini filmde Rupert Davies canlandırıyor. Smiley karakteri bu filmde az ama öz görünüyor.

Gerçekçi ve noir bir atmosfere sahip olan filmin görüntü yönetmeni Oswald Morris'in aydınlatması ve kamera çalışması -özellikle dolly(şaryo) çekimleri- gayet başarılı. Örneğin filmin açılışı...

En İyi Erkek Oyuncu(Richard Burton) ve Sanat Yönetimi dallarında Oscar'a aday olan film törenden eli boş dönse de İngiltere'de En İyi Film dahil olmak üzere toplam dört dalda BAFTA ödülünün sahibi olmuş. Ayrıca Oscar Werner performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Altın Küre ödülünü almış (Akademi'nin onu aday göstermemesi ise isabetsiz olmuş).

The Spy Who Came in From the Cold casusların süper kahramanlar olmadığı, gri bir dünyada geçen acımasız ve gerçekçi bir gerilim filmi.

İlgilisine...

THE DANISH GIRL - SİNEMATOGRAFİSİ ÜZERİNE NOTLAR

THE DANISH GIRL - SİNEMATOGRAFİSİ ÜZERİNE NOTLAR

Tom Hooper'ın yönettiği bu dönem dramasının(1920'ler) başrolünde Eddie Redmayne ve Alicia Vikander var. Filmin sinematografı ise Danny Cohen.

Yönetmen Tom Hooper daha önceki filmleri Longford, The King's Speech ve Les Miserables'da da birlikte çalıştığı Danny Cohen'le yine bu filmde de bir araya gelmiş.

Hooper sevdiği geniş açı lensleri bu filmde de bir hayli kullanmış. Geniş açı lens kullanıldığında çekim ortamı/mekanı çok önemli bir hâle geliyor, hele kapalı bir mekan ya da bir set ise daha önemli ve zorlu bir hâl alıyor. Çünkü çok geniş bir alanı çerçevenize alıyor, görüntülüyorsunuz. Mesela genelde setlerde tavan inşa edilmeyerek yukarıdan aydınlatma sağlanır. Geniş açı lens kullanmak -özellikle iç mekanlarda- daha büyük, detaylı ve nispeten aydınlatması daha zor olan(ışıkları saklamak daha zor olduğu için) bir set anlamına gelmekte.

Ama zaten Hooper doğal ışık yaratmak istediğinden ışığın sadece doğal kaynaklardan(ağırlıklı olarak pencereden) gelmesini istemiş ve ışığın doğal bir şekilde dağılması için de setlerin üzerine tavanların inşa edilmesini istemiş. Filmin prodüksiyon tasarımcısı -Hooper'ı daha önce üç filminde birlikte çalıştığı- tecrübeli Eve Stewart.

Filmin dış çekimleri Kopenhag, Brüksel, Dresden ve Norveç'de yapılmış. Set çekimleri ise Londra'da yapılmış.

Görüntü yönetmeni Cohen programından ötürü bu film için sadece üç haftalık bir ön prodüksiyon hazırlığı yapabilmiş.

Hooper ve Cohen filmin görselliğini yaratırken ressam Vilhelm Hammershøi'ın eserlerinden etkilenmişler. Filmde bunun yansımalarını açıkça görüyoruz, özellikle iç mekanlarda(odalar, pencereler ve kapılarda).

Vilhelm Hammershoi'ın eserlerinden örnekler...


Filmden kareler...


Filmin Kopenhag sahneleri daha kısıtlı bir renk paletine sahipken (çoğunlukla mavi, gri vb), Fransa sahneleri ise daha sıcak renklere sahip.

Film Hooper ve Cohen'in ilk dijital filmi olmuş. Filmi Red Epic Dragon kamerayla çekmişler. Filmin çoğunluğunu 6K çözünürlükte çekerken geniş açı lensleri kullandıkları sahnelerde 5.5K ya da 5K çözünürlüğe düşmüşler. 6K'da 1.85:1 plan ölçeğiyle(aspect ratio) çekmenin onlara faydası fazladan üst ve yanlardan imaj artması olmuş. Bu fazlalık operatörlere kadrajı daha kolay ayarlamalarını ve post prodüksiyonda kameranın sarsıldığı anları stabilize etmek ve yeniden kadrajı ayarlamak(reframing) için faydalı olmuş.

Görüntüyü Redcode Raw olarak 512 GB'lık RedMag 1.8" Mini SSD disklere kaydetmişler.

Çoğunlukla Arri/Zeiss Master Prime lensleri kullanmışlar. Alan derinliğini azaltmak için Hooper T1.3 stopta çekim yapmakta ısrar etmiş. Ağırlıkla 18mm, 21mm, 27mm ve 32mm lensleri kullanmışlar. Bazı sahnelerde Arri/Zeiss lensler dışında Ultra Prime, Nikon Nikkor, Lensbaby ve Angenieux Optimo Zoom(24-290mm) lenslerini kullanmışlar.

Genelde kamerayı dolly(şaryo) üzerinde kullanmayı tercih etmişler. Birkaç sahnede de Steadicam ve Technocrane kullanmışlar.

Filmin renk düzenleme işlemleri ise 2K çözünürlükteki DPX dosyası üzerinde yapılmış.

The Danish Girl geniş lenslerin kullanımıyla, soft ışık kullanımıyla, kompozisyonları ve doğallık hissini yakalayan aydınlatmasıyla başarılı bir görsel çalışmaya sahip.

(Kaynak: ASC Magazine Ocak 2016)

1 Ağustos 2017 Salı

THE HUSTLER - (1961)

THE HUSTLER

Robert Rossen'in yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği filmin senaryosunu da Rossen, Sidney Carroll'la birlikte Walter Tevis'in aynı adlı romanından uyarlamış.

Filmin başrollerinde Paul Newman, Jackie Gleason, Piper Laurie ve George C. Scott var.

Usta bir bilardo oyuncusu olan Eddie Felson ortağı Charlie ile şehir-şehir dolaşıp bilardo salonlarında üçkağıtçılık yapmaktadır. İnsanları sıradan bir oyuncu olduğuna inandırıp bahisleri yükseltip ardından da oyunu kazanarak paraları cebine indirmektedir. Bir gün Minnesota Fats adlı ünlü bir oyuncuyla karşılaşır. Ona meydan okur ama onu yenemez ve tüm parasını kaybeder. Oyunun ardından Eddie Fats'i yenmeyi kendine saplantı edinir. Ortağı Charlie'yi bırakıp şehirde kalır. Bu sırada yalnız ve problemli bir alkolik olan Sarah'la tanışır. Sarah, Eddie'ye aşık olur. Eddie'nin Minnesora Fats ile maç yapabilmek için çok paraya ihtiyacı vardır. İşte bu noktada devreye çakal Bert Gordon girer. Sarah bilardoya aşkla bağlı olan Eddie'yi Gordon'un sömürüsünden kurtarabilecek midir?

Paul Newman "Fast Eddie" Felson rolünde kariyerinin en unutulmaz oyunculuklarından birini sergiliyor. Hatta 25 yıl sonra Martin Scorsese'nin yönettiği Color of Money adlı filmde "Fast Eddie" Felson'ı yeniden canlandıracak ve 1961'de kazanamadığı En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını 1986'da kazanacaktır.

Filmin diğer oyuncuları da Newman'dan aşağı kalır değiller. Hepsi harika oyunculuklar sergiliyorlar. Nitekim tüm oyuncular performanslarıyla Oscar'a aday gösterilmişler.

Robert Rossen filme gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmış. Bunu filmin görselliğinden, oyuncuların performanslarına kadar her yerde hissedebiliyoruz. Ayrıca Rossen'in gençliğinde bilardo üçkağıtçılığı yapmış olması filme birçok detay kazandırmış olmalı.

Filmin siyah-beyaz sinematografisi çok başarılı. Kamera çalışması olsun aydınlatmadaki detaylar(neredeyse gri-skalayı görüyoruz) olsun özenli ve incelikli. Filmin görüntü yönetmeni Eugen Schüfftan (Soyadından da anlaşılabileceği gibi Schüfftan metodunu yaratan kişi. Ayrıca Metropolis'in görüntü yönetmeni). Bu başarılı siyah-beyaz görselliği yaratmada prodüksiyon tasarımının ve sanat yönetiminin de payı büyük. Sonuç olarak filmin sanat yönetmenleri Harry Horner ve Gene Callahan görüntü yönetmeni Eugen Schüfftan'la beraber Oscar töreninden elleri dolu olarak eve dönmüşler.

The Hustler Robert Rossen'in yönetimi, oyuncularının başarılı performansları, iyi yazılmış senaryosu, görselliği ve kurgusuyla başyapıt ünvanını hak eden bir film.

İlgilisine...

COSMOS: A PERSONAL VOYAGE- (1980)

COSMOS: A PERSONAL VOYAGE


Carl Sagan'ın sunduğu ve Sagan'ın Ann Druyan ve Steven Soter'le birlikte yazdığı bu 13 bölümlük ünlü belgesel serisini çocukluğumda(80'li yıllarda) TRT'de izlediğimi hatırlıyorum. Bazı bölümleri kaçırmış bazı kısımları da anlamamıştım.

Neyse geçtiğimiz yıllarda Neil deGrasse Tyson'ın sunduğu ve yine Ann Druyan'ın yazdığı Cosmos: A Spacetime Odyssey'i izlemeden önce Sagan'ın Cosmos'unu yeniden izlemek istedim ve DVD'sini alıp baştan sona yeniden izledim. 1980 yapımı olmasına rağmen belgeselin günümüzde güncelliğini koruyuşu(DVD'de Sagan'ın güncellemeleri de mevcut), içeriğinin doluluğu ve prodüksiyonun kalitesi gerçekten etkileyiciydi. Ayrıca Carl Sagan'ın bilime tutkuyla bağlılığını ve iyi bir öğretmen olduğunu da belgeselde görüyorsunuz.

Yapılmış en iyi belgesellerden biri olan Cosmos: A Personal Voyage izleyicisine bulunduğu Cosmos'u tanıtırken, insanlığın tarihini gözden geçiriyor ve insanın kendini, dünyaya ya da Cosmos'a bakışını sorgulamaya sevk ediyor. Özellikle 13. bölümün teması her zaman insanlık için geçerliliğini koruyor.

Eğer Sagan'ın Cosmos'unu sevdiyseniz J. Bronowski'nin The Ascent Of Man ve Neil deGrasse Tyson'ın sunduğu Cosmos: A Spacetime Odyssey'i de tavsiye ederim. Bilimi, bilimsel düşünceyi, sorgulamayı sevenlere ve sevmek-sevdirmek isteyenler için birebir.

Ancak maalesef bu üç belgeselin de Türkiye'de DVD'si çıkmamış. İngilizce altyazı yeterli derseniz yurt dışından temin edebilirsiniz. Oysa ki en güncel olan Cosmos: A Spacetime Odyssey(Bir Uzay-zaman Serüveni) Türkiye'de National Geographic kanalında gösterilmiş, seslendirmesini de Haluk Bilginer yapmıştı. En azından bu güncel ve popüler yapımın Türkiye'de DVD ve Blu-ray formatında çıkmasını beklemiştim ancak şu ana kadar maalesef olmadı. [Netflix'te Türkçe altyazılı ve (Haluk Bilginer'in sesinden olmasa da) seslendirmeli olarak mevcut.]

İlgilisine...






PANDORA'S BOX (Die Büchse der Pandora) - (1929)

PANDORA'S BOX  (Die Büchse der Pandora)


Georg Wilhelm Pabst'ın yönettiği zamanında tartışmalar koparmış bu sessiz film klasiğinin başrolünde Louise Brooks var.

Filmin senaryosunu Frank Wedekind'ın Lulu karakteriyle ilgili oyunlarından Ladislaus Vajda uyarlamış.

Lulu etrafındaki erkekleri, kadınları kendine aşık edecek, baştan çıkaracak bir güzelliğe, doğallığa ve seksiliğe sahiptir. Ve tüm bunları sanki bilinçli olmayan bir masumiyetle yapıyor görünmektedir. Ancak etrafında doğan kıskançlıklardan ötürü başından belalar eksik olmayacaktır.

Lulu metresi olduğu Ludwig Schön'le evleneceği gün eski 'dostlarının' yaptıkları çılgınlıklardan ötürü düğünü mahvolur. Kıskançlıktan gözü dönen Schön elinde silahla Lulu'yla kavga ederken silah patlar ve Schön ölür. Lulu mahkeme sırasında yine arkadaşlarının bir oyunuyla mahkemeden kaçırılır. Schön'ün oğlu Alwa da Lulu'ya aşıktır. İkisi birlikte yurt dışına kaçarlar. Zamanla paraları tükenmeye başlar ve kumarda da kazanamazlar. Lulu'yu polise teslim etmemek için rüşvet isteyenlerden, onu Mısır'daki bir geneleve satmak isteyenlere kadar çevreleri bir sürü güvenilmez insanla çevrilidir. Onlardan kaçıp Londra'ya giderler. Ancak orada da geçinemezler, para tükenir ve Lulu fuhuşa yönelir. Gecenin karanlığında karşılaştığı bir adam talihsiz Lulu'nun sonunu getirecektir.

Pabst- ki yıldız bulmakta ustalığıyla ünlü- Lulu rolü için Howard Hawks'ın A Girl in Every Port filminde görüp beğendiği Louise Brooks'ı düşünmüş. Ancak Brooks'un Paramount stüdyosuyla olan anlaşmasından kaynaklı çeşitli problemler çıkınca rol neredeyse Marlene Dietrich'e gidiyormuş. Ancak son anda sorunlar çözülmüş ve rolü Brooks almış. Açıkça ortada ki Lulu rolünde Louise Brooks ikonlaşmış. İnanılmaz doğal bir oyunculuk sergilemiş ve karakterle özdeşleşmiş. Giyim ve saç tarzıysa dönemin modasını bir hayli etkilemiş.

Film ayrıca sinema tarihinin ilk lezbiyen karakterini barındırıyor: Alice Roberts'ın canlandırdığı Lulu'ya aşık olan Countess Augusta Geschwitz adlı karakter.

Sinematograf Günther Krampf'ın filmdeki aydınlatması ve kamera çalışması dönemin en iyi işlerinden biri. Özellikle gemi ve Londra sahneleri dikkat çekici.

Filmin tartışmalı içeriğinden ötürü zamanında çeşitli ülkelerde sansürlenmiş. Kısaltılmış, yeniden kurgulanarak büyük ve alakasız değişikliklere gidilmiş ve/ya da filmin sonu tamamen değiştirilmiş. Filmin günümüzde orijinal 133 dakikalık versiyonunu Criterion Collection'dan çıkan baskısında bulabilirsiniz, ayrıca bu baskının içeriğinin çok zengin olduğunu da belirteyim.

Pandora'nın Kutusu G.W. Pabst'ın, Louise Brook'un ve sinema tarihinin en unutulmaz filmlerinden biri.

İlgilisine...

1 Temmuz 2017 Cumartesi

KILLER'S KISS - (1955)

KILLER'S KISS

Stanley Kubrick'in ikinci uzun metrajı olan bu suç-noir filminin başrollerinde Davey Gordon, Irene Kane ve Frank Silvera var.

Senaryoyu Stanley Kubrick'in hikâyesinden Howard Sackler yazmış. İkili daha önce Kubrick'in ilk filmi olan Fear and Desire'de birlikte çalışmışlardı.

Kariyerinde başarısız olmuş bir boksör olan Jamie ve bir gece kulübünde dansçılık yapan geçmişi sıkıntılı Gloria karşılıklı komşudurlar. Gloria'ya aşık olan patronu Vincent hislerine karşılık bulamaz. Jamie, Gloria'yı gözü dönen patronundan kurtarır ve aralarında bir ilişki başlar. Jamie'yi kıskanan Vincent yanlışlıkla Jamie'nin bir arkadaşını öldürtür ve Gloria'yı da kaçırır. Jamie bu olanlardan sonra Vincent'ın peşine düşer.

Kubrick amcasından aldığı 40.000 dolar gibi parayı kullanarak bu düşük bütçeli filmini çekebilmiş. Film uzun metraj olsa da çok uzun değil: 67 dakika.

Biraz öğrenci filmi gibi göründüğü söylense de(kendi de söylüyor) -teknik açıdan olabilir- ancak görselliği, kompozisyonları ve hikaye anlatımıyla filmi gayet profesyonel buldum. 

Filmin görüntü yönetmenliğini de üstlenen Kubrick düşük bütçesiyle New York'ta izinsiz, gerilla tarzında filmini çekmiş. Sesleri de sonradan kaydetmişler.

Ayrıca filmde Kubrick'in görsel açıdan deneysel denemelerini de görüyoruz. Örneğin rüya sahnesinde direkt negatifi kullanarak tekinsiz bir his yaratıyor.

Filmi satın alan United Artist stüdyosu Kubrick'in arzusuna uymayarak filmi mutlu sonla bitiren bir kurguyla seyirciye sunduğunu da belirtelim (muhtemelen orijinalinde Gloria istasyona gelmiyor).

İlgilisine...

THE LOVERS (Les Amants) - (1958)

THE LOVERS

(sürpriz bozan/spoiler içerir!)

Artık kült klasik olan Elevator to the Gallows(Ascenseur pour l'échafaud)'un hemen ardından aynı yıl yönetmen Louis Malle ve aktris Jeanne Moreau bu filmde yine bir araya gelmişler. 

Filmin senaryosunu Dominique Vivant'ın romanından esinlenerek Louise de Vilmorin uyarlamış.

Jeanne Tournier kocası ve çocuğuyla şehir dışında bir malikanede yaşamaktadır. Sekiz yıllık evliliğin ardından kocasına olan sevgisini yitirmiştir. Gizli aşığı Raoul'da da aradığı, eksik şeyi bulamamıştır. Duygusal ve cinsel açıdan tatminsizdir. Bir gün arabası bozulur ve 
Bernard adında bir arkeolog ona yardım eder ve onu evine kadar bırakır. Kocası Bernard'ı misafir eder. O gece Bernard ve Jeanne masalsı bir şekilde birbirlerine aşık olurlar ve geceyi birlikte geçirirler.

Filmin sonu biraz hızlı ve çocuksu ancak yinede duygusal açıdan karakterlerin yansıması -özellikle iki sevgilinin duygusal yansımaları- gerçekçi bir havada.

Film gösterime girdiği birçok ülkede içerdiği sevişme sahnesinden ve filmin sonunda kadının kocası ve çocuğunu bırakarak sevgilisiyle gitmesinden ötürü bir hayli eleştirilmiş ve çeşitli ülkelerde(Türkiye dahil) gösterimi yasaklanmış. Hatta Amerika'da film içerdiği sevişme sahnesinden ötürü müstehcenlikle suçlanıp, davalık bile olmuş (Jacobellis v. Ohio, 378 U.S. 184 davası). Aslında film tematik açıdan David Lean'in 1945 yapımı Brief Encounter adlı filmiyle uyuşuyor. Farkı Brief Encounter'daki kadın karakter kocası ve çocuklarına dönerek ahlaki açıdan toplumu onaylıyordu ve bir de tabii bu filmdeki gibi bir sevişme sahnesi yoktu.

Malle anlatmak üzere seçtiği hikayeler ve yaklaşımıyla Fransız Yeni Dalgasının içinde olsa da çekim tarzı diğer Yeni Dalga yönetmenlerinden farklı. Daha çok klasik bir yaklaşımı var. Kamera çoğunlukla tripod ya da dolly üzerinde duruyor.

Malle filminde müzik olarak sadece Brahms'ın Streichsextett No: 1 bestesini kullanmış.

Film Katolik İtalya'da da olumsuz tepkiler almış olsa da Venedik Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ve Juri Özel Ödülü'nü de almayı başarmış.

İkinci uzun metraj filminde Louis Malle yönetmenliği, eklediği ince detayları, yaklaşımıyla, Jeanne Moreau da sergilediği başarılı oyunculuğuyla The Lovers'ı özel ve cesur kılıyorlar.

İlgilisine...