1 Nisan 2017 Cumartesi

ALLIED - (2016)

ALLIED

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Robert Zemeckis'in yönettiği bu aşk ve casusluk temalı dramatik filmin başrollerinde Brad Pitt ve Marion Cotillard var.

İkinci Dünya Savaşı'nda ajan Max Vatan Kazablanka'ya Nazi büyükelçisine suikast düzenlemek üzere gönderilir. Oradaki bağlantısı ve ortağı Marianne Beausejour'dür. İkisi bu tehlikeli görevin ardından İngiltere'de evlenirler ve bir çocukları olur. Bir süre sonra İngiliz istihbaratı Marianne'in bir Nazi ajanı olmasından şüphelenir. Bu durum ikilinin birbirlerine olan güven ve sevgisini test edecektir.

Brad Pitt casus Max Vatan rolünde gayet iyi. Özellikle filmin Kazablanka kısmında duygularını vücut diline yansıtmaması, enerjisini saklaması ve mesafeli tutumu başarılı ama tabii sonra her şey değişiyor... Marion Cotillard ise performansıyla birçok sahneyi çalıyor. İki oyuncu arasındaki kimya üst düzey olmasa da inandırıcı.

Yönetmen Robert Zemeckis özenli mizansenleriyle, kurgusuyla ve teknik ustalığıyla filmin hikâyesini başarılı bir şekilde anlatmış. Ancak senaryodaki açıkları ve filmin müziğindeki bazı problemleri atlamış olduğunu düşünüyorum.

Senarist Steven Knight filmin dramatik yapısını kurmak ve filmin melodramatik finaline ulaşmak için birçok mantık açığına sebep vermiş. Yapımcılar gerçekçi bir film yapmak amacıyla yola çıksalar da elbette bir belgesel yapmak zorunda değiller, bu bir kurgu film. Güçlü bir dram ve duygu yaratmak için mantık ve gerçeklerin görmezden gelinmesiyle ilgili de bir sorunum yok, ancak bu belli bir sınırı geçince seyirciyi filmden koparabiliyor:
Örnek#1; Marianne neden Nazilerin tehditle ona ajanlık yaptırdığını Max'e söylemiyor. Evlilikleri sarsılabilir ama hiç olmazsa ölümle sonuçlanmayabilirdi. Max ve İngilizler Marianne'i iki taraflı ajan olarak kullanabilir, Nazilere yanlış bilgiler gönderebilirlerdi. Olmadı, Nazi ajan şebekesini tutuklayıp sorgulayabilir ve bu casusluk şebekesini çökertebilirlerdi. O da olmadı, İngilizler Marianne'i ve bebeğini korumak için onları güvenli bir yere yerleştirebilirdi ayrıca Nazi ajanları da tutuklanınca daha da güvende olacaklardı. O da olmadı Max, Marianne'i ve bebeğini kız kardeşiyle Kanada'ya gönderebilirdi. O da olmadı kendini sakatlayıp Marianne'le birlikte Kanada'ya gidebilir, karısının ve çocuğunun güvenliğini sağlayabilirdi.
Örnek#2: İngilizler Max'in de olası bir şüpheli olacağını düşünüyorlarsa neden karısının bir Nazi ajanı olmasından şüphelendiklerini ona söylüyorlar ve bunu tespit etmek için yaptıkları plana(Blue-dye test) onu dahil ediyorlar?! Max karısıyla ortak Nazi ajanlığı yapıyorsa o gece bilgi geldiğinde tek yapması gereken karısına bunun bir tuzak olduğunu ve bu bilgiyi paylaşmamasını söylemek. Böylece ikisi de 'suçsuz' çıkar!
Örnek#3: Max finalde karısını ve kızını kaçırmak için uçak çalmaya askeri üsse geliyor, hem de yağmurlu havada?!
Örnek#4: İngilizler, Marianne intihar etti diye Max'i nasıl otomatik olarak masum kabul ediyorlar. Ya, Marianne onu korumak için suçu üstüne aldıysa?
Örnek#5: Max, Nazi casus şebekesinin elemanlarını öldürdüğünü söyleyince üstü ona bunu yapmasaydı, onları yakalayıp sorgulamalarının çok daha iyi olacağını söylüyor. Peki bu neden Marianne için geçerli değil, neden onun hemen öldürülmesi lazım, hem de kocasının elinden!..
Örnek#6: Finalde kendisini kızına tanıtmak için Marianne'in yazdığı mektubu dinliyoruz. Madem kendisini tanıtmak istiyor neden geçmişinden bir parça dâhi bahsetmiyor, ondan da geçtim neden en azından gerçek ismini yazmıyor/söylemiyor?
Neyse, çok düşünmeyip kendinizi duygusal akışa, gerilime ve aksiyona bırakabilirseniz filmi heyecanla izleyebilirsiniz.

Max'in lezbiyen kız kardeşi ve onun sevgilisi filme biraz zorlama konmuş gibi. Birkaç yıl önce The Imitation Game adlı filmde Alan Turing'in eşcinselliğinden çektiklerini izleyen seyirci bu filmde herkesin ortasında yaşanan bu ilişkiyi gerçekçi bulmayabilir(tamam, onlar Kanadalı ve daha bohem ortamlarda takılıyorlar ama sonuçta Max'in kardeşi de bir ordu mensubu ve bu duyulursa problem yaratmaz mı? Bilemiyorum...)

Filmin sinematografı Zemeckis'in Forrest Gump'tan beri birlikte çalıştığı Don Burgess. Her zamanki gibi ikili özenli planlara, görsel efekt destekli kamera hareketlerine [özellikle -karakterlerin fırtınalı geleceğini imâ eden bir çöl fırtınasında karakterlerin araba içindeki sevişme sahnesinde(bana hep İngiliz Hasta'yı hatırlatmıştır) kameranın arabanın etrafında 360 derece döndüğü ve aracın içine girip çıktığı sahne gibi] imza atmışlar.

Yukarıdaki gibi bir başka sembolik sahnede de Marianne Max'e arkadaşlarına onun bir katolik olduğunu söylediğini belirtip Max'e bir haç(rosary) takıyor. Sanki Marianne onu kurtarıcısı olarak görüyor, ama peki neden kurtaracak, bulunduğu "durumdan" mı? Nitekim Max'in ona evlilik teklif etmesiyle bu bir süreliğine gerçekleşiyor da.

Filmdeki kostüm tasarımı çalışmasıyla Oscar'a aday olan Joanna Johnston'ın -özellikle filmin Kazablanka sahneleri için- referans aldığı film ise elbette ki Casablanca filmi. Ancak kıyafetler biraz fazla mükemmel -gerçi başrol oyuncularına çuval giydirseler onlara yakışır ama- sadece başrol oyuncuları için değil filmin tüm oyuncularının kostümleri hepsi terzi işi gibi ve çok temizler. Biraz eskitme ya da yıkanma dahi yok gibi:) Neyse hayli detaylı(birkaç tarihi uyumsuzluk hariç), tarz sahibi ve özenli bir kostüm çalışması olmuş.

Zemeckis'in neredeyse tüm filmlerini besteleyen Alan Silvestri ise içeriğinde aşk, aksiyon, gerilim, ihanet gibi pek tema barındıran bu filme maalesef çok yapay bir şekilde yaklaşmış ve  bence büyük bir fırsatı tepmiş. Çünkü kendini ortaya koyabilir ve Back to the Future serisinde ya da Forrest Gump'ta olduğu gibi müziğiyle filmle bütünleşebilirdi. Açıkçası geçtiğimiz yıllarda Cosmos belgeseli için yazdığı müzikler daha zengin ve başarılıydı. En azından bir tane güçlü tema müziği yaratabilirdi.

Her şeye rağmen Robert Zemeckis'in yönetimiyle ve göz alıcı başarılı oyuncularıyla sürükleyici bir seyirlik, Allied.

İlgilisine...

imdb

1 Mart 2017 Çarşamba

THE FUGITIVE KIND - (1960)

THE FUGITIVE KIND

Yönetmenliğini Sidney Lumet'in yaptığı bu Tennessee Williams uyarlamasının başrollerinde Marlon Brando, Anna Magnani, Joanne Woodward ve Maureen Stapleton var.

Filmin senaryosunu Orpheus Descending adlı kendi oyunundan Tennessee Williams ve Meade Roberts uyarlamış.

Valentine 'Snakeskin' Xavier gitarıyla oradan oraya gezen bir müzisyen ve jigolodur. New Orleans'da kanunla başı derde girince şehri terk eder. Yağmurlu bir gecede bozulan arabası onu Güneydeki küçük bir kasabaya getirmiştir. Hayatını düzene koyup yeni bir başlangıç yapmaya niyetlenen Val'e şerifin karısı yardım eder ve bir dükkanda iş bulur. Dükkanı işleten Lady Torrance bir yandan da ölüm döşeğindeki gaddar kocası Jabe ile ilgilenmektedir. Zamanla Lady ile Val arasında gizli bir ilişki başlar. Ayrıca kasabada Val'in geçmişini bilen Carol Cutrere'de Val'in peşindedir. Jabe'in Lady ve Val'den şüphelenmeye başlamasıyla olaylar adım adım trajik sona doğru ilerlemeye başlar. 

Usta yönetmen Lumet ve başta Brando olmak üzere tüm oyuncular incelikli ve başarılı bir iş ortaya koymuşlar. Lumet ve Brando, Valentine 'Snakeskin' Xavier karakterinin özünü çok iyi yakalayıp, perdeye yansıtmışlar. Kanımca filmde Brando en iyi performanslarından birini sergiliyor.

Filmin hayatları parçalanmış iki ana kadın karakteri olan Lady Torrance ve Carol Cutrere'nin yeni bir başlangıç yapabilmek ve kasabadan gidebilmek için Val'i bir çıkış yolu olarak görmeleri onların ortak noktalarını oluşturuyor. Filmin trajik sonundan sonra en azından Carol kasabayı terk etmeyi başarıyor(ya da ben öyle yorumluyorum).

İyi İngilizce konuşamayan Anna Magnani repliklerini fonetik olarak ezberleyip söylemesine rağmen filmde başarılı bir oyunculuk sergilemiş.

Filmde karakterler arasındaki tutku, cinsel tansiyon, acı veren oyunlar ve şiddet birçok Tennessee Williams uyarlamasında olduğu gibi merkezde yer alıyor. Ayrıca Amerika'nın güneyindeki ırkçılık, linç ve şiddet olayları da filmin alt metinlerinden biri.

Lumet siyah-beyaz çektiği filminin çeşitli sahnelerinde seçici ışık kullanmış(örneğin Xavier'in Lady Torrance'a insanların ikiye ayrıldığını anlattığı sahnede). Bu tarz tiyatral aydınlatmada ışık sahnedeki durumun/karakterin önemine göre değişip, odaklanıyor. Filmin görüntü yönetmeni Boris Kaufman.

The Fugitive Kind hem eleştirmenler arasında hem de gişede büyük başarı elde edememiş olsa da benim favori filmlerimden biri.

İlgilisine...

THE MIRACLE WORKER - (1962)

THE MIRACLE WORKER

Yönetmenliğini Arthur Penn'in yaptığı bu göz yaşartan dramanın başrollerinde Anne Bancroft ve Patty Duke var.

Filmin senaryosu Helen Keller'ın kendi otobiyografisi olan The Story of My Life'dan William Gibson'ın uyarladığı Broadway oyununa dayanıyor. Broadway oyununun yönetmeni Arthur Hiller filmin de yönetmen koltuğunda otururken başrol oyuncuları da rollerini filmde tekrarlıyorlar.

Helen bebekken geçirdiği hastalık sonucu görme ve işitme duyularını yitirmiştir. Büyüdükçe yaşadığı dünyayı anlayamaması ve iletişim kuramamasıyla iyice agresifleşir. Ailesi körler okulundan kızlarına yardımcı olabilecek birinin yardımını isterler. Bunun üzerine okul eski bir öğrencileri olan ve görme duyusuna yeniden kavuşmuş olan Anne Sullivan'ı aileye öğretmen olarak gönderir.

Anne Bancroft ve Patty Duke sergiledikleri oyunculuklarla En İyi Kadın ve En İyi Yardımcı Oyuncu Oscar ödüllerini almışlar. Yardımcı rollerdeki oyuncular da rollerinde gayet iyiler ve başrol oyuncularının performanslarını yükseltiyorlar. Ancak özellikle yardımcı oyuncuların oyunculukları yer yer abartılı ve tiyatral olabiliyor(tiyatral oyunculukla ilgili bir problemim yok, not olsun diye yazıyorum).

Helen Keller'ın hikayesi ve bu hikayeden uyarlanan oyun ve bu film gelecek nesilleri etkilemiş ve birçok uyarlama yapılmış. Mesela 1979'da çekilen televizyon filminde bu sefer Patty Duke Anne Sullivan karakterini oynarken Helen'ı Melissa Gilbert oynamış. Ayrıca 2005 yapımı Sanjay Leela Bhansali'nin yönettiği Black ve 2013 yılında bu filmden uyarlanan Uğur Yücel'in Benim Dünyam filmlerini örnek verebilirim.

İlgilisine...



1 Şubat 2017 Çarşamba

SYMPTOMS - (1974)

SYMPTOMS

Yönetmen koltuğunda Jose Ramon Larraz(Joseph Larraz)'ın oturduğu bu korku-psikolojik gerilim filminin başrollerinde Angela Pleasence, Lorna Heilbron ve Peter Vaughan var.

Helen İngiltere kırsalındaki malikane tarzındaki aile evine arkadaşı Anne'i davet eder. İki arkadaş eve geldikten bir süre sonra malikanede daha önce yaşanmış olayların izleri Helen'ı etkilemeye ve psikolojisini bozmaya başlar. Anne hem evden gelen seslerden hem de arkadaşının davranışlarından şüphelenmeye başlar.

Yönetmen Larraz düşük bir bütçeye sahip olsa da görsel açıdan özellikle aydınlatma açısından başarılı bir film ortaya koymuş.

Angela Pleasence filmde sergilediği performasıyla hafızalara kazınıyor. Karakterinin kırılganlığını gayet iyi yansıtmış. Sette otoriter Larraz ile pek iyi anlaşamasa da, kazalar geçirse de(başına ışık düşmüş) Pleasence filmi başarıyla tamamlamış ve kariyerinin en bilindik rollerinden birine imza atmış. Yardımcı rollerdeki Lorna Heilbron ve Peter Vaughan da gayet iyiler.

Film Türkiye'de "Lanet" adıyla gösterime çıkmış.

Symptoms 1974'de Cannes'da Altın Palmiye'ye aday olsa da film ne yönetmeninin ne de oyuncularının kariyerini pek yükselişe geçirememiş. Özellikle yönetmen Larraz çektiği düşük bütçeli korku, erotik ve sömürü filmlerine devam etmiş ve bu tarz filmlerle tanınır olmuş. Whirlpool ve Vampyres gibi... Ayrıca uzun yıllar kendisinin tabiriyle 'benim için en ideal iş" olarak nitelediği çizgi roman yazarlığı da yapmış.

Geçen zaman zarfında unutulmaya yüz tutan ve negatifleri kayıp olan film en son 1983'de televizyonda gösterildikten sonra sadece korsan VHS kasetlerde izlenebilir olmuş. Daha sonra BFI filmin DVD ve Blu-ray baskısını çıkarabilmek için filmin negatif arayışlarına başlamış. Sonunda 2014 yılında Deluxe'taki bir arşiv müdüründen gelen iyi haberle yüzler gülmüş ve bulunan film dijitale çevrilerek restorasyonu yapılıp DVD ve Blu-ray olarak sinemaseverlerin ilgisine sunulmuş.

Symptoms atmosferi, görselliği ve yaşattığı şoklarıyla başarılı bir psikolojik korku filmi.

İlgilisine...

GRUMPY OLD MEN - (1993)

GRUMPY OLD MEN

Donald Petrie'in yönettiği Mark Steven Johnson yazdığı bu komedi filminin başrollerinde Jack Lemmon, Walter Matthau ve Ann-Margret var. 

Film, yardımcı oyuncuları açısından da çok zengin: Burgess Meredith, Daryl Hannah, Kevin Pollack, Buck Henry ve Ossie Davis.

Artık iki yaşlı adam olan John Gustafson Jr. ve Max Goldman çocuklarından beri yakın dost ve komşudurlar. Ancak yıllar öncesine dayanan bir husumetten ötürü aynı zamanda birer düşman gibi de aralarında çekişip durmaktadırlar. Mahallelerine taşınan güzel ve çekici Ariel'i elde etmek için iki dul arasında savaş tamtamları çalmaya başlar.

Altıncı kez bir filmde başrolü paylaşan (gerçek hayatta da çok yakın iki dost olan) Jack Lemmon ve Walter Matthau arasında harika bir kimya ve enerji var. Onları birlikte izlemek her zamanki gibi büyük bir keyif. Sadece onlar değil tüm oyuncular harika performanslar sergiliyorlar.

Filmin Danimarka doğumlu görüntü yönetmeni Johnney E. Jansen kar-kış içindeki geçen filmi -bir komedi filmine göre- doğal ışıkla aydınlatılmış hissi vererek aydınlatıyor. Özellikle iç mekanlarda az sayıda pratik ışık(sahnede görünen ışıklar) kullanmış.

Filmin gişede kazandığı başarının ardından tüm ekip -Sophia Loren'i de aralarına katarak- devam filmi için geri dönmüşlerdi. O film de iyi bir devam filmi olmuştu.

Lemmon ve Matthau gişe başarılarının ardından Out to Sea adlı hafif ama hayli eğlenceli bir komedi filminde ve yıllar sonra Neil Simon'ın Odd Couple filmindeki ünlü rollerini tekrarladıkları Odd Couple-II'de yine bir araya gelmişlerdi. Ancak maalesef bu filmlerin gişede başarısız olmasıyla ikilinin birlikte oynayacakları yeni film projeleri baltalanmıştı.

Grumpy Old Men usta oyuncuların eşliğinde güldüren, hüzünlendiren iyi yapılmış eğlenceli bir kaçış filmi.

İlgilisine...

1 Ocak 2017 Pazar

HIGH NOON - (1952)

HIGH NOON

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Yönetmenliğini Fred Zinnemann'ın yaptığı politik alt metinli bu klasikleşmiş western filminin başrollerinde Gary Cooper, Grace Kelly ve Katy Jurado var.

Şerif(marshal) Will Kane evlendiği gün balayına gitmeden hemen önce idama mahkûm edilmiş olan azılı suçlu Frank Miller'ın hukuki açıklardan yararlanarak af edilip, serbest bırakıldığını ve öğlende kasabaya ulaşacak trenle gelmek üzere olduğunu haber alır. Will, Frank Miller'ı yakalayıp hapse atan kişidir. İntikam almaya yemin etmiş olan Frank Miller'ın ise tek bir amacı vardır: Şerif Will Kane'i öldürmek.

Gary Cooper filmde kariyerinin en iyi oyunculuklarından birine imza atıyor. Cooper karakterinin duygularını daha çok göz-yüz ifadeleriyle ve beden diliyle yansıtıyor. Ve bu kanımca Gary Cooper'ın performansını daha etkili kılıyor.

Katy Jurado ise güçlü ve akıllı bir iş kadını olan Helen Ramirez'i canlandırıyor. Ramirez daha önce filmin kötü adamı Frank Miller'ın daha sonra da Will Kane'in aşığı olmuştur. Bu arada izleyici olarak Helen ile Will Kane tam olarak neden ayrıldıklarını bilemiyoruz ama aralarında hâlâ bir çekim olduğu ortada ve Helen, Will'i Amy'e göre daha iyi anlıyor gibi görünüyor. Katy Jurado sergilediği oyunculukla Altın Küre Ödülünü kazanmış ve bu ödülü alan ilk Meksika'lı oyuncu olarak tarihe geçmiş.

Grace Kelly -oynadığı ilk uzun metraj film olmasına rağmen- babası ve ağabeyini silahlı çatışmada kaybetmiş, dindar(Quaker), silahları sevmeyen bir pasifist olan Amy Fowler rolünde iyi bir oyunculuk sergiliyor. Belki de Will'in Helen Ramirez yerine Amy'i seçmesinin nedeni Amy'nin gençliğinden gelen o masumiyeti ve onun temsil ettiği silahsız, yıkımsız bir dünya arzusu olabilir.

Llyod Bridges'ın performansını, filmin final bölümünde arzı endam eden Frank Miller rolündeki Ian MacDonald'ı ve filmde tek diyaloğu olmamasına rağmen tehditkar görünümü ile hafızalarda iz bırakan genç Lee Van Cleef'i de unutmayalım.

Filmin senaryosunu yapımcı Stanley Kramer ile çalışan senarist Carl Foreman 40'lı yılların sonunda tasarlamaya başlar. Foreman yazdığı tretmanın John W. Cunningham'ın bir dergide yayınlanan The Tin Star adlı öyküsüyle benzerliklerini görünce bir sorun çıkmaması için öykünün film haklarını satın alır(not: Bazı yerlerde yapımcı Stanley Kramer'ın öykünün film haklarını satın aldığı belirtiliyor).

Film -özellikle sonu- stüdyolar tarafından karanlık ve sinik bulunduğundan bağımsız bir proje olarak ilerler. Ayrıca Gary Cooper'ın canlandırdığı şerif Will Kane karakteri Hollywood'un western filmlerinde genel olarak sunduğu güçlü, korkusuz, idealist, maço kahraman tipine zıt olarak kırılgan, korkan ve çaresizliğe düşen bir karakter olarak vurgulanmış. Bir de bunların yanı sıra Will Kane kiliseye uğramayan inançsız biridir. Hatta dindar karısıyla evlenirken bile töreni kilisede rahip huzurunda değil de ofisinde bir hakimin önünde yapar. Bu da muhafazakar Amerikalıların western filmlerinde görmeye alışık olmadıkları bir şey. Dolayısıyla stüdyolar projeyi riskli görmüşler.

Senarist Carl Foreman prodüksiyon sırasında eskiden komünist partiye üye olduğu için Amerika Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi tarafından sorgulanır ve Hollywood tarafından kara listeye alınır. Hatta filmin jeneriğinden Foreman'ın adının çıkarılması için baskı yapılır. Ama Gary Cooper böyle bir şey olursa filmi yarıda bırakacağını söyler. Bunun üzerine Carl Foreman'ın adı jenerikte kalır. Ancak Stanley Kramer Carl Foreman'ın adını jenerikteki yapımcı titresinden çıkartır. [Filmden sonra İngiltere'ye yerleşen Carl Foreman orada Michale Wilson ile Bridge of River Kwaii'nin uyarlama senaryosunu yazarlar. Ama ikisi de kara listede olduklarından jenerikte adları geçmez. Filmin senaryosu Oscar'ı kazandığında Akademi Oscar ödülünü kitabın yazarı ve senaryonun Fransızca versiyonunu yazan Pierre Boulle'e verirler. 1984 yılında Foreman ve Wilson öldükten sonra Hollywood bir iç hesaplaşmadan sonra onlara haklarını iade eder ve isimleri filmin jeneriğine yazılır.]

Filmin alt metninde Foreman'ın o dönemde Amerika'da yaşanan komünizm korkusu paranoyasından ötürü insanların komite önlerine çıkarılmalarını, arkadaşlarının isimlerini vermeye zorlanmalarını, kara listeye alınmalarını ve bu olaylarda dostların birbirlerine sırt çevirmelerini de yansıttığını düşünüyorum.

Film doğal olarak Hollywood'un sağ kanadından tepkiler almış. Hatta John Wayne ve Howard Hawks 1959'da Rio Bravo'yu sırf bu filme tepki olsun diye yaptıklarını söylerler. John Wayne 1971'de High Noon için, 'Hayatımda gördüğüm en Amerikan olmayan şey' ifadesini kullanmış(Link). Hawks ise filmdeki şerifin korkmasına, etrafından yardım istemesine ve karısının yardımıyla kurtulmasına bozulmuş. Gary Cooper'da John Wayne gibi bir Cumhuriyetçi olsa da Cooper'ın bu konuda arkadaşlarına göre çok daha açık görüşlü biri olduğunu düşünüyorum. Hele Amerika Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesine karşı tutumu tamamen farklı. Bu arada ilginç bir anekdot olarak John Wayne filmi beğenmese de, filmdeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanan Gary Cooper törende olmadığı için ödülü Cooper'ın yerine alır ve arkadaşı Cooper için övücü bir konuşma yapar. Link

Filmin yönetmeni Fred Zinnemann filmin düşük bütçesine rağmen filmi tecrübesi ve yeteneğiyle başarıyla kotarıyor. Sade ama özenli çekimleri, dışa vurumcu kamera hareketleri ve elbette kurgusuyla filme çok şey katıyor. Elde ettiği başarıyla, onun için bir stüdyo yöneticisinin sarf ettiği "Avusturyalı bir yahudi western çekmekten ne anlar!" lafını o yöneticiye yedirmiş olmalı.

Filmin görüntüleri de klasik western filmlerinin aksine geniş vista çekimler, uçsuz bucaksız topraklar, etkileyici doğa görüntüleri ve bulutlu gökyüzleri barındırmıyor. Gökyüzü neredeyse hep beyaz ve bu izleyici üzerinde hava çok sıcak etkisi uyandırıyor. Ki filmde tüm oyuncular - kadın oyuncular hariç- hep terli görünüyor. Tüm bunlar yönetmenin filmde yaratmak istediği gergin atmosfer için. Filmin görüntü yönetmeni Floyd Crosby bunu elde edebilmek için gökyüzünü filtresiz çekmiş ve filmin baskısını alırken film baskı makinesinin parlaklık ayarını normalin üzerinde ayarlamış.



Filmin kurgusu ritim hususunda ve tansiyon yaratmada bir ders niteliğinde. Saatin, saat seslerinin, rayların, bekleme anlarının vs. tansiyonu arttırmakta kullanımı çok güzel planlanmış. Ayrıca filmin kurgusu Frank Miller'ın gelişine kadar neredeyse gerçek zamanlı olarak ilerliyor. Will Kane'in vasiyetini yazarken başını kaldırıp saate bakmasıyla başlayan montajı izlemek ise tam bir sinematik haz. Bu montaja eşlik eden Dimitri Tiomkin'in müziğiyle(Soundtrack'te 27. parça - 'Two Minutes to Twelve') sekans tam bir epik hâline geliyor. Bir de Kane'in sevdiği iki kadının at arabasıyla onun önünden geçip giderken onlarla bakıştığı sahne ve ardından Kane'in yapayalnız kalışı... Filmin kurgucuları Elmo Williams ve Harry W. Gerstad.



Dimitri Tiomkin besteleri ile sözlerini Ned Washington'ın yazdığı Tex Ritter seslendirdiği "Do Not Forsake Me, Oh My Darling" türküsü de hafızalarda yer ediyor.

Yedi dalda Oscar'a aday olan film Oscar töreninden En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kurgu, En İyi Müzik ve En İyi Şarkı Oscar'larını alarak ayrılmış.

İlgilisine...

THREE DAYS OF THE CONDOR - (1975)

THREE DAYS OF THE CONDOR

Yönetmenliğini Sydney Pollack'ın yaptığı bu gerilim filminin senaryosunu James Grady'nin Six Days of the Condor adlı romanından Lorenzo Semple Jr. ve David Rayfiel uyarlamış.

Filmin oyuncu kadrosu bir hayli zengin. Başrollerde Robert Redford, Faye Dunaway, Cliff Robertson ve Max von Sydow var.

Condor kod isimli Joseph Turner bir CIA analisti olarak günlerini kitapları okuyup analiz ederek geçirmektedir. Bir gün öğle yemeğine çalıştığı paravan kurumun arka kapısından çıkarak gider. Bu sırada bir grup adam onun iş yerini basar ve tüm iş arkadaşlarını öldürürler. Condor hem hayatta kalmak hem de bu işi yapanları bulmak için kollarını sıvar.

Ünlü yapımcı Dino De Laurentiis James Grady'nin romanının film yapım haklarını satın aldıktan sonra filmin yönetmen koltuğuna Peter Yates getirilir, başrol için ise Warren Beaty düşünülür. Bir süre sonra Warren Beaty projeden ayrılınca onun yerine Robert Redford getirilir. Redford yönetmen olarak daha önce birlikte çalıştığı dostu Sydney Pollack'ı ister. Bunun üzerine Laurentiis Peter Yates'e iyi niyet göstergesi olarak uygun bir ücret öder ve yönetmenle yollarını ayırırlar.

Filmin senaryosu haksız yere suçlanıp kaçan ana karakterin gerçek suçluları bulup kendini temize çıkarmak istemesi şablonu üzerine kurulu olsa da bu sefer düşman dışarıda değil, içeride. Bu yüzden filmin sonunda da görüldüğü üzere garantili bir mutlu sona ulaşmak mümkün değil. Filmin bu sonu ve genel yaklaşımı dönemin Amerika'sının psikolojisini de yansıtıyor. Özellikle 60-70'li yıllarda geçirdiği birçok politik suikastten ve Watergate skandalı sonrasında Amerikan halkının devlet kurumlarına güvensizliğini, derin devlet paranoyalarını, güvenlik endişelerini film alt metnine yansıtıyor.

Sydney Pollack'ın yönetimi, kurgusu ve oyuncularının iyi performanslarıyla öne çıkan bu gerilim filminin olay örgüsünün kendisinden sonra birçok filme esin kaynağı olduğunu da belirteyim.

İlgilisine...

1 Aralık 2016 Perşembe

THE EMIGRANTS (Utvandrarna) - (1971) & THE NEW LAND (Nybyggarna) - (1972)

THE EMIGRANTS (Utvandrarna) & THE NEW LAND (Nybyggarna)


Jan Troell'in yönettiği, sinematografisini üstlendiği, kurguladığı bu destansı filmlerin senaryosunu Vilhelm Moberg'in Göçmen serisi romanlarından Jan Troell ve filmin yapımcısı Bengt Forslund birlikte uyarlamışlar.

Filmde İsveç'in Smaland bölgesinde yaşayan bir grup insanın 1844 yılında Amerika'nın Minnesota eyaletine göç etme macerasına ve orada yaşadıklarına tanıklık ediyoruz.

The Emigrants'ın ilk yarısı karakterlerimizin göç etmek için sebepler edinişine, ikinci yarısı ise karakterlerimizin zorlu okyanusu aşma mücadelesine ve gemide yaşadıklarına yoğunlaşıyor. Filmin finalinde ise göçmenlerimiz hayal ettikleri topraklarına ulaşıyorlar.

İkinci film olan The New Land ilk filmin bittiği yerden başlıyor. Karl Oscar eşi Kristina ve çocuklarını alarak işaretleyip sahiplendiği araziye doğru yolculuğa çıkar. Bu filmde göçmenlerin yeni ülkelerinde yeni hayatlarını kurmalarını, birbirleriyle olan ilişkilerini, karşılaştıkları zorlukları, kayıplarını, değişimlerini, yalnızlıklarını, duygusal ve tarihi açıdan çatışmalarını izliyoruz.


Bu iki film kanımca sinema tarihinin en başarılı roman(lar) uyarlamaları arasındalar. Gerçi iki ayrı film olarak gösterime girseler de onlara tek film gözüyle bakabiliriz. Çünkü ikinci film ilkinin kaldığı yerden devam ediyor ve aynı oyuncularla aynı zamanda çekilmiş. Sadece uzun sürelerinden ötürü ikiye bölünmüş. Bu epik uyarlamanın ilk filmi olan The Emigrants 192 dakika, ikinci film The New Land ise 202 dakika. Süreleri uzun olsa da belirtmeliyim ki izlerken bir dakika dahi sıkılmadım.

Filmin başrollerinde Liv Ullmann ve Max von Sydow var. İkisi de karşılıklı olarak oyunculuk yeteneklerini döktürüyorlar. Liv Ullmann'ın performansı unutulmaz, hayatının oyunculuğunu sergilemiş.(Röportajlarında kendisi de böyle düşündüğünü söylüyor). Ayrıca filmin yardımcı oyuncuları da rollerinde çok başarılılar. Özellikle Eddie Axberg, Allan Edwal, Monica Zetterlund ve Pierre Lindstedt. (Küçük bir anekdot olarak Eddie Axberg'in aynı zamanda filmin ses departmanında da çalıştığını belirteyim.)

Jan Troell'in hassasiyeti yönetimine, kamerasına, kurgusuna ve tüm oyuncularının performanslarına yansımış. Yönetmen kamerasıyla detayları, karakterlerinin duygularını ve o insanların hayatlarının ritmini çok güzel yakalamış. Şiir gibi bir film(ler).


Filmin set tasarımı ve kostüm tasarımı da bir hayli detaylı ve özenli. Filmin sanat yönetmeni P.A. Lundgren, kostüm tasarımcısı ise Barry Lyndon ile Oscar kazanan Ulla-Britt Söderlund.

Son bir anekdot olarak The Emigrants 1972 yılında En İyi Yabancı Film, 1973 yılında ise En İyi Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu ve Uyarlama Senaryo dallarında Oscar ödülüne aday olurken ikinci film The New Land de aynı yıl En İyi Yabancı Film dalında Oscar'a aday gösterilmiş. Bu durum Oscar tarihinde bir ilk ve tek. Kanımca Akademi Max von Sydow'un performansını atlamış, keza filmin sinematografisini de...


Bu filmleri ilk izlediğim zaman hazine bulmuş gibi olmuştum. Çünkü beni sinematik açıdan üst düzey bir yolculuğa çıkartmışlardı. Açıkçası günümüzde bu türde, kalitede ve sürelerde filmlerin artık beyaz perdeyle buluşması çok zor gibi görünüyor.

İlgilisine...


JIGOKU - (1960)

JIGOKU (Cehennem)

Nobuo Nakagawa'nın yönettiği, zamanla kültleşmiş olan bu korku filminin başrollerinde Shigeru Amachi, Yoichi Numata ve Utako Mitsuya var.

Senaryosunu Nakagawa ve Ichiro Miyagawa'nın yazdığı filmin ilk yarısı dünyada, ikinci yarısı ise cehennemde geçiyor.

Filmin dünyada geçen ilk yarısında, ilahiyat öğrencisi olan Shiru'nun ve çevresinin, ruhunu kötülüğe satmış olan Tamura'nın etkileriyle yıkıma uğramasını izliyoruz. Bir kötülük bir diğerini doğuruyor. Ölen ölene...

Filmin cehennemde geçen ikinci yarısında ise filmin ilk yarısında neredeyse tümü ölmüş olan karakterler cehennemde psikolojik ve fiziksel işkencelere maruz kalıyorlar. Shiru, Dante'nin İlahi Komedya'sındaki gibi cehennemde geziyor.

Görsel açıdan bir hayli vurucu olan cehennem sahneleri birçok gore (kanlı) sahne barındırıyor. Hâliyle film, zamanının en çok kan ve özel efekt barındıran Japon korku filmlerinden biri olmuş. Filmin cehennem konsepti Budizm'i temel alsa da İbrani dinlerin cehennem anlayışıyla da bir hayli örtüşüyor.

Nakagawa filme tiyatral ve operatik bir bakış açısıyla yaklaşsa da yönetmenin görselliği bir hayli sinematik ve vurucu. Bence Nakagawa filmin bir hayli düşük bütçesine rağmen çok iyi bir iş çıkarmış. Ayrıca Jigoku, kariyerinde 90'dan fazla film yönetmiş olan Nakagawa'nın yönettiği sekiz korku filminden biri.

Filmi zamanının klasik Japon korku (kaidan) filmlerinden ayıran özelliği ise Nakagawa'nın görselliği, yaklaşımı ve yoğun gore(kanlı) işkence sahneleri diyebiliriz. Kırmızı renk filmde dominant. Ama tüm kanlı sahneler arasından aklıma kazınan imge kansız bir sahne oldu: Ağır çekimde acı çeken bedenlerin kaldırdıkları elleri...

Efsanevi Toho stüdyolarının kurucuları tarafından kurulmuş olup zamanında düşük bütçeli sömürü filmleriyle ünlenmiş Shintoho (Yeni Taho) stüdyoları tarafından dağıtılan film gişede başarılı olsa da stüdyoyu iflastan kurtaramamış ve 1961'de iflas eden Shintoho stüdyosunun son prodüksiyonu olmuş.

İlgilisine...

1 Kasım 2016 Salı

HAXAN - (1922)

Häxan: Witchcraft Through the Ages

Yönetmenliğini Benjamin Christensen'in yaptığı bu canlandırmalı belgesel film tarih boyunca cadılık kavramının kökenini, cadılık olarak görülen olayları, toplumların din eksenli kafalarında yarattıkları korkuları ve bu korkulardan ötürü histeriye kapılarak giriştikleri cadı avlarını bilimsel bir bakış açısıyla irdeliyor.

Filmin öyküsü yönetmen Christensen'in Berlin'de bir kitapçıda Malleus Maleficarum'un (1486'da bir din adamı olan Heinrich Kramer tarafından yazılmış cadılara karşı nasıl muamele edilmesi gerektiğini anlatan; içeriğinde acımasız cezalar, işkenceler vs. barındıran bir kitap) bir kopyasını bulmasıyla başlamış.

Yönetmenin canlandırma sahneler için istediği detaylı orta çağ setleri, kostümler, makyaj çalışması, proplar ve filmin uzayan prodüksiyon süresi filmin bütçesini yükselterek filmin İskandinavya'da çekilmiş en pahalı sessiz film ünvanını almasını sağlamış. Filmi İsveç finanse etse de filmin tamamı Danimarka'da çekilmiş.

Haxan bir belgesel film olsa da barındırdığı canlandırma sahnelerinin içeriğinden ve 1920'li yıllara göre sergilediği gerçekçilikten ötürü aynı zamanda bir korku filmi olarak da kabul görür.

Film İskandinav ülkelerinde hem eleştirel hem de ticari olarak başarılı olsa da Amerika ve diğer birçok ülkede içerdiği çıplaklık, cinsellik, işkence canlandırmaları gibi hususlardan ötürü yasaklanmış.

Filmin Criterion Collection'dan çıkan restore edilmiş, detaylı ve birçok ekstra barındıran bir dvd baskısı var ancak umarım yakın zamanda daha iyi restore edilmiş bir blu-ray baskısı da çıkar.

İlgilisine...