1 Haziran 2017 Perşembe

DREAMS (YUME) - (1990)

Akira Kurosawa's DREAMS (YUME)


Akira Kurosawa'nın yazıp yönettiği film Kurosawa'nın sekiz rüyasını, düşünü yansıttığı sekiz kısa filmden oluşuyor.

Yıllardır kötüye giden ve bir hayli değişen Japon film endüstrisinde film yapmak, finans sağlamak Kurosawa gibi efsane bir yönetmen için bile hayli zorludur. Hatta Kurosawa 1975'te En İyi Yabancı Film Oscar'ını kazanan Dersu Uzala'yı Rusya'da çekmiş, ardından -Oscar almasına rağmen- Ran ve Kagemusha'yı da binbir zorlukla finanse edip çekebilmiştir. Filmografisine bakınca 1965'ten itibaren neredeyse her filminin arasında 5 yıldır vardır(-ki bu onun seçimi değildir). İşte Kurosawa'nın bu sıkıntılı döneminde onun büyük bir hayranı olan Steven Spielberg finansal açıdan Kurosawa'ya yardımcı olmak üzere çabalamaya başlar. Yanına arkadaşları George Lucas ve Francis Ford Coppola'yı da alarak Warner Bros. stüdyosunu ikna ederler. Böylece Kurosawa filmini Hollywood desteğiyle çekmeyi başarır.

Konu düşler gibi kişisel bir tema olunca filmin tüm ana karakterlerinin Kurosawa'yı ve ondan izler yansıttığını söyleyebiliriz.

Düş#1: Sunshine Through the Rain

Düş#1: Sunshine Through the Rain: Filmin bu ilk öyküsü eski bir Japon inanışına dayanıyor. İnanışa göre yağmur yağarken güneş de kendini gösteriyorsa bu vakit tilkilerin ormanda düğün yapma vaktidir.

Küçük çocuğun tilkilerin düğün geçidini izleme sahnesi ve koreografileri, çocuğun annesi tarafından harakiri yapmaya gönderilmesi ve çocuğun gök kuşağına ulaştığı sahneler görsel açıdan etkili olduğu gibi Kurosawa'nın çocukluk anılarını da yansıtıyor.

Düş#2: The Peach Orchard

Düş#2: The Peach Orchard: Hina Matsuri(kukla, bebek festivali) festivali baharda şeftali ağaçlarının pembe çiçekleri açtığı zaman Japonya'da yapılan bir festivalmiş. Bu festivali heyecanla bekleyen bir çocuk ailesinin bahçelerindeki ağaçları kestiğini öğrenir. Sadece kendisinin gördüğü gizemli bir kızı takip ederek ağaçların kesildiği yere varır. Karşısında ağaçların ruhunu temsil eden bebekleri bulur.

Ağaçları temsil eden bebeklerin dansı sahnesi harika bir görselliğe sahip. Anlatılanlara göre tüm sahne bir günde çekilmiş. Filmde görünen gizemli kızın kesilen ağaçların ruhunu yansıttığı gibi Kurosawa'nın çok sevdiği ancak küçüklüğünde ölen ablasına dair bir referans olduğu da belirtiliyor(örneğin, filmin Criterion baskısındaki Stephen Prince'in sesli yorumlarında...).


Düş#3: The Blizzard

Düş#3: The Blizzard: Bu kısa filmde dört dağcı kar fırtınası sırasında kamplarına ulaşma çabası veriyorlar. Ama onlara yolculuklarında kötü bir ruh dadanıyor ve onlara yorgunluk ve uyku veriyor.

Açıkçası Kurosawa kötü ruhun dağcılara verdiği hisleri görselliğiyle, ses kullanımı ve kurgudaki ritmiyle izleyiciye başarıyla yansıtıyor. Klasik kwaidan filmlerini anımsadım. Hipnotize edici bir bölüm, izlerken ben de yorulmuş ve uykusu gelmiş gibi hissettim.


Düş#4: Tunnel

Düş#4: Tunnel: İkinci Dünya Savaşı sonrasında yalnız başına evine dönmekte olan bir müfreze komutanı yolunun üzerinde bir tünele geldiğinde hayalet asker arkadaşlarıyla karşılaşır. Kurosawa savaşın insan üzerindeki yıkımını yansıtırken dengeli bir şekilde militarizm eleştirisi de yapıyor. İlk elden ordu tecrübesi olmayan Kurosawa bu sahnede askerleri yönetmesi için eski dostu ve bu filmde danışmanlık yapan Ishoro Honda'nın yardımını almış.


Düş#5: Crows

Düş#5: Crows: Bir sanat öğrencisi bir müzede Van Gogh'un eserlerini incelerken resimlerin içine girer ve Van Gogh ile tanışır. Kurosawa'nın Van Gogh'un hayranı olduğu ve Van Gogh'un mektuplarından oluşan kitabı çok sevdiği biliniyor. Sanat öğrencisinin Van Gogh'un tablolarının içine girip dolaştığı sahnelerin çekimi George Lucas'ın özel efekt şirketi ILM yardımıyla çekilmiş. Filmin tamamında ILM'in desteği büyük. Son bir not olarak Vincent Van Gogh'u -Kurosawa'nın isteği üzerine- yönetmen Martin Scorsese canlandırıyor. Sanat yönetimi yine gayet başarılı ve Van Gogh'un renklerini ve dünyasını izleyiciye hissettiriyorlar.


Düş#6: Mount Fuji in Red

Düş#6: Mount Fuji in Red: Fuji dağının yakınındaki bir nükleer santralde kaza olur, reaktörler patlarken insanlar çaresiz bir şekilde kaçışmaya başlar. Kurosawa'nın nükleer enerji ve radyasyon üzerine endişelerini yansıttığı bir kabus diyebiliriz.


Düş#7: The Weeping Demon

Düş#7: The Weeping Demon: Bir adam verimsiz topraklarda gezerken tek boynuzlu bir iblisle karşılaşır. Hikâye ilerledikçe iblisin eskiden bir insan olduğunu ve zamanla radyasyon, endüstriyel atıklar gibi insanlığın doğaya verdiği zararlarla değişim geçirmiş olduğunu anlarız. Filmde boynuz(lar) sanki bir ur gibi ağrı, ızdırap verici olarak betimleniyor. Kurosawa yine insanlığın doğayı bozup bencilliği ve çıkarları için kendine ve yaşadığı dünyaya verdiği zararları gösterirken kaygılarını dile getiriyor.


Düş#8: Village of the Watermills

Düş#8: Village of the Watermills: Bir seyyah doğada gezerken nehir kenarına kurulmuş, değirmenli bir köye denk gelir. Köyde karşılaştığı 103 yaşındaki bir adamla(Chishu Ryu) sohbet eder. Yaşam üzerine, doğa üzerine, modern hayat-geleneksel hayat üzerine ve de ölüm üzerine konuşurlar. Sekans hayli neşeli bir cenaze töreniyle sona erer. Kurosawa doğanın güzellikleri içinde yaşam ve ölümü kutlayarak filmini bitiriyor.

Filmin sinematografisi, sanat yönetimi, kostümleri, ses tasarımı ve müzik kullanımı kanımca gayet başarılı.

Ayrıca Nobuhiko Obayashi'nin "Making of Dreams" adlı iki buçuk saatlik yapım belgeselini Kurosawa'nın ve filmin sevenlerine tavsiye ederim. Kurosawa'yı çalışırken izlemek büyük bir zevk (imdb). Bu belgeselin de yer aldığı filmin Criterion Collection'dan çıkan baskısı üst kalitede görüntü ve ses transferinin yanı sıra ek içerik açısından da hayli doyurucu bir baskı. Tek eksiği ise Kurosawa'nın filmi tasarlarken yaptığı resimlerden oluşan bir galerinin olmaması.

Film Cannes'da açılış filmi olarak gösterilirken Altn Küre Ödülleri'nde de En İyi Yabancı Film dalında aday olmuş.

Kurosawa -filmin fragmanında da dendiği gibi- düş sevenler için harika düşler sunuyor.

İlgilisine...

SABOTEUR - (1942)

SABOTEUR

Alfred Hitchcock'un yönettiği filmin başrollerinde Robert Cummings, Priscilla Lane ve Norman Lloyd var. Filmin kötü adamı olan sessiz sinema döneminin yıldızlarından Otto Kruger'ı da unutmayalım.

Filminin senaryosunun farklı taslaklarını  ayrı zamanlarda Peter Viertel, Joan Harrison ve Dorathy Parker yazmış.

Filmde askeri bir uçak fabrikasında yangın çıkar. Sabotaj olduğu anlaşılan bu olaydan ötürü fabrika çalışanı Barry Kane suçlanır. Kane suçsuz olduğunu ispatlamak ve gerçek suçluları bulmak üzere polisten kaçar.

Film, suçlamalar karşısında masumiyetini kanıtlayıp gerçek suçluyu bulmak için kanundan kaçan adam/kadın'ın klasik hikâyesi. Bu janra Hitchcock'un da en sevdiklerinden olmalı ki bu filmden önce 1935 yılında The 39 Steps, daha sonraki yıllarda da Wrong Man ve North by Northwest'i de yönetmişti. Filmin konusu özellikle The 39 Steps ile büyük oranda örtüşüyor. Finali ise Hitchcock'un 1959 yılında çekeceği North by Northwest'in Rushmore Dağı'nda geçen o ünlü finaline göz kırpıyor.

Film, Pearl Harbour'un bombalanıp Amerika'nın II. Dünya Savaşı'na girdiği sırada çekildiğinden, konusuyla ve özellikle de diyaloglarıyla açık bir propaganda da yapıyor.

Hitchcock başta Robert Cummings'i komedi geçmişinden ötürü filmin başrolü için pek istememiş ama aldığı sonuç bence bir hayal kırıklığı değil. Priscilla Lane hem oyunculuğu hem de güzelliğiyle klasik bir Hitchcock sarışını olmuş. Hitchcock'un bu filmdeki keşfi ise Norman Lloyd. Lloyd'un yüz mimikleriyle ve vücut diliyle Fry karakterini yorumlayışı hafızalarda yer ediyor.

Hitchcock'un bu filmde kendisi için tasarladığı orjinal cameo rolü ise anlatılanlara göre şöyle: Hitchcock ve sekreteri sağır-dilsiz iki kişiyi canlandırıyorlar. Bir sokakta/yaya geçidinde Hitchcock el işaretleriyle kadına uygunsuz bir teklifte bulunuyor ve tokadı yiyor. Ancak bu sahne zamanın sansür kurulu tarafından 'uygunsuz' bulununca kendisinin gazete satın aldığı başka bir sahne çekip, filme koymuş.

Hitchcock'un finaldeki Özgürlük Heykeli sahnesinde gerilimin tavan yapmak üzere olduğu anlarda müziği kapatması ise onun deneyselliği çok sevdiğini kanıtlayan anlardan. Ancak Hitchcock bu sahnede zor duruma kötü adamı koyduğu için sonradan pişman olmuş. Çünkü sahnenin etkisinin (zor durumda olan kişi kötü adam olduğu için ve izleyici de kötü adamla yeterince özdeşleşemediğinden) seyirci üzerinde biraz daha az olduğunu görmüş. Bunu da sonradan North by Northwest'in finalinde düzeltmiş.

İlgilisine...

DIRTY ROTTEN SCOUNDRELS - (1988)

DIRTY ROTTEN SCOUNDRELS

Frank Oz'un yönettiği bu komedi filminin başrollerinde Michael Caine, Steve Martin ve Glenne Headley var.

Film Ralph Levy'nin yönettiği, Marlon Brando ve David Niven'in başrolünü oynadığı Bedtime Story adlı filmin yeniden yapımı. Maalesef bugüne kadar Bedtime Story'i izleme fırsatım olmadı, o yüzden filmi orijinaliyle kıyaslayamıyorum.

Filmin senaryosunu Dale Launer, Stanley Shapiro ve Paul Henning yazmış.

Filmde Fransız Riviera'sında kadınları hedef bellemiş iki dolandırıcının çarpışmasını izliyoruz. Aristokratik İngiliz dolandırıcı Lawrence Jamieson(Caine) çalışma bölgesini Amerika'dan gelmiş sorumsuz ve kendini beğenmiş dolandırıcı Freddy Benson'a(Martin) kaptırmak istemez. Sonunda kimin gidip-kalacağına dair bir bahse girerler: Seçtikleri ortak hedefi kim ilk önce dolandırmayı başarırsa o kazanacaktır. Oyunlar başlar...

Filmde Michael Caine ve Steve Martin karşılıklı döktürüyorlar. Glenne Headley de Janet rolünde çok başarılı. Üçlünün arasında harika bir kimya var. Ayrıca başta Ian McDiarmid ve Anton Rodgers olmak üzere tüm yardımcı oyuncular da rollerinde gayet iyiler. Michael Caine'in performansıyla o yıl Altın Küre'ye aday olduğuna da belirteyim.

Filmi ilk defa çocukken annemle izlediğimi hatırlıyorum, izlerken bir hayli gülmüştük. Özellikle Caine'in Martin'in "hissiz" bacaklarını muayene ettiği sahnede sopayla Martin'in bacaklarına vurduğunda Martin'in gözlerinde beliren o acı gözyaşlarını hiç unutmam, beni gülmekten kırmıştı.

Türkiye'de "Kirli, Çürük ve Adi" adıyla gösterime giren filmin DVD'sinde hiç ekstra yok. Umarım yakın zamanda restore edilmiş ve kaliteli ekstralara sahip olan bir baskısıyla izleyicisiyle buluşur.

Dirty Rotten Scoundrels iyi yazılmış, iyi oynanmış, iyi yönetilmiş pek eğlenceli ve sürprizli bir komedi filmi.

İlgilisine...



1 Mayıs 2017 Pazartesi

NAPOLEON - (1927)

NAPOLEON (Napoléon vu par Abel Gance)

Abel Gance'ın yazdığı, yönettiği, oynadığı ve yapımcılığını üstlendiği bu epik biyografik dramın ana karakterini ise Albert Dieudonne canlandırıyor. Diğer önemli rollerde Gina Mannes, Antonin Artoud ve Edmond Van Daële var.

Film Gance'ın görsel anlatımı, kurgusu ve yenilikçi yaklaşımlarıyla sadece sessiz sinema döneminin değil tüm sinema tarihinin önemli filmlerinden biri kanımca.

Film Brienne'deki bir askeri okuldaki küçük Napoleon'un diğer öğrencilerle yaptığı bir kar topu savaşıyla açılıyor ve Fransız devriminden geçerek, İtalya seferiyle de sonlanıyor. Eğer yönetmenin altı filmlik bir Napoleon biyografisi yapmak üzere yola çıktığını bilmeden filmi izlerseniz filmin sonunda bazı hikayelerin yarım kaldığını düşünebilirsiniz. Mesela Napoleon öğrenci iken St. Helena adasına yapılan görsel vurgu, Josephine'in, Violine'in hikayeleri gibi...

Bu film Napoleon'un hayatının yaklaşık 1782-1798 yılları arasını kapsıyor. Ancak Gance, altı film için sağladığı bütçeyi sadece ilk filmin yaklaşık 70%'ini çektiğinde tüketmiş. Daha sonra da film eleştirmenler tarafından beğenilse de gişe de başarılı olamayınca Gance altı filmlik projesini finanse edemeyerek tamamlayamamış. Filmin zarar etmesinde o dönem yeni yeni yaygınlaşan sesli filmlerin daha çok ilgi çekmeye başlaması ve filmin uzun süresi önemli etkenler.

Film 4 saat 10 dakikalık süresiyle Paris'te prömiyerini gerçekleştirmiş ve bundan birkaç ay sonra da Gance filmin 9 saat 22 dakikalık tam versiyonunu(definitive version) gösterime çıkarmış. Ardından da yapımcılar ve finansörler filmi yurt dışına satabilmek için filmin birçok kurgusu hazırlatmışlar, ve haliyle film orijinal hâlini kaybetmiş. Yıllar sonra Abel Gance'la tanışan ve onu konu alan bir belgesel(The Charm of Dynamite) çeken film tarihçisi Kevin Brownlow'un yıllar süren çabalarıyla filmin kayıp parçaları(büyük bir bölümü) bir araya getirilebilmiş ve restore edilerek 80'li yıllarda yaklaşık beş saatlik bir versiyonuyla yeniden gösterime çıkmış. Daha sonra 2013'de Brownlow yıllar içinde bulduğu yeni kısımları da filme ekleyerek filmin yaklaşık 5 saat 32 dakikalık bir versiyonunu BFI'ın desteğiyle gerçekleştirilen özenli bir restorasyonun ardından DVD/Blu-ray baskısıyla izleyiciye sunmuş. Ben de filmin bu beş buçuk saatlik versiyonunu izleyip bu yazımı yazdım.

Sessiz bir film için ona sinemada eşlik eden müzik -sesli filmlerde olduğu gibi- önemli bir öge. 1927'de Arthur Honegger'in film için bestelediği müzikleri çalan büyük bir orkestrayla gösterilen filmi günümüzdeki DVD/Blu-ray baskılarında Carl Davis'in besteleri eşliğinde izliyoruz. Carmine Coppola'nın film için bestelediği müzikleri ise dinleme fırsatım olmadı. Belki filmin Amerika'da DVD/Blu-ray baskısı çıkarsa o baskıya ekleyebilirler.

Abel Gance filminde Napoleon'u fazlasıyla idolize ve idealize etmiş. Filmin açılış gecesi programındaki yazısında Napoleon'dan zamanının Prometheus'u olarak söz ediyor. Gance hakkında iki kitap yazan Paul Cuff'un da dediği gibi, yönetmen Napoleon'u seküler bir mesih olarak portre etmiş diyebilirim. Ama yine de yönetmenin serinin çekemediği beş filminde yavaş yavaş yaklaşımı değiştirebilme ihtimali de yok değildi; ama bunu bilemeyiz. Zaten Gance filmin ismini şöyle değiştirmiş: "Napoléon vu par Abel Gance" (Abel Gance'ın gözünden Napoleon).

Açıkçası Abel Gance'ın daha çok kendi sinematik ülküsünü gerçekleştirebilmek amacıyla aradığı bütçeyi sağlamak için milliyetçiliğe oynayıp dünya çapında bilinen Napoleon'u anlatmayı seçmiş olabileceğini de düşünmüyor değilim:)

Napoleon'un kendisini sevmesem de Gance'ın filminden büyük bir sinematik haz aldım ve bence bu film sinemanın gücünü sergileyen defalarca izlenebilecek bir başyapıt.

Bir anekdot olarak, kendi de Napoleon hakkında bir film çekmek isteyen ama bir türlü finanse edemeyen ünlü yönetmen Stanley Kubrick de filmi beğenmemiş ama teknik açıdan filmi övmüş.

Zaten filmi seven sevmeyen herkesin hem fikir olduğu şey Gance'ın teknik açıdan zamanının ilerisinde olması. Gance'ın kamerası ve kurgusu hep hızlı ama öylesine değil, hep bir şeyler anlatıyorlar. Aynı şekilde planları ve aydınlatması da öyle... Filmin finalindeki üçlü çerçeve sahnesi(triptychs) gibi: Bu sahnede yönetmen üç ekran görüntüsünden bir panorama elde ederek ekrana yansıtıyor, 4:1'lik bir çerçeve! (Tabii tüm sinemalarda böyle gösterilememiş, ayrıyeten sahnenin tekli bir versiyonu da hazırlanmış.)

Filmden bir triptychs(üç parçalı tablo) ya da daha sonraki ismiyle Polyvision görüntü.

Gance kendisinin de ifade ettiği gibi seyirciyi aksiyonun, filmin içine çekmek, katmak istiyor. Sürekli deney yapıyor, yeni bir şeyler deniyor. Brownlow'un belgeselindeki Napoleon'un kamera arkası görüntülerinde de görebileceğiniz üzere Gance kamerasını çok çeşitli yerlere yerleştiriyor: Kameramanların gövdelerine bağlıyor, araba üstüne, bisiklet üstüne, giyotin üstüne, kızak üstüne koyuyor. Motorize edilmiş tripod kafaları üzerinde 360 derece döndürüyor; iplere bağlıyor... Elde kamera kullanımı yaygın. Kurgusu hızlı ve ritmik. Ayrıca Gance bazı sahnelerde ekranı yine üçe bölerek aynı olayın farklı yönlerini -kendi ifadesiyle fizyolojik, akılsal ve duygusal- göstermeye çalışıyor. Gance böyle pahalı bir film çekerken bile hayli deneysel ama -daha önce de belirttiğim gibi- bu ona pahalıya patlamış.



Dışa vurumculuğu ve sembolizmi neredeyse filmin her planında, kurgusunda ve aydınlatmasında görebiliyoruz. Film görsel anlatımıyla tam bir saf sinema örneği. Filmin sinematografı Jules Kruger, kurgucusu ise Marguerite Beauge.

Napoleon'un Korsika'dan küçük bir kayıkla kaçarken karşılaştığı fırtınada boğuşurken Paris'teki mecliste yaşanan kargaşa fırtınasını paralel kurguyla gösterişi, çalkantılı denizdeki sallanan kameranın meclis sahnelerinde de iple sallandırarak sahneleri bağlayışı zekice.

Özetle Abel Gance'ın Napoleon'u hem anlatımıyla hem de teknik açılardan sinemanın köşe taşlarından bir film.

İlgilisine...

imdb

(Paul Cuff'ın filmin, yapım öncesinden başlayarak günümüze kadar olan tarihini kronolojik olarak anlatan bu detaylı çalışmasını da ilgilisine tavsiye ederim. Link)

SISTERS OF THE GION (Gion no shimai) - (1936)

SISTERS OF THE GION

Kenji Mizoguchi'nin yönettiği filmin başrollerinde Isuzu Yamada ve Yôko Umemura var.

Hikâyesini Kenji Mizoguchi'nin yazdığı filmin senaryosunu ise Yoshikata Yoda yazmış.

Gion'da geyşalık yapan iki kız kardeşin paralel öyküsünü izliyoruz. Küçük kardeş Omocha daha modern, bağımsız iken ablası Umekichi daha geleneksel bir geyşadır. Omocha erkekleri manipüle edip onları kullanıp ardından başından atarken, ablası ise onları kontrol edip desteklerini almaya çalışmaktadır. İki kız kardeşin erkeklere ve mesleklerine karşı farklı yaklaşımları onların fakirliklerinin üstesinden gelebilmelerini sağlayabilecek midir?

Mizoguchi'nin filmlerinde sık işlediği ana konulardan biri olan hayli muhafazakar ve ataerkil Japon toplumundaki hayat kadınları ve onların yaşamları, durumları bu filmin de merkezinde. Mizoguchi politik açıdan geyşalık müessesine ve yasal fuhuş yapılmasına karşıydı. Bu filmden önce çektiği Osaka Elegy'de ve daha sonraki yıllarda çekeceği Women of the Night (1948), The Life of Oharu (1952) ve son filmi Street of Shame (1958) adlı filmlerinde bu konuya eğilmişti. Sisters of the Gion'un finalinde Omocha'nın serzenişinde de bunu açıkça görüyoruz.

Mizoguchi'nin ilk başyapıtlarından biri olarak görülen Sister of the Gion; yönetmenin konuyu ele alışı, anlatımı, görselliği ve oyuncularının performanslarıyla önemli bir film.

İlgilisine...

WILLOW - (1988)

WILLOW

Ron Howard'ın yönettiği George Lucas'ın yapımcılığını yaptığı bu fantezi macera filminin başrollerinde Warwick Davis, Val Kilmer ve Joanne Whalley var.

George Lucas'ın yazdığı filmin öyküsünü Bob Dolman senaryoya aktarmış. Lucas'ın öyküsünde The Lord of the Rings'den izler görmek mümkün (tema, karakter, mekanlar gibi).

Fimin konusu: Kehanete göre özel bir doğum lekesiyle doğacak bir kız çocuğu Kraliçe Bavmorda'yı devirecektir. Kraliçe tüm doğum yapmak üzere olan kadınları toplar ve zindana kapar. Sonunda kehanette bahsedilen kız çocuğu doğar. Ama bir ebe çocuğu kaçırır ve kendisi öldürülmeden önce bebeği derme çatma bir sala koyarak nehre bırakır. Çocuğu Nelwyn köyünde çiftçilikle uğraşan ama bir büyücü olmak isteyen Willow bulur. Köy meclisi bebeği Willow'un koruması altında Daikinilere(insanlara) götürülmesine karar verir. Ve Willow macera dolu bir yolculuğa çıkar...

Filmde Warwick Davis kendi yaşından büyük, aile babası bir karakter olan Willow Ufgood'u canlandırıyor. Warwick genç yaşına rağmen(18 yaşında) rolünde istekli ve filmin başrolünde başarılı bir performans sergiliyor. Val Kilmer ise Madmartigan rolünde gayet eğlenceli ve karakterle bütünleşiyor. Rol arkadaşı Joanne Whalley ile aralarında iyi bir kimya var. Zaten ikilinin filmin çekimlerinden sonra aynı yıl içinde evlenmelerinden bu daha iyi anlaşılıyor. Jean Marsh da kötü büyücü Kraliçe Bavmorda rolünde ürkütücü ve tekinsiz; yani başarılı.

Filmin özel efektlere getirdiği yenilik 'Morph' ya da 'Morphing' tekniği olmuştu. Film bu tekniği ilk defa kullanmasa da(bu teknik iki yıl önce çok başarılı olmasa da The Golden Child adlı filmde kullanılmıştı) tekniği mükemmelleştirip, popüler etmişti. Hatta bu tekniğe Morph ismi de bu filmde verilmişti. Tekniğin en iyi sergilendiği sahne Willow'un Fin Raziel'i büyüyle insan hâline geri döndürmeye çalıştığı sahneydi Link. Ben bu tekniği ilk defa Michael Jackson'ın Black or White klibinde görmüştüm. Klip tamamen morph tekniği üzerine kuruluydu ve çok popüler olmuştu. Sonrasında morphing tekniği kısa zaman içinde filmlerden, müzik videolarına, reklamlara, dizilere kadar her yerde fazlasıyla kullanılıp sıradanlaşmış ve zamanla popülerliğini yitirmişti.

Bu arada filmin James Horner tarafından bestelenmiş müziklerini de unutmayalım. Bence Willow Horner'ın en iyi işlerinden biri.

Ev sinemasıyla ilgileniyorsanız filmin Special Edition DVD'sinde Warwick Davis'in bir hayli bilgilendirici ve eğlenceli sesli yorumları var. Ancak maalesef bu sesli yorumları filmin yeni restore edilmiş görüntü transferini barındıran Blu-Ray baskısına koymamışlar. (Gerçi filmin Türkiye'de DVD ya da Blu-Ray baskısı çıkmamış ama not olsun.)

En İyi Görsel Efektler ve Ses Kurgusu dalında Oscar'a aday olan film 80'lerin eğlenceli fantezi macera filmlerinden biri.

İlgilisine...

1 Nisan 2017 Cumartesi

THE HILL - (1965)

THE HILL (TEPE)

Yönetmenliğini Sidney Lumet'in yaptığı bu anti-militaristik filmin başrolünde Sean Connery var. Yardımcı rollerde öne çıkanlar ise Harry Andrews, Ian Bannen, Ian Hendry ve Michael Redgrave.

Filmin senaryosunu R.S. Allen'ın aynı isimli oyunundan Ray Rigby uyarlamış.

Filmde otoritenin korku ve şiddetle bireyi itaatkar bir makineye çevirme çabasını ve bireyin otoriteyle çatışmasını izliyoruz. Bu temaları işlemek için ise ordu biçilmiş kaftan.

Libya çölündeki bir İngiliz askeri hapishanesinde gardiyanlardan bazıları mahkumlara eziyet etmekte ve bu durum yöneticiler tarafından görmezden gelinmektedir. Bu eziyetlerden en çarpıcı olanı ise filme ismini veren "Tepe"dir. Gardiyanlar çölün öğle sıcağına aldırmadan mahkumları bu tepeye tırmanmaya zorlarlar. Bu ceza mahkumlardan birinin ölümüne sebep olur. Hapishaneye yeni gelen mahkum Joe Roberts(Connery) olanları gördükçe otoriteye isyan etmeye başlar.

Filmi siyah-beyaz çeken Sidney Lumet filmde daha çok geniş açı lensleri kullanmayı tercih etmiş. Kasıtlı olarak yüzlerde distortion oluşmasını amaçlamış(geniş açı lens kullanıldığında imajın köşelerinde oluşan bozulma). Filmin görüntü yönetmeni Oswald Morris filmdeki çalışmasıyla BAFTA'da En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü almış.

Ayrıca Lumet filmde hiç müzik de kullanmıyor.

Filmin senaryosu 1965'de Cannes'da En İyi Senaryo ödülünü almış. Ancak filmin adının Oscarlar'da geçmemesi düşündürücü; yazık olmuş.

The Hill maalesef günümüzde adından az bahsedilen başyapıtlardan.

İlgilisine...

THE MUSIC ROOM (Jalsaghar) - (1958)

THE MUSIC ROOM (Jalsaghar)

Satyajit Ray'in yönettiği ve senaryosunu Santi P. Choudhury ile birlikte yazdığı filmin başrolünde Chhabi Biswas var. Filmin senaryosu Tarashankar Benerjee'nin kısa bir öyküsünden uyarlanmış.

Bir toprak ağası (zamindar) olan Biswambhar Roy eşini, çocuğunu ve bir de müziği çok sevmektedir. Hatta evinde konserler düzenletmektedir. Ancak karısı ve oğlu selde boğularak ölünce hayata küser ve izole bir hayat yaşamaya başlar. Müzik de onun için bitmiştir. Feodal sistem çökerken alt sınıftan olan Mahim ticaretle zengin olur ve Biswambhar'a rakip olur. Biswambhar her geçen gün maddi ve manevi gücünü yitirmektedir. Kalan parasıyla evinde son kez bir müzik konseri verdirmeye karar verir.

Başroldeki Chhabi Biswas trajik durumdaki toprak ağası rolünde akıllara kazınan, güçlü bir oyunculuk sergiliyor.

Filmin öyküsü Ray'in Apu üçlemesinin ikinci filmi olan Aparajito'nun gişede zarar etmesi üzerine ticari açıdan başarılı bir film üretmek isteyen Ray'in Hint müziğiyle ilintili popüler bir edebiyat eseri arayışıyla başlamış. Ray müziği çok sevdiği için filmin merkezinde müziğin önemli bir yer tutmasını istemiş (-ki biyografi yazarı Andrew Robinson, Ray'in ona müziği sinemadan daha çok sevdiğini söylediğini aktarıyor).

Toprak ağası Roy gelecekte fillerin yerini alacak olan toz kaldıran kamyoneti izlerken.

Filmde Ray'in klasik temalarından olan eski-yeni, gelenekler-yenilikler çatışmasını ve eski neslin yeniliklere uymakta yaşadığı sıkıntıları görüyoruz.

Film Ray'in birçok incelikli sembolik anlatımlarını barındırıyor. Mesela, Apu üçlemesindeki gibi ölüm gelmezden önce Ray'in şiirsel görselleriyle sembolize ederek ölümü haber verişini yine izliyoruz. Ayrıca müzik odasındaki o büyük avizenin Biswambhar'ın hayatını/iç dünyasını sembolize ettiğini düşünüyorum.

Finalden önceki müzik ve dans gösterisinin Biswambhar'a verdiği büyük hazzı seyirci de paylaşıyor. Açıkçası Ray filmi çekerken Batı seyircisinin Hint müziği ve dansına ilgi ve beğeni göstereceğini pek düşünmemiş. Ancak film İngiltere, Amerika ve Fransa'da bir hayli başarılı olmuş.

The Music Room hüzünlü ana karakteriyle, içten, incelikli hikayesi ve müziğiyle Satyajit Ray'in en iyi filmlerinden biri.

İlgilisine...

BODY DOUBLE - (1984)

BODY DOUBLE

-I like to watch.

Brian De Palma'nın yönettiği bu erotik gerilimin başrollerinde Craig Wasson, Melanie Griffith ve Gregg Henry var.

Filmin senaryosu ise Brian De Palma ve Robert J. Avrech'e ait.

Aktörlük yapan Jake Scully oynadığı filmin setinden eve erken döndüğünde sevgilisini başka bir adamla sevişirken bulur. Sevgilisinden ayrılan Jake bir süre sonra da işinden olur. Oyuncu seçmelerine giderken kendi gibi aktör olan Sam'le tanışır. Sam iş sebebiyle şehir dışına çıkacağı için kaldığı lüks evi kendine kalacak yer arayan Jake'e bırakır. Sam gitmeden evdeki teleskopu yakınlardaki bir eve doğru çevirir ve Jake'den teleskoptan bakmasını ister. Jake teleskoptan baktığında son derece güzel bir kadının önce mücevherlerle striptiz yapıp, ardından da mastürbasyon yaparak uyuduğunu görür. Jake zamanla izlediği bu kadını saplantı hâline getirecektir ve olaylar kontrolden çıkacaktır.

Film hikayesiyle, temalarıyla ve karakterleriyle Hitchcock'un başta Vertigo olmak üzere Rear Window, Dial M for Murder ve bence biraz da Michael Powell'ın Peeping Tom filmlerinden izler taşıyor. Voyerizm, saplantılar, fobiler, gerilim ve cinayet... De Palma ilgisini çeken bu temaları kendi zevkine göre harmanlayıp kendi bakış açısını ve görselliğini katarak kendine has bir film ortaya çıkarıyor (ki bu filmografisine bakıldığında birçok filminde görülmekte).

Craig Wasson ve Gregg Henry rollerinde gayet iyiler. Melanie Griffith ise rolünde parlıyor. De Palma başta Holy Body rolünü gerçek bir porno oyuncusuna(Annette Haven) vermek istemiş ancak stüdyo buna karşı çıkınca Scarface'de birlikte çalıştığı Steven Bauer'ın eşi Melanie Griffith ile rol üzerine konuşmaya başlamışlar ve sonunda rol Griffith'e kalmış. Griffith'in rol için yaptığı deneme çekimi ise filmin ünlü striptiz sahnesi olmuş. Anlatılanlara göre De Palma daha sonra Griffith'in isteğiyle bu deneme çekimini içeren kaseti imha etmiş. Ayrıca Griffith rolüne hazırlanırken Annette Haven'dan da danışmanlık almış. Son olarak Gloria rolündeki Deborah Shelton'ın iyi performansını da unutmayalım (ancak filmde kendi sesiyle konuşmuyor, dublaj yapılmış).

De Palma kadınları fotoğraflamayı ve onları güzel göstermeyi sevdiğinden filmin görüntü yönetmenini seçmek için adaylara aynı aydınlatma malzemelerini vererek kadın oyuncuları aydınlatmalarını istemiş. Testin sonunda adayların arasından Stephen H. Burum sıyrılmış. Ve o zamandan beri Burum ve De Palma toplamda sekiz filmde birlikte çalışmışlar. Filmde De Palma'nın klasik dolly(şaryo) çekimlerini, steadicam takip sahnelerini, zoom lens kullanımını ve split diopter planlarını yine sıklıkla görüyoruz.

Bu hayli görsel filmden birçok sahne akılda kalıyor: Jake'in röntgencilik sahneleri, alışveriş merkezindeki takip sahnesi -ki gerek zamanlamalarıyla gerek kurgusuyla gayet iyi bir sahne-, kameranın 360 derece karakterlerin etrafında döndüğü o tutkulu öpüşme sahnesi(benzer tekniği -rear projection- daha önce The Fury adlı filminde de yaratıcı bir şekilde kullanmıştı), porno filmin içindeki müzik klibi sahnesi(Relax şarkısı), filmin finali ve elbette o matkaplı unutulmaz cinayet sahnesi ilk akla gelenlerden... Cinayet sahnesi De Palma'nın Dressed to Kill filmindeki asansör sahnesi kadar olmasa da bir hayli etkili. Ha, bir de bitiş jeneriğindeki body double(vücut dublörü)'ı açıklayan sahneyi unutmayalım! Filmin başlarında kullanılmak üzere çekilen bu sahne izleyiciye filmin sürpriziyle ilgili büyük bir ip ucu verdiğinden kesilmiş, ama sonrasında kendine bitiş jeneriğinde yer bulabilmiş.

Filmin mekan seçimleri ve setleri de gayet iyi. Akla ilk gelen Jake ve Sam'in kaldığı enteresan bir mimariye sahip olan ev oluyor. Bunun yanı sıra teraslı otel ve Gloria'nın evi de akılda kalıcı. Çünkü bu mekanlar hem hikayeye hem de görsel anlatıma hizmet ederek filmle bütünleşiyorlar.

De Palma'nın zoom lensleri kullanışı, arka planda İtalyan besteci Pino Donaggio'nun müzikleri ve o kanlı sahneleriyle film bazen bir nevi Spagetti Suspense hissi uyandırmıyor değil.

Film gösterime çıktığında porno karşıtlarının ve feministlerin oklarına hedef olmuş. Bence daha çok filmin ve De Palma'nın üzerinden kendi propagandalarını yapmaya gayret göstermişler. Film çoğu eleştirmenden olumsuz eleştiriler alırken gişede de çok başarılı olamamış. Ama film zamana direnerek günümüzde birçok sinemaseverin ve sinemacının gözünde kült seviyesine ulaşmış durumda.

Body Double gerilimiyle, erotizmiyle, mizahıyla, görsel anlatımıyla, estetiği ve performanslarıyla De Palma'nın incilerinden biri.

İlgilisine...

ALLIED - (2016)

ALLIED

(spoiler/sürpriz bozan içerir!)

Robert Zemeckis'in yönettiği bu aşk ve casusluk temalı dramatik filmin başrollerinde Brad Pitt ve Marion Cotillard var.

İkinci Dünya Savaşı'nda ajan Max Vatan Kazablanka'ya Nazi büyükelçisine suikast düzenlemek üzere gönderilir. Oradaki bağlantısı ve ortağı Marianne Beausejour'dür. İkisi bu tehlikeli görevin ardından İngiltere'de evlenirler ve bir çocukları olur. Bir süre sonra İngiliz istihbaratı Marianne'in bir Nazi ajanı olmasından şüphelenir. Bu durum ikilinin birbirlerine olan güven ve sevgisini test edecektir.

Brad Pitt casus Max Vatan rolünde gayet iyi. Özellikle filmin Kazablanka kısmında duygularını vücut diline yansıtmaması, enerjisini saklaması ve mesafeli tutumu başarılı ama tabii sonra her şey değişiyor... Marion Cotillard ise performansıyla birçok sahneyi çalıyor. İki oyuncu arasındaki kimya üst düzey olmasa da inandırıcı.

Yönetmen Robert Zemeckis özenli mizansenleriyle, kurgusuyla ve teknik ustalığıyla filmin hikâyesini başarılı bir şekilde anlatmış. Ancak senaryodaki açıkları ve filmin müziğindeki bazı problemleri atlamış olduğunu düşünüyorum.

Senarist Steven Knight filmin dramatik yapısını kurmak ve filmin melodramatik finaline ulaşmak için birçok mantık açığına sebep vermiş. Yapımcılar gerçekçi bir film yapmak amacıyla yola çıksalar da elbette bir belgesel yapmak zorunda değiller, bu bir kurgu film. Güçlü bir dram ve duygu yaratmak için mantık ve gerçeklerin görmezden gelinmesiyle ilgili de bir sorunum yok, ancak bu belli bir sınırı geçince seyirciyi filmden koparabiliyor:
Örnek#1; Marianne neden Nazilerin tehditle ona ajanlık yaptırdığını Max'e söylemiyor. Evlilikleri sarsılabilir ama hiç olmazsa ölümle sonuçlanmayabilirdi. Max ve İngilizler Marianne'i iki taraflı ajan olarak kullanabilir, Nazilere yanlış bilgiler gönderebilirlerdi. Olmadı, Nazi ajan şebekesini tutuklayıp sorgulayabilir ve bu casusluk şebekesini çökertebilirlerdi. O da olmadı, İngilizler Marianne'i ve bebeğini korumak için onları güvenli bir yere yerleştirebilirdi ayrıca Nazi ajanları da tutuklanınca daha da güvende olacaklardı. O da olmadı Max, Marianne'i ve bebeğini kız kardeşiyle Kanada'ya gönderebilirdi. O da olmadı kendini sakatlayıp Marianne'le birlikte Kanada'ya gidebilir, karısının ve çocuğunun güvenliğini sağlayabilirdi.
Örnek#2: İngilizler Max'in de olası bir şüpheli olacağını düşünüyorlarsa neden karısının bir Nazi ajanı olmasından şüphelendiklerini ona söylüyorlar ve bunu tespit etmek için yaptıkları plana(Blue-dye test) onu dahil ediyorlar?! Max karısıyla ortak Nazi ajanlığı yapıyorsa o gece bilgi geldiğinde tek yapması gereken karısına bunun bir tuzak olduğunu ve bu bilgiyi paylaşmamasını söylemek. Böylece ikisi de 'suçsuz' çıkar!
Örnek#3: Max finalde karısını ve kızını kaçırmak için uçak çalmaya askeri üsse geliyor, hem de yağmurlu havada?!
Örnek#4: İngilizler, Marianne intihar etti diye Max'i nasıl otomatik olarak masum kabul ediyorlar. Ya, Marianne onu korumak için suçu üstüne aldıysa?
Örnek#5: Max, Nazi casus şebekesinin elemanlarını öldürdüğünü söyleyince üstü ona bunu yapmasaydı, onları yakalayıp sorgulamalarının çok daha iyi olacağını söylüyor. Peki bu neden Marianne için geçerli değil, neden onun hemen öldürülmesi lazım, hem de kocasının elinden!..
Örnek#6: Finalde kendisini kızına tanıtmak için Marianne'in yazdığı mektubu dinliyoruz. Madem kendisini tanıtmak istiyor neden geçmişinden bir parça dâhi bahsetmiyor, ondan da geçtim neden en azından gerçek ismini yazmıyor/söylemiyor?
Neyse, çok düşünmeyip kendinizi duygusal akışa, gerilime ve aksiyona bırakabilirseniz filmi heyecanla izleyebilirsiniz.

Max'in lezbiyen kız kardeşi ve onun sevgilisi filme biraz zorlama konmuş gibi. Birkaç yıl önce The Imitation Game adlı filmde Alan Turing'in eşcinselliğinden çektiklerini izleyen seyirci bu filmde herkesin ortasında yaşanan bu ilişkiyi gerçekçi bulmayabilir(tamam, onlar Kanadalı ve daha bohem ortamlarda takılıyorlar ama sonuçta Max'in kardeşi de bir ordu mensubu ve bu duyulursa problem yaratmaz mı? Bilemiyorum...)

Filmin sinematografı Zemeckis'in Forrest Gump'tan beri birlikte çalıştığı Don Burgess. Her zamanki gibi ikili özenli planlara, görsel efekt destekli kamera hareketlerine [özellikle -karakterlerin fırtınalı geleceğini imâ eden bir çöl fırtınasında karakterlerin araba içindeki sevişme sahnesinde(bana hep İngiliz Hasta'yı hatırlatmıştır) kameranın arabanın etrafında 360 derece döndüğü ve aracın içine girip çıktığı sahne gibi] imza atmışlar.

Yukarıdaki gibi bir başka sembolik sahnede de Marianne Max'e arkadaşlarına onun bir katolik olduğunu söylediğini belirtip Max'e bir haç(rosary) takıyor. Sanki Marianne onu kurtarıcısı olarak görüyor, ama peki neden kurtaracak, bulunduğu "durumdan" mı? Nitekim Max'in ona evlilik teklif etmesiyle bu bir süreliğine gerçekleşiyor da.

Filmdeki kostüm tasarımı çalışmasıyla Oscar'a aday olan Joanna Johnston'ın -özellikle filmin Kazablanka sahneleri için- referans aldığı film ise elbette ki Casablanca filmi. Ancak kıyafetler biraz fazla mükemmel -gerçi başrol oyuncularına çuval giydirseler onlara yakışır ama- sadece başrol oyuncuları için değil filmin tüm oyuncularının kostümleri hepsi terzi işi gibi ve çok temizler. Biraz eskitme ya da yıkanma dahi yok gibi:) Neyse hayli detaylı(birkaç tarihi uyumsuzluk hariç), tarz sahibi ve özenli bir kostüm çalışması olmuş.

Zemeckis'in neredeyse tüm filmlerini besteleyen Alan Silvestri ise içeriğinde aşk, aksiyon, gerilim, ihanet gibi pek tema barındıran bu filme maalesef çok yapay bir şekilde yaklaşmış ve  bence büyük bir fırsatı tepmiş. Çünkü kendini ortaya koyabilir ve Back to the Future serisinde ya da Forrest Gump'ta olduğu gibi müziğiyle filmle bütünleşebilirdi. Açıkçası geçtiğimiz yıllarda Cosmos belgeseli için yazdığı müzikler daha zengin ve başarılıydı. En azından bir tane güçlü tema müziği yaratabilirdi.

Her şeye rağmen Robert Zemeckis'in yönetimiyle ve göz alıcı başarılı oyuncularıyla sürükleyici bir seyirlik, Allied.

İlgilisine...

imdb