1 Nisan 2017 Cumartesi

THE HILL - (1965)

THE HILL (TEPE)

Yönetmenliğini Sidney Lumet'in yaptığı bu anti-militaristik filmin başrolünde Sean Connery var. Yardımcı rollerde öne çıkanlar ise Harry Andrews, Ian Bannen, Ian Hendry ve Michael Redgrave.

Filmin senaryosunu R.S. Allen'ın aynı isimli oyunundan Ray Rigby uyarlamış.

Filmde otoritenin korku ve şiddetle bireyi itaatkar bir makineye çevirme çabasını ve bireyin otoriteyle çatışmasını izliyoruz. Bu temaları işlemek için ise ordu biçilmiş kaftan.

Libya çölündeki bir İngiliz askeri hapishanesinde gardiyanlardan bazıları mahkumlara eziyet etmekte ve bu durum yöneticiler tarafından görmezden gelinmektedir. Bu eziyetlerden en çarpıcı olanı ise filme ismini veren "Tepe"dir. Gardiyanlar çölün öğle sıcağına aldırmadan mahkumları bu tepeye tırmanmaya zorlarlar. Bu ceza mahkumlardan birinin ölümüne sebep olur. Hapishaneye yeni gelen mahkum Joe Roberts(Connery) olanları gördükçe otoriteye isyan etmeye başlar.

Filmi siyah-beyaz çeken Sidney Lumet filmde daha çok geniş açı lensleri kullanmayı tercih etmiş. Kasıtlı olarak yüzlerde distortion oluşmasını amaçlamış(geniş açı lens kullanıldığında imajın köşelerinde oluşan bozulma). Filmin görüntü yönetmeni Oswald Morris filmdeki çalışmasıyla BAFTA'da En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü almış.

Ayrıca Lumet filmde hiç müzik de kullanmıyor.

Filmin senaryosu 1965'de Cannes'da En İyi Senaryo ödülünü almış. Ancak filmin adının Oscarlar'da geçmemesi düşündürücü; yazık olmuş.

The Hill maalesef günümüzde adından az bahsedilen başyapıtlardan.

İlgilisine...

THE MUSIC ROOM (Jalsaghar) - (1958)

THE MUSIC ROOM (Jalsaghar)

Satyajit Ray'in yönettiği ve senaryosunu Santi P. Choudhury ile birlikte yazdığı filmin başrolünde Chhabi Biswas var. Filmin senaryosu Tarashankar Benerjee'nin kısa bir öyküsünden uyarlanmış.

Bir toprak ağası (zamindar) olan Biswambhar Roy eşini, çocuğunu ve bir de müziği çok sevmektedir. Hatta evinde konserler düzenletmektedir. Ancak karısı ve oğlu selde boğularak ölünce hayata küser ve izole bir hayat yaşamaya başlar. Müzik de onun için bitmiştir. Feodal sistem çökerken alt sınıftan olan Mahim ticaretle zengin olur ve Biswambhar'a rakip olur. Biswambhar her geçen gün maddi ve manevi gücünü yitirmektedir. Kalan parasıyla evinde son kez bir müzik konseri verdirmeye karar verir.

Başroldeki Chhabi Biswas trajik durumdaki toprak ağası rolünde akıllara kazınan, güçlü bir oyunculuk sergiliyor.

Filmin öyküsü Ray'in Apu üçlemesinin ikinci filmi olan Aparajito'nun gişede zarar etmesi üzerine ticari açıdan başarılı bir film üretmek isteyen Ray'in Hint müziğiyle ilintili popüler bir edebiyat eseri arayışıyla başlamış. Ray müziği çok sevdiği için filmin merkezinde müziğin önemli bir yer tutmasını istemiş (-ki biyografi yazarı Andrew Robinson, Ray'in ona müziği sinemadan daha çok sevdiğini söylediğini aktarıyor).

Toprak ağası Roy gelecekte fillerin yerini alacak olan toz kaldıran kamyoneti izlerken.

Filmde Ray'in klasik temalarından olan eski-yeni, gelenekler-yenilikler çatışmasını ve eski neslin yeniliklere uymakta yaşadığı sıkıntıları görüyoruz.

Film Ray'in birçok incelikli sembolik anlatımlarını barındırıyor. Mesela, Apu üçlemesindeki gibi ölüm gelmezden önce Ray'in şiirsel görselleriyle sembolize ederek ölümü haber verişini yine izliyoruz. Ayrıca müzik odasındaki o büyük avizenin Biswambhar'ın hayatını/iç dünyasını sembolize ettiğini düşünüyorum.

Finalden önceki müzik ve dans gösterisinin Biswambhar'a verdiği büyük hazzı seyirci de paylaşıyor. Açıkçası Ray filmi çekerken Batı seyircisinin Hint müziği ve dansına ilgi ve beğeni göstereceğini pek düşünmemiş. Ancak film İngiltere, Amerika ve Fransa'da bir hayli başarılı olmuş.

The Music Room hüzünlü ana karakteriyle, içten, incelikli hikayesi ve müziğiyle Satyajit Ray'in en iyi filmlerinden biri.

İlgilisine...

BODY DOUBLE - (1984)

BODY DOUBLE

-I like to watch.

Brian De Palma'nın yönettiği bu erotik gerilimin başrollerinde Craig Wasson, Melanie Griffith ve Gregg Henry var.

Filmin senaryosu ise Brian De Palma ve Robert J. Avrech'e ait.

Aktörlük yapan Jake Scully oynadığı filmin setinden eve erken döndüğünde sevgilisini başka bir adamla sevişirken bulur. Sevgilisinden ayrılan Jake bir süre sonra da işinden olur. Oyuncu seçmelerine giderken kendi gibi aktör olan Sam'le tanışır. Sam iş sebebiyle şehir dışına çıkacağı için kaldığı lüks evi kendine kalacak yer arayan Jake'e bırakır. Sam gitmeden evdeki teleskopu yakınlardaki bir eve doğru çevirir ve Jake'den teleskoptan bakmasını ister. Jake teleskoptan baktığında son derece güzel bir kadının önce mücevherlerle striptiz yapıp, ardından da mastürbasyon yaparak uyuduğunu görür. Jake zamanla izlediği bu kadını saplantı hâline getirecektir ve olaylar kontrolden çıkacaktır.

Film hikayesiyle, temalarıyla ve karakterleriyle Hitchcock'un başta Vertigo olmak üzere Rear Window, Dial M for Murder ve bence biraz da Michael Powell'ın Peeping Tom filmlerinden izler taşıyor. Voyerizm, saplantılar, fobiler, gerilim ve cinayet... De Palma ilgisini çeken bu temaları kendi zevkine göre harmanlayıp kendi bakış açısını ve görselliğini katarak kendine has bir film ortaya çıkarıyor (ki bu filmografisine bakıldığında birçok filminde görülmekte).

Craig Wasson ve Gregg Henry rollerinde gayet iyiler. Melanie Griffith ise rolünde parlıyor. De Palma başta Holy Body rolünü gerçek bir porno oyuncusuna(Annette Haven) vermek istemiş ancak stüdyo buna karşı çıkınca Scarface'de birlikte çalıştığı Steven Bauer'ın eşi Melanie Griffith ile rol üzerine konuşmaya başlamışlar ve sonunda rol Griffith'e kalmış. Griffith'in rol için yaptığı deneme çekimi ise filmin ünlü striptiz sahnesi olmuş. Anlatılanlara göre De Palma daha sonra Griffith'in isteğiyle bu deneme çekimini içeren kaseti imha etmiş. Ayrıca Griffith rolüne hazırlanırken Annette Haven'dan da danışmanlık almış. Son olarak Gloria rolündeki Deborah Shelton'ın iyi performansını da unutmayalım (ancak filmde kendi sesiyle konuşmuyor, dublaj yapılmış).

De Palma kadınları fotoğraflamayı ve onları güzel göstermeyi sevdiğinden filmin görüntü yönetmenini seçmek için adaylara aynı aydınlatma malzemelerini vererek kadın oyuncuları aydınlatmalarını istemiş. Testin sonunda adayların arasından Stephen H. Burum sıyrılmış. Ve o zamandan beri Burum ve De Palma toplamda sekiz filmde birlikte çalışmışlar. Filmde De Palma'nın klasik dolly(şaryo) çekimlerini, steadicam takip sahnelerini, zoom lens kullanımını ve split diopter planlarını yine sıklıkla görüyoruz.

Bu hayli görsel filmden birçok sahne akılda kalıyor: Jake'in röntgencilik sahneleri, alışveriş merkezindeki takip sahnesi -ki gerek zamanlamalarıyla gerek kurgusuyla gayet iyi bir sahne-, kameranın 360 derece karakterlerin etrafında döndüğü o tutkulu öpüşme sahnesi(benzer tekniği -rear projection- daha önce The Fury adlı filminde de yaratıcı bir şekilde kullanmıştı), porno filmin içindeki müzik klibi sahnesi(Relax şarkısı), filmin finali ve elbette o matkaplı unutulmaz cinayet sahnesi ilk akla gelenlerden... Cinayet sahnesi De Palma'nın Dressed to Kill filmindeki asansör sahnesi kadar olmasa da bir hayli etkili. Ha, bir de bitiş jeneriğindeki body double(vücut dublörü)'ı açıklayan sahneyi unutmayalım! Filmin başlarında kullanılmak üzere çekilen bu sahne izleyiciye filmin sürpriziyle ilgili büyük bir ip ucu verdiğinden kesilmiş, ama sonrasında kendine bitiş jeneriğinde yer bulabilmiş.

Filmin mekan seçimleri ve setleri de gayet iyi. Akla ilk gelen Jake ve Sam'in kaldığı enteresan bir mimariye sahip olan ev oluyor. Bunun yanı sıra teraslı otel ve Gloria'nın evi de akılda kalıcı. Çünkü bu mekanlar hem hikayeye hem de görsel anlatıma hizmet ederek filmle bütünleşiyorlar.

De Palma'nın zoom lensleri kullanışı, arka planda İtalyan besteci Pino Donaggio'nun müzikleri ve o kanlı sahneleriyle film bazen bir nevi Spagetti Suspense hissi uyandırmıyor değil.

Film gösterime çıktığında porno karşıtlarının ve feministlerin oklarına hedef olmuş. Bence daha çok filmin ve De Palma'nın üzerinden kendi propagandalarını yapmaya gayret göstermişler. Film çoğu eleştirmenden olumsuz eleştiriler alırken gişede de çok başarılı olamamış. Ama film zamana direnerek günümüzde birçok sinemaseverin ve sinemacının gözünde kült seviyesine ulaşmış durumda.

Body Double gerilimiyle, erotizmiyle, mizahıyla, görsel anlatımıyla, estetiği ve performanslarıyla De Palma'nın incilerinden biri.

İlgilisine...

ALLIED - (2016)

ALLIED

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Robert Zemeckis'in yönettiği bu aşk ve casusluk temalı dramatik filmin başrollerinde Brad Pitt ve Marion Cotillard var.

İkinci Dünya Savaşı'nda ajan Max Vatan Kazablanka'ya Nazi büyükelçisine suikast düzenlemek üzere gönderilir. Oradaki bağlantısı ve ortağı Marianne Beausejour'dür. İkisi bu tehlikeli görevin ardından İngiltere'de evlenirler ve bir çocukları olur. Bir süre sonra İngiliz istihbaratı Marianne'in bir Nazi ajanı olmasından şüphelenir. Bu durum ikilinin birbirlerine olan güven ve sevgisini test edecektir.

Brad Pitt casus Max Vatan rolünde gayet iyi. Özellikle filmin Kazablanka kısmında duygularını vücut diline yansıtmaması, enerjisini saklaması ve mesafeli tutumu başarılı ama tabii sonra her şey değişiyor... Marion Cotillard ise performansıyla birçok sahneyi çalıyor. İki oyuncu arasındaki kimya üst düzey olmasa da inandırıcı.

Yönetmen Robert Zemeckis özenli mizansenleriyle, kurgusuyla ve teknik ustalığıyla filmin hikâyesini başarılı bir şekilde anlatmış. Ancak senaryodaki açıkları ve filmin müziğindeki bazı problemleri atlamış olduğunu düşünüyorum.

Senarist Steven Knight filmin dramatik yapısını kurmak ve filmin melodramatik finaline ulaşmak için birçok mantık açığına sebep vermiş. Yapımcılar gerçekçi bir film yapmak amacıyla yola çıksalar da elbette bir belgesel yapmak zorunda değiller, bu bir kurgu film. Güçlü bir dram ve duygu yaratmak için mantık ve gerçeklerin görmezden gelinmesiyle ilgili de bir sorunum yok, ancak bu belli bir sınırı geçince seyirciyi filmden koparabiliyor:
Örnek#1; Marianne neden Nazilerin tehditle ona ajanlık yaptırdığını Max'e söylemiyor. Evlilikleri sarsılabilir ama hiç olmazsa ölümle sonuçlanmayabilirdi. Max ve İngilizler Marianne'i iki taraflı ajan olarak kullanabilir, Nazilere yanlış bilgiler gönderebilirlerdi. Olmadı, Nazi ajan şebekesini tutuklayıp sorgulayabilir ve bu casusluk şebekesini çökertebilirlerdi. O da olmadı, İngilizler Marianne'i ve bebeğini korumak için onları güvenli bir yere yerleştirebilirdi ayrıca Nazi ajanları da tutuklanınca daha da güvende olacaklardı. O da olmadı Max, Marianne'i ve bebeğini kız kardeşiyle Kanada'ya gönderebilirdi. O da olmadı kendini sakatlayıp Marianne'le birlikte Kanada'ya gidebilir, karısının ve çocuğunun güvenliğini sağlayabilirdi.
Örnek#2: İngilizler Max'in de olası bir şüpheli olacağını düşünüyorlarsa neden karısının bir Nazi ajanı olmasından şüphelendiklerini ona söylüyorlar ve bunu tespit etmek için yaptıkları plana(Blue-dye test) onu dahil ediyorlar?! Max karısıyla ortak Nazi ajanlığı yapıyorsa o gece bilgi geldiğinde tek yapması gereken karısına bunun bir tuzak olduğunu ve bu bilgiyi paylaşmamasını söylemek. Böylece ikisi de 'suçsuz' çıkar!
Örnek#3: Max finalde karısını ve kızını kaçırmak için uçak çalmaya askeri üsse geliyor, hem de yağmurlu havada?!
Örnek#4: İngilizler, Marianne intihar etti diye Max'i nasıl otomatik olarak masum kabul ediyorlar. Ya, Marianne onu korumak için suçu üstüne aldıysa?
Örnek#5: Max, Nazi casus şebekesinin elemanlarını öldürdüğünü söyleyince üstü ona bunu yapmasaydı, onları yakalayıp sorgulamalarının çok daha iyi olacağını söylüyor. Peki bu neden Marianne için geçerli değil, neden onun hemen öldürülmesi lazım, hem de kocasının elinden!..
Örnek#6: Finalde kendisini kızına tanıtmak için Marianne'in yazdığı mektubu dinliyoruz. Madem kendisini tanıtmak istiyor neden geçmişinden bir parça dâhi bahsetmiyor, ondan da geçtim neden en azından gerçek ismini yazmıyor/söylemiyor?
Neyse, çok düşünmeyip kendinizi duygusal akışa, gerilime ve aksiyona bırakabilirseniz filmi heyecanla izleyebilirsiniz.

Max'in lezbiyen kız kardeşi ve onun sevgilisi filme biraz zorlama konmuş gibi. Birkaç yıl önce The Imitation Game adlı filmde Alan Turing'in eşcinselliğinden çektiklerini izleyen seyirci bu filmde herkesin ortasında yaşanan bu ilişkiyi gerçekçi bulmayabilir(tamam, onlar Kanadalı ve daha bohem ortamlarda takılıyorlar ama sonuçta Max'in kardeşi de bir ordu mensubu ve bu duyulursa problem yaratmaz mı? Bilemiyorum...)

Filmin sinematografı Zemeckis'in Forrest Gump'tan beri birlikte çalıştığı Don Burgess. Her zamanki gibi ikili özenli planlara, görsel efekt destekli kamera hareketlerine [özellikle -karakterlerin fırtınalı geleceğini imâ eden bir çöl fırtınasında karakterlerin araba içindeki sevişme sahnesinde(bana hep İngiliz Hasta'yı hatırlatmıştır) kameranın arabanın etrafında 360 derece döndüğü ve aracın içine girip çıktığı sahne gibi] imza atmışlar.

Yukarıdaki gibi bir başka sembolik sahnede de Marianne Max'e arkadaşlarına onun bir katolik olduğunu söylediğini belirtip Max'e bir haç(rosary) takıyor. Sanki Marianne onu kurtarıcısı olarak görüyor, ama peki neden kurtaracak, bulunduğu "durumdan" mı? Nitekim Max'in ona evlilik teklif etmesiyle bu bir süreliğine gerçekleşiyor da.

Filmdeki kostüm tasarımı çalışmasıyla Oscar'a aday olan Joanna Johnston'ın -özellikle filmin Kazablanka sahneleri için- referans aldığı film ise elbette ki Casablanca filmi. Ancak kıyafetler biraz fazla mükemmel -gerçi başrol oyuncularına çuval giydirseler onlara yakışır ama- sadece başrol oyuncuları için değil filmin tüm oyuncularının kostümleri hepsi terzi işi gibi ve çok temizler. Biraz eskitme ya da yıkanma dahi yok gibi:) Neyse hayli detaylı(birkaç tarihi uyumsuzluk hariç), tarz sahibi ve özenli bir kostüm çalışması olmuş.

Zemeckis'in neredeyse tüm filmlerini besteleyen Alan Silvestri ise içeriğinde aşk, aksiyon, gerilim, ihanet gibi pek tema barındıran bu filme maalesef çok yapay bir şekilde yaklaşmış ve  bence büyük bir fırsatı tepmiş. Çünkü kendini ortaya koyabilir ve Back to the Future serisinde ya da Forrest Gump'ta olduğu gibi müziğiyle filmle bütünleşebilirdi. Açıkçası geçtiğimiz yıllarda Cosmos belgeseli için yazdığı müzikler daha zengin ve başarılıydı. En azından bir tane güçlü tema müziği yaratabilirdi.

Her şeye rağmen Robert Zemeckis'in yönetimiyle ve göz alıcı başarılı oyuncularıyla sürükleyici bir seyirlik, Allied.

İlgilisine...

imdb

1 Mart 2017 Çarşamba

THE FUGITIVE KIND - (1960)

THE FUGITIVE KIND

Yönetmenliğini Sidney Lumet'in yaptığı bu Tennessee Williams uyarlamasının başrollerinde Marlon Brando, Anna Magnani, Joanne Woodward ve Maureen Stapleton var.

Filmin senaryosunu Orpheus Descending adlı kendi oyunundan Tennessee Williams ve Meade Roberts uyarlamış.

Valentine 'Snakeskin' Xavier gitarıyla oradan oraya gezen bir müzisyen ve jigolodur. New Orleans'da kanunla başı derde girince şehri terk eder. Yağmurlu bir gecede bozulan arabası onu Güneydeki küçük bir kasabaya getirmiştir. Hayatını düzene koyup yeni bir başlangıç yapmaya niyetlenen Val'e şerifin karısı yardım eder ve bir dükkanda iş bulur. Dükkanı işleten Lady Torrance bir yandan da ölüm döşeğindeki gaddar kocası Jabe ile ilgilenmektedir. Zamanla Lady ile Val arasında gizli bir ilişki başlar. Ayrıca kasabada Val'in geçmişini bilen Carol Cutrere'de Val'in peşindedir. Jabe'in Lady ve Val'den şüphelenmeye başlamasıyla olaylar adım adım trajik sona doğru ilerlemeye başlar. 

Usta yönetmen Lumet ve başta Brando olmak üzere tüm oyuncular incelikli ve başarılı bir iş ortaya koymuşlar. Lumet ve Brando, Valentine 'Snakeskin' Xavier karakterinin özünü çok iyi yakalayıp, perdeye yansıtmışlar. Kanımca filmde Brando en iyi performanslarından birini sergiliyor.

Filmin hayatları parçalanmış iki ana kadın karakteri olan Lady Torrance ve Carol Cutrere'nin yeni bir başlangıç yapabilmek ve kasabadan gidebilmek için Val'i bir çıkış yolu olarak görmeleri onların ortak noktalarını oluşturuyor. Filmin trajik sonundan sonra en azından Carol kasabayı terk etmeyi başarıyor(ya da ben öyle yorumluyorum).

İyi İngilizce konuşamayan Anna Magnani repliklerini fonetik olarak ezberleyip söylemesine rağmen filmde başarılı bir oyunculuk sergilemiş.

Filmde karakterler arasındaki tutku, cinsel tansiyon, acı veren oyunlar ve şiddet birçok Tennessee Williams uyarlamasında olduğu gibi merkezde yer alıyor. Ayrıca Amerika'nın güneyindeki ırkçılık, linç ve şiddet olayları da filmin alt metinlerinden biri.

Lumet siyah-beyaz çektiği filminin çeşitli sahnelerinde seçici ışık kullanmış(örneğin Xavier'in Lady Torrance'a insanların ikiye ayrıldığını anlattığı sahnede). Bu tarz tiyatral aydınlatmada ışık sahnedeki durumun/karakterin önemine göre değişip, odaklanıyor. Filmin görüntü yönetmeni Boris Kaufman.

The Fugitive Kind hem eleştirmenler arasında hem de gişede büyük başarı elde edememiş olsa da benim favori filmlerimden biri.

İlgilisine...

THE MIRACLE WORKER - (1962)

THE MIRACLE WORKER

Yönetmenliğini Arthur Penn'in yaptığı bu göz yaşartan dramanın başrollerinde Anne Bancroft ve Patty Duke var.

Filmin senaryosu Helen Keller'ın kendi otobiyografisi olan The Story of My Life'dan William Gibson'ın uyarladığı Broadway oyununa dayanıyor. Broadway oyununun yönetmeni Arthur Hiller filmin de yönetmen koltuğunda otururken başrol oyuncuları da rollerini filmde tekrarlıyorlar.

Helen bebekken geçirdiği hastalık sonucu görme ve işitme duyularını yitirmiştir. Büyüdükçe yaşadığı dünyayı anlayamaması ve iletişim kuramamasıyla iyice agresifleşir. Ailesi körler okulundan kızlarına yardımcı olabilecek birinin yardımını isterler. Bunun üzerine okul eski bir öğrencileri olan ve görme duyusuna yeniden kavuşmuş olan Anne Sullivan'ı aileye öğretmen olarak gönderir.

Anne Bancroft ve Patty Duke sergiledikleri oyunculuklarla En İyi Kadın ve En İyi Yardımcı Oyuncu Oscar ödüllerini almışlar. Yardımcı rollerdeki oyuncular da rollerinde gayet iyiler ve başrol oyuncularının performanslarını yükseltiyorlar. Ancak özellikle yardımcı oyuncuların oyunculukları yer yer abartılı ve tiyatral olabiliyor(tiyatral oyunculukla ilgili bir problemim yok, not olsun diye yazıyorum).

Helen Keller'ın hikayesi ve bu hikayeden uyarlanan oyun ve bu film gelecek nesilleri etkilemiş ve birçok uyarlama yapılmış. Mesela 1979'da çekilen televizyon filminde bu sefer Patty Duke Anne Sullivan karakterini oynarken Helen'ı Melissa Gilbert oynamış. Ayrıca 2005 yapımı Sanjay Leela Bhansali'nin yönettiği Black ve 2013 yılında bu filmden uyarlanan Uğur Yücel'in Benim Dünyam filmlerini örnek verebilirim.

İlgilisine...



1 Şubat 2017 Çarşamba

SYMPTOMS - (1974)

SYMPTOMS

Yönetmen koltuğunda Jose Ramon Larraz(Joseph Larraz)'ın oturduğu bu korku-psikolojik gerilim filminin başrollerinde Angela Pleasence, Lorna Heilbron ve Peter Vaughan var.

Helen İngiltere kırsalındaki malikane tarzındaki aile evine arkadaşı Anne'i davet eder. İki arkadaş eve geldikten bir süre sonra malikanede daha önce yaşanmış olayların izleri Helen'ı etkilemeye ve psikolojisini bozmaya başlar. Anne hem evden gelen seslerden hem de arkadaşının davranışlarından şüphelenmeye başlar.

Yönetmen Larraz düşük bir bütçeye sahip olsa da görsel açıdan özellikle aydınlatma açısından başarılı bir film ortaya koymuş.

Angela Pleasence filmde sergilediği performasıyla hafızalara kazınıyor. Karakterinin kırılganlığını gayet iyi yansıtmış. Sette otoriter Larraz ile pek iyi anlaşamasa da, kazalar geçirse de(başına ışık düşmüş) Pleasence filmi başarıyla tamamlamış ve kariyerinin en bilindik rollerinden birine imza atmış. Yardımcı rollerdeki Lorna Heilbron ve Peter Vaughan da gayet iyiler.

Film Türkiye'de "Lanet" adıyla gösterime çıkmış.

Symptoms 1974'de Cannes'da Altın Palmiye'ye aday olsa da film ne yönetmeninin ne de oyuncularının kariyerini pek yükselişe geçirememiş. Özellikle yönetmen Larraz çektiği düşük bütçeli korku, erotik ve sömürü filmlerine devam etmiş ve bu tarz filmlerle tanınır olmuş. Whirlpool ve Vampyres gibi... Ayrıca uzun yıllar kendisinin tabiriyle 'benim için en ideal iş" olarak nitelediği çizgi roman yazarlığı da yapmış.

Geçen zaman zarfında unutulmaya yüz tutan ve negatifleri kayıp olan film en son 1983'de televizyonda gösterildikten sonra sadece korsan VHS kasetlerde izlenebilir olmuş. Daha sonra BFI filmin DVD ve Blu-ray baskısını çıkarabilmek için filmin negatif arayışlarına başlamış. Sonunda 2014 yılında Deluxe'taki bir arşiv müdüründen gelen iyi haberle yüzler gülmüş ve bulunan film dijitale çevrilerek restorasyonu yapılıp DVD ve Blu-ray olarak sinemaseverlerin ilgisine sunulmuş.

Symptoms atmosferi, görselliği ve yaşattığı şoklarıyla başarılı bir psikolojik korku filmi.

İlgilisine...

GRUMPY OLD MEN - (1993)

GRUMPY OLD MEN

Donald Petrie'in yönettiği Mark Steven Johnson yazdığı bu komedi filminin başrollerinde Jack Lemmon, Walter Matthau ve Ann-Margret var. 

Film, yardımcı oyuncuları açısından da çok zengin: Burgess Meredith, Daryl Hannah, Kevin Pollack, Buck Henry ve Ossie Davis.

Artık iki yaşlı adam olan John Gustafson Jr. ve Max Goldman çocuklarından beri yakın dost ve komşudurlar. Ancak yıllar öncesine dayanan bir husumetten ötürü aynı zamanda birer düşman gibi de aralarında çekişip durmaktadırlar. Mahallelerine taşınan güzel ve çekici Ariel'i elde etmek için iki dul arasında savaş tamtamları çalmaya başlar.

Altıncı kez bir filmde başrolü paylaşan (gerçek hayatta da çok yakın iki dost olan) Jack Lemmon ve Walter Matthau arasında harika bir kimya ve enerji var. Onları birlikte izlemek her zamanki gibi büyük bir keyif. Sadece onlar değil tüm oyuncular harika performanslar sergiliyorlar.

Filmin Danimarka doğumlu görüntü yönetmeni Johnney E. Jansen kar-kış içindeki geçen filmi -bir komedi filmine göre- doğal ışıkla aydınlatılmış hissi vererek aydınlatıyor. Özellikle iç mekanlarda az sayıda pratik ışık(sahnede görünen ışıklar) kullanmış.

Filmin gişede kazandığı başarının ardından tüm ekip -Sophia Loren'i de aralarına katarak- devam filmi için geri dönmüşlerdi. O film de iyi bir devam filmi olmuştu.

Lemmon ve Matthau gişe başarılarının ardından Out to Sea adlı hafif ama hayli eğlenceli bir komedi filminde ve yıllar sonra Neil Simon'ın Odd Couple filmindeki ünlü rollerini tekrarladıkları Odd Couple-II'de yine bir araya gelmişlerdi. Ancak maalesef bu filmlerin gişede başarısız olmasıyla ikilinin birlikte oynayacakları yeni film projeleri baltalanmıştı.

Grumpy Old Men usta oyuncuların eşliğinde güldüren, hüzünlendiren iyi yapılmış eğlenceli bir kaçış filmi.

İlgilisine...

1 Ocak 2017 Pazar

HIGH NOON - (1952)

HIGH NOON

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Yönetmenliğini Fred Zinnemann'ın yaptığı politik alt metinli bu klasikleşmiş western filminin başrollerinde Gary Cooper, Grace Kelly ve Katy Jurado var.

Şerif(marshal) Will Kane evlendiği gün balayına gitmeden hemen önce idama mahkûm edilmiş olan azılı suçlu Frank Miller'ın hukuki açıklardan yararlanarak af edilip, serbest bırakıldığını ve öğlende kasabaya ulaşacak trenle gelmek üzere olduğunu haber alır. Will, Frank Miller'ı yakalayıp hapse atan kişidir. İntikam almaya yemin etmiş olan Frank Miller'ın ise tek bir amacı vardır: Şerif Will Kane'i öldürmek.

Gary Cooper filmde kariyerinin en iyi oyunculuklarından birine imza atıyor. Cooper karakterinin duygularını daha çok göz-yüz ifadeleriyle ve beden diliyle yansıtıyor. Ve bu kanımca Gary Cooper'ın performansını daha etkili kılıyor.

Katy Jurado ise güçlü ve akıllı bir iş kadını olan Helen Ramirez'i canlandırıyor. Ramirez daha önce filmin kötü adamı Frank Miller'ın daha sonra da Will Kane'in aşığı olmuştur. Bu arada izleyici olarak Helen ile Will Kane tam olarak neden ayrıldıklarını bilemiyoruz ama aralarında hâlâ bir çekim olduğu ortada ve Helen, Will'i Amy'e göre daha iyi anlıyor gibi görünüyor. Katy Jurado sergilediği oyunculukla Altın Küre Ödülünü kazanmış ve bu ödülü alan ilk Meksika'lı oyuncu olarak tarihe geçmiş.

Grace Kelly -oynadığı ilk uzun metraj film olmasına rağmen- babası ve ağabeyini silahlı çatışmada kaybetmiş, dindar(Quaker), silahları sevmeyen bir pasifist olan Amy Fowler rolünde iyi bir oyunculuk sergiliyor. Belki de Will'in Helen Ramirez yerine Amy'i seçmesinin nedeni Amy'nin gençliğinden gelen o masumiyeti ve onun temsil ettiği silahsız, yıkımsız bir dünya arzusu olabilir.

Llyod Bridges'ın performansını, filmin final bölümünde arzı endam eden Frank Miller rolündeki Ian MacDonald'ı ve filmde tek diyaloğu olmamasına rağmen tehditkar görünümü ile hafızalarda iz bırakan genç Lee Van Cleef'i de unutmayalım.

Filmin senaryosunu yapımcı Stanley Kramer ile çalışan senarist Carl Foreman 40'lı yılların sonunda tasarlamaya başlar. Foreman yazdığı tretmanın John W. Cunningham'ın bir dergide yayınlanan The Tin Star adlı öyküsüyle benzerliklerini görünce bir sorun çıkmaması için öykünün film haklarını satın alır(not: Bazı yerlerde yapımcı Stanley Kramer'ın öykünün film haklarını satın aldığı belirtiliyor).

Film -özellikle sonu- stüdyolar tarafından karanlık ve sinik bulunduğundan bağımsız bir proje olarak ilerler. Ayrıca Gary Cooper'ın canlandırdığı şerif Will Kane karakteri Hollywood'un western filmlerinde genel olarak sunduğu güçlü, korkusuz, idealist, maço kahraman tipine zıt olarak kırılgan, korkan ve çaresizliğe düşen bir karakter olarak vurgulanmış. Bir de bunların yanı sıra Will Kane kiliseye uğramayan inançsız biridir. Hatta dindar karısıyla evlenirken bile töreni kilisede rahip huzurunda değil de ofisinde bir hakimin önünde yapar. Bu da muhafazakar Amerikalıların western filmlerinde görmeye alışık olmadıkları bir şey. Dolayısıyla stüdyolar projeyi riskli görmüşler.

Senarist Carl Foreman prodüksiyon sırasında eskiden komünist partiye üye olduğu için Amerika Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi tarafından sorgulanır ve Hollywood tarafından kara listeye alınır. Hatta filmin jeneriğinden Foreman'ın adının çıkarılması için baskı yapılır. Ama Gary Cooper böyle bir şey olursa filmi yarıda bırakacağını söyler. Bunun üzerine Carl Foreman'ın adı jenerikte kalır. Ancak Stanley Kramer Carl Foreman'ın adını jenerikteki yapımcı titresinden çıkartır. [Filmden sonra İngiltere'ye yerleşen Carl Foreman orada Michale Wilson ile Bridge of River Kwaii'nin uyarlama senaryosunu yazarlar. Ama ikisi de kara listede olduklarından jenerikte adları geçmez. Filmin senaryosu Oscar'ı kazandığında Akademi Oscar ödülünü kitabın yazarı ve senaryonun Fransızca versiyonunu yazan Pierre Boulle'e verirler. 1984 yılında Foreman ve Wilson öldükten sonra Hollywood bir iç hesaplaşmadan sonra onlara haklarını iade eder ve isimleri filmin jeneriğine yazılır.]

Filmin alt metninde Foreman'ın o dönemde Amerika'da yaşanan komünizm korkusu paranoyasından ötürü insanların komite önlerine çıkarılmalarını, arkadaşlarının isimlerini vermeye zorlanmalarını, kara listeye alınmalarını ve bu olaylarda dostların birbirlerine sırt çevirmelerini de yansıttığını düşünüyorum.

Film doğal olarak Hollywood'un sağ kanadından tepkiler almış. Hatta John Wayne ve Howard Hawks 1959'da Rio Bravo'yu sırf bu filme tepki olsun diye yaptıklarını söylerler. John Wayne 1971'de High Noon için, 'Hayatımda gördüğüm en Amerikan olmayan şey' ifadesini kullanmış(Link). Hawks ise filmdeki şerifin korkmasına, etrafından yardım istemesine ve karısının yardımıyla kurtulmasına bozulmuş. Gary Cooper'da John Wayne gibi bir Cumhuriyetçi olsa da Cooper'ın bu konuda arkadaşlarına göre çok daha açık görüşlü biri olduğunu düşünüyorum. Hele Amerika Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesine karşı tutumu tamamen farklı. Bu arada ilginç bir anekdot olarak John Wayne filmi beğenmese de, filmdeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanan Gary Cooper törende olmadığı için ödülü Cooper'ın yerine alır ve arkadaşı Cooper için övücü bir konuşma yapar. Link

Filmin yönetmeni Fred Zinnemann filmin düşük bütçesine rağmen filmi tecrübesi ve yeteneğiyle başarıyla kotarıyor. Sade ama özenli çekimleri, dışa vurumcu kamera hareketleri ve elbette kurgusuyla filme çok şey katıyor. Elde ettiği başarıyla, onun için bir stüdyo yöneticisinin sarf ettiği "Avusturyalı bir yahudi western çekmekten ne anlar!" lafını o yöneticiye yedirmiş olmalı.

Filmin görüntüleri de klasik western filmlerinin aksine geniş vista çekimler, uçsuz bucaksız topraklar, etkileyici doğa görüntüleri ve bulutlu gökyüzleri barındırmıyor. Gökyüzü neredeyse hep beyaz ve bu izleyici üzerinde hava çok sıcak etkisi uyandırıyor. Ki filmde tüm oyuncular - kadın oyuncular hariç- hep terli görünüyor. Tüm bunlar yönetmenin filmde yaratmak istediği gergin atmosfer için. Filmin görüntü yönetmeni Floyd Crosby bunu elde edebilmek için gökyüzünü filtresiz çekmiş ve filmin baskısını alırken film baskı makinesinin parlaklık ayarını normalin üzerinde ayarlamış.



Filmin kurgusu ritim hususunda ve tansiyon yaratmada bir ders niteliğinde. Saatin, saat seslerinin, rayların, bekleme anlarının vs. tansiyonu arttırmakta kullanımı çok güzel planlanmış. Ayrıca filmin kurgusu Frank Miller'ın gelişine kadar neredeyse gerçek zamanlı olarak ilerliyor. Will Kane'in vasiyetini yazarken başını kaldırıp saate bakmasıyla başlayan montajı izlemek ise tam bir sinematik haz. Bu montaja eşlik eden Dimitri Tiomkin'in müziğiyle(Soundtrack'te 27. parça - 'Two Minutes to Twelve') sekans tam bir epik hâline geliyor. Bir de Kane'in sevdiği iki kadının at arabasıyla onun önünden geçip giderken onlarla bakıştığı sahne ve ardından Kane'in yapayalnız kalışı... Filmin kurgucuları Elmo Williams ve Harry W. Gerstad.



Dimitri Tiomkin besteleri ile sözlerini Ned Washington'ın yazdığı Tex Ritter seslendirdiği "Do Not Forsake Me, Oh My Darling" türküsü de hafızalarda yer ediyor.

Yedi dalda Oscar'a aday olan film Oscar töreninden En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kurgu, En İyi Müzik ve En İyi Şarkı Oscar'larını alarak ayrılmış.

İlgilisine...

THREE DAYS OF THE CONDOR - (1975)

THREE DAYS OF THE CONDOR

Yönetmenliğini Sydney Pollack'ın yaptığı bu gerilim filminin senaryosunu James Grady'nin Six Days of the Condor adlı romanından Lorenzo Semple Jr. ve David Rayfiel uyarlamış.

Filmin oyuncu kadrosu bir hayli zengin. Başrollerde Robert Redford, Faye Dunaway, Cliff Robertson ve Max von Sydow var.

Condor kod isimli Joseph Turner bir CIA analisti olarak günlerini kitapları okuyup analiz ederek geçirmektedir. Bir gün öğle yemeğine çalıştığı paravan kurumun arka kapısından çıkarak gider. Bu sırada bir grup adam onun iş yerini basar ve tüm iş arkadaşlarını öldürürler. Condor hem hayatta kalmak hem de bu işi yapanları bulmak için kollarını sıvar.

Ünlü yapımcı Dino De Laurentiis James Grady'nin romanının film yapım haklarını satın aldıktan sonra filmin yönetmen koltuğuna Peter Yates getirilir, başrol için ise Warren Beaty düşünülür. Bir süre sonra Warren Beaty projeden ayrılınca onun yerine Robert Redford getirilir. Redford yönetmen olarak daha önce birlikte çalıştığı dostu Sydney Pollack'ı ister. Bunun üzerine Laurentiis Peter Yates'e iyi niyet göstergesi olarak uygun bir ücret öder ve yönetmenle yollarını ayırırlar.

Filmin senaryosu haksız yere suçlanıp kaçan ana karakterin gerçek suçluları bulup kendini temize çıkarmak istemesi şablonu üzerine kurulu olsa da bu sefer düşman dışarıda değil, içeride. Bu yüzden filmin sonunda da görüldüğü üzere garantili bir mutlu sona ulaşmak mümkün değil. Filmin bu sonu ve genel yaklaşımı dönemin Amerika'sının psikolojisini de yansıtıyor. Özellikle 60-70'li yıllarda geçirdiği birçok politik suikastten ve Watergate skandalı sonrasında Amerikan halkının devlet kurumlarına güvensizliğini, derin devlet paranoyalarını, güvenlik endişelerini film alt metnine yansıtıyor.

Sydney Pollack'ın yönetimi, kurgusu ve oyuncularının iyi performanslarıyla öne çıkan bu gerilim filminin olay örgüsünün kendisinden sonra birçok filme esin kaynağı olduğunu da belirteyim.

İlgilisine...