1 Mayıs 2018 Salı

RICHARD III - (1995)

RICHARD III

Richard Loncraine'in yönettiği bu sinematik ve serbest Shakespeare uyarlamasının başrolünde Ian McKellen var.

Kısaca filmin konusuna değinirsek: Richard kral olan abisi ölünce tahtın yasal vasileri olan küçük yeğenleri büyüyünceye kadar Koruyucu Vekil olarak ülkeyi yönetmeye başlar. Bin bir komplo, cinayet ve demagojiyle önündeki tüm engelleri teker teker aşar ve tahta oturur. Kısa süre sonraysa Richmond ona isyan bayrağı açar...

Ian McKellen filmi uyarlamayı sahnede Richard Eyre'ın yönetiminde III. Richard'ı oynarken düşünmeye başlamış ve hikâyeyi 1940'lı yıllara uyarlayarak filmin senaryosunu yazmış. Richard'ın yükselişini Hitler'e ve nazilerin yükselişine yansıtmış. Tabii iki saatlik bir film yapınca bazı sahneler çıkartılmış(Branagh'ın Hamlet'i gibi tam metin bir uyarlama değil; Ki zaten -doğal olarak- sinemaya tam metin olarak uyarlanan çok az Shakespeare uyarlaması mevcut), mekan ve karakterlerde değişikliklere gidilmiş ve bazı eski İngilizce kelimeler de güncellenmiş. Yönetmen Loncraine'in senaryoya sinematik katkılarıyla da senaryo tamamlanmış. Filmin senaryosunu Ian McKellen'ın bir hâyli detaylı notlarıyla İnternette ve filmin BFI'dan çıkan Blu-ray baskısında bulabilirsiniz.

Ian McKellen tecrübesi ve ustalığıyla III. Richard rolüyle bütünleşmiş olarak filmde döktürüyor, çok bir şey söylemeye lüzum yok.

Filmin çok zengin ve usta oyunculardan oluşan bir yardımcı oyuncu kadrosu var(birçok Shakespeare uyarlamasında olduğu gibi). Jim Broadbent, Buckingham rolünde en az McKellen kadar başarılı. Annette Benign Kraliçe rolünde iyi bir iş çıkarıyor, Robert Downey Jr. de rolünde iyi ama yine kendini oynuyor. Bu iki Amerikalı oyuncunun seçiminde filmin Amerika'da "satılabilir" hâle gelmesini sağlamak ve Amerika'dan filme finans sağlayabilmenin etkisi var tabii. Ama iyi ki de oynamışlar ve isimlerinin etkisiyle filmin çekilebilmesini sağlamışlar. Usta oyuncular Maggie Smith, John Wood, Nigel Hawthorne, Donald Sumpter ve daha niceleriyse kısa ekran sürelerine rağmen etkili ve akılda kalıcı oyunculuklar sergiliyorlar. Bu arada Ann rolündeki Kristen Scott Thomas'ı da unutmayalım, filmin öne çıkan oyunculardan biri, özellikle morg sahnesinde...

Oyunun uzunluğu ve karakterlerinin derinliğine karşın filmin süresi biraz kısa kalmış gibi; film biraz sıkıştırılıp paketlenmiş hissi verebiliyor. Önceden oyunu izlemiş ya da/ve okumuş olmak uyarlamanın sinematik tarafına yoğunlaşmanızı kolaylaştırabilir.

Film düşük bütçesine rağmen bir hayli yaratıcı bir prodüksiyon dizaynına ve kostüm çalışmasına sahip. Filmin prodüksiyon tasarımcısı Tony Burrough, kostüm tasarımcısı ise Shuna Harwood. İkisi de filmde ortaya koydukları işle Oscar'a aday olmuşlar.

Filmin sonunda Richard'ı öldüren Richmond'ın yüzündeki ifade -aynı Polanski'nin Macbeth'inin sonunda olduğu gibi- tüm bu güç savaşının bir döngü olduğu izlenimini başarıyla veriyor.

İlgilisine...


AGATHA CHRISTIE'S POIROT - "THE CHOCOLATE BOX" ADLI BÖLÜMÜN PLAN-PLAN KAMERA VE KURGU ANALİZİ

AGATHA CHRISTIE'S POIROT - "THE CHOCOLATE BOX" ADLI BÖLÜMÜN PLAN-PLAN KAMERA VE KURGU ANALİZİ


Kendimi teknik açıdan geliştirebilmek için sevdiğim filmleri ya da dizi bölümlerini DVD’den tek bir video dosyasına çevirip(rip edip) kurgu programına koyarım. Ardından filmdeki her kesmeyi tespit edip kurgu programında ben de keserim. Tüm bu işlem bitince filmi plan-plan kare-kare izler, incelerim.

Ancak bu işlemi dokümante etmek vakit alıcı ve yorucu olduğundan dolayı genelde analizi belgelendirmeden bırakırım.

Ama vaktim olduğunda -- daha önce Alfred Hitchcock'un North by Nortwest adlı filmini dokümante edip, paylaşmıştım. Link -- bu belgelendirme işlemini yapıyorum.

Şimdi de aynı işlemi Agatha Christie's Poirot adlı dizinin "The Chocolate Box" adlı bölümü için yaptım. Yayın tarihi 1993 yılı ve süresi yaklaşık 50 dakika.



Kendim için hazırladığım bu çalışmadan belki başkaları da faydalanabilir diye buradan paylaşıyorum.

İlgilisine...

Özgür Çetimen

Link-1

Link-2

(Bilgi: Çalışma dosyasını İnternete koymadan önce virüs taramasından geçirdim.)

1 Nisan 2018 Pazar

JOHNNY GOT HIS GUN - (1971)

JOHNNY GOT HIS GUN

Dalton Trumbo'nun kendi romanından uyarlayıp yönettiği bu iç burkan savaş karşıtı filmin başrolünde Timothy Bottoms var.

Birinci Dünya Savaşı'nda düşen bir bomba sonucunda gözlerini, işitmesini, alt çenesini yitiren ve yaralarından ötürü bacakları ve kolları kesilen asker Joe Bonham askeri bir hastanede 'malzeme' odasında tutulmaktadır. Kimliği henüz tespit edilemeyen Joe vücudunun içine hapsolmuştur. Gerçeklikle rüyalar arasında gider-gelir, delirmemek için mücadele eder. Sonunda çevresiyle başını kullanarak Mors koduyla iletişim kurmayı başarır. Ve Joe'nun onlardan bir isteği vardır.

Trumbo romanını filme aktarmayı düşündüğü ilk sıralarda Franco rejiminden kaçıp Meksika'ya gelen arkadaşı ünlü yönetmen Luis Buñuel'le birlikte çekmeyi düşünmüş. İkisi senaryoyu birlikte yazarlarken, Buñuel de filmi yönetecekmiş. Ancak finans problemlerinden ötürü proje rafa kaldırılmış. Yıllar sonra Trumbo süregelen Vietnam savaşının da etkisiyle savaş karşıtı duygularını aktarmayı arzulayınca filmi çok düşük bir bütçeyle ve kendisi yöneterek kotarmaya karar vermiş. İyi de yapmış... Filmi 42 günde düşük bir bütçeyle çekmiş.

Film Trumbo'nun yönettiği tek film (gelecekte başka bir film yönetmeyi arzulasa da sağlık problemleri buna izin vermemiş). Trumbo çok tecrübeli ve yetenekli bir senarist olsa da film yönetmek ve setin işleyişi hakkında deneyimsizmiş. Bu yüzden filmi çekmeden önce Budapeşte'de film çeken John Frankenheimer'in setine konuk olarak her gün gidip biraz deneyim kazanmış. Ayrıca set tecrübesi olan oğlu Christopher Trumbo birinci yönetmen asistanlığını üstlenerek babasının ekiple doğru bir iletişim kurmasını sağlamış. Sonuçta kanımca yönetmenlik açısından başarılı bir film ortaya çıkmış.

Bu arada filmin birçok rüya sahnesinde -özellikle İsa ve Fırın sahnelerinde- Buñuel'in senaryodaki sürreal etkileri görülüyor ve bunlar Trumbo tarafından başarıyla filme alınmış. Hatta izlerken içimden acaba o sahneleri Buñuel gelip kendi mi yönetti dedim, ancak hepsini Trumbo yönetmiş.

Trumbo filmin başrolü olan asker Joe Bonham rolü için tanınmamış, daha önce başka bir rolle ilişkilendirilmemiş birini istemiş. Bu arayışında liseden yeni mezun olmuş olan ve daha önce hiç film oyunculuğu yapmamış Timothy Bottoms'a rast gelmiş. Bu filmdeki asker rolünden sonra Timothy Buttoms aynı yıl Bogdanovich'in En İyi Film Oscar'ını alan The Last Picture Show adlı filminde de oynayarak kariyerinde yükselişe geçmiş.

Yan rollerde Jason Robards performansıyla ilk öne çıkan isim. Ayrıca anne rolünde (Trumbo gibi kara listede yer almış olan)Marsha Hunt, hemşire rolünde Diane Varsi ve sevgili rolündeki Kathy Fields de filmin diğer öne çıkan yardımcı oyuncuları oluyorlar. Bu arada Donald Sutherland -kısa ekran süresine rağmen- İsa rolüyle hafızalarda yer ediyor.

Filmde Joe'nun babasının(Robards) öldüğü ev ve oda Trumbo'nun kendi babasının da vefat ettiği yer. Filmdeki olta kaybetme hikâyesi de Trumbo'nun kendi babasıyla yaşadığı bir olaydan geliyor. Kısaca film hem düşünsel hem de bireysel açıdan Trumbo için kişisel bir film.

Filmin 'şimdiki zamanı' siyah-beyaz iken rüya ve geçmiş(flashback) sahneleri renkli. Rüya sahneleri nispeten daha satüre renklere sahip. Filmin siyah-beyaz olan kısmı teknik sorunlardan ötürü renkli çekilmiş ve daha sonra laboratuvarda desatüre edilerek siyah-beyaz yapılmış. Filmin görüntü yönetmeni Jules Brenner.

1971 yılında Cannes Film Festivali'nde Juri Büyük Ödülü'nü ve FIPRESCI ödülünü alan film Altın Palmiye'ye de aday olmuş.

Aradan geçen yıllar içinde az bilinen bir film hâline gelen Johnny Got His Gun Metallica'nın benzer durumdaki bir askeri anlatan One adlı şarkısının klibinde filmden kesitler oynatmasıyla yeniden gündeme gelmiş. Link

Trumbo'nun kişisel ve başarılı anlatımıyla, güçlü senaryosuyla Johnny Got His Gun sinema tarihinin en çarpıcı savaş karşıtı filmlerinden biri hâline geliyor. Filmin sonunda bir 'savaş ürünü' olan Joe'nun kâbus gibi bir hâldeyken tekrar-tekrar sarf ettiği son repliğini unutmak kolay değil: "S.O.S. Help me. S.O.S. Help me..."

İlgilisine...

IN A LONELY PLACE - (1950)

IN A LONELY PLACE

Nicholas Ray'in yönettiği bu noir dramanın başrollerinde Humphrey Bogart ve Gloria Grahame var. Yardımcı oyuncuların arasından öne çıkan isim ise Art Smith.

Çabuk öfkelenen ve öfkelendiğinde gözü kör olan Dixon Steele (Bogart), Hollywood'da senaristlik yapmaktadır. Dixon Stüdyo tarafından ona uyarlaması için verilen kitabı henüz okumamış ve okumak da istememektedir. Bir gece restoranda tanıştığı vestiyer Mildred Atkinson'ın romanı okuduğunu öğrenir. Bunun üzerine genç kızı kitabın öyküsünü ona anlatması için evine davet eder. Ancak Mildred o gece Dix'in yanından ayrıldıktan sonra bir cinayete kurban gider. Polis baş şüpheli olarak Dix'i düşünürken karşı komşusu Laurel (Grahame) yaptığı şahitlikle Dix'i aklar. Laurel Gray oyuculuk kariyerinde başarılı olamamış kendine has, seksi, güçlü görünen bir femme fatale dir. Kısa bir süre sonra Dix ve Laurel arasında romantik bir ilişki başlar. İkisi birbirlerine ilaç olurlar. Ancak zamanla hem polisin hem de Laurel'in içinde Dixon'ın aslında masum olmayacağına dair şüpheler giderek artar.

Filmin senaryosunu önce Dorothy B. Hughes'in kısa öyküsüne sadık kalarak Edward H. North uyarlamış. Daha sonra ise Nicholas Ray öyküden daha kişisel bir film çıkarmak gayesiyle hazırladığı notlarla senaryoyu Andrew P. Solt'dan yeniden yazmasını istemiş. Solt senaryoyu yeniden şekillendirirken orijinal hikâyeye pek sadık kalmamış, hatta radikal değişiklikler yapmış diyebilirim. Dixon karakteri nispeten daha yumuşatılmış ve sonu kitaba zıt bir şekilde değiştirilmiş(spoiler/sürpriz bozan vermek istemiyorum).

Humphrey Bogart ve Gloria Grahame kompleks karakterlerinin duygusal değişimlerini ve kırılganlıklarını perdeye başarıyla yansıtmışlar.

Nicholas Ray yine sisteme uymaya çabalayan ya da sistemle çatışan ama bunda başarısız olan karakter temasını bu filminde de yine işliyor. Hem anlatımıyla hem yönetimiyle özgün bir yapım ortaya koymuş. Ayrıca filmi çekerken başrolü oynayan eşi Gloria Grahame ile -olay olmasın diye- gizlice ayrılmalarına rağmen birlikte profesyonelce çalışıp, başarılı bir sonuca imza atmışlar.

Filmin siyah-beyaz sinematografisi ise gerek aydınlatması gerek özenli kompozisyonlarıyla gayet başarılı. Filmde yer yer seçici aydınlatma da kullanılıyor, örneğin Dix'in detektif arkadaşının evinde geçen 'cinayeti canlandırma' sahnesinde Dix'in içindeki öfkeyi ve sadizmi yansıtırken yüzüne düşen ışık gibi; rahatsız edici ve etkili. Filmin sinematografı Burnett Guffey.

In a Lonely Place, Ray'in filmografisinin en iyi filmlerinden biri olmakla beraber, Bogart ve Gloria Grahame'in karekterleriyle özdeşleşen başarılı performanslarıyla akıllara kazınan gizemli bir noir drama filmi.

İlgilisine...

1 Mart 2018 Perşembe

THE SPIRIT OF THE BEEHIVE (El espíritu de la colmena) - (1973)

THE SPIRIT OF THE BEEHIVE (El espíritu de la colmena)

Victor Erice'in yönettiği bu iç burkan, alegorik, politik alt metinli filmin başlıca rollerinde Ana Torrent, Fernando Fernan Gomez, Teresa Gimpera ve Isabel Telleria var.

Filmin senaryosunu Victor Erice, Angel Fernandez Santos ve Francisco J. Querejeta yazmış. Senaryo filmin kısıtlı bütçesinden ötürü gerek tür açısından gerek dramatik açıdan köklü değişikliklere uğrayarak şekillenmiş. Örneğin orijinal senaryoda yetişkin Ana babasının hasta olduğu haberiyle köyüne dönüyor ve hikâye Ana'nın yetişkinliğiyle çocukluğu arasında gidip-geliyormuş. Bütçenin kısıtlı olmasından ötürü yetişkin Ana'nın hikâyesi senaryodan çıkarılmış.

İspanyol İç Savaşı'nın kısa bir zaman önce bitip faşistlerin başa geçtiği 1940 yılında İspanya'nın Kastilya bölgesinde küçük bir köydeyiz. Köyün sinemasında gösterilmek üzere James Whale'in yönettiği Frankenstein getirilir. Küçük Ana ve ablası Isabel'de izleyicilerin arasındadır. Ana, Canavar'ın küçük kızla tanıştığı ve ardından küçük kızın öldüğü sahnelerden çok etkilenir. Ana'nın babası Fernando arıcılıkla uğraşmaktadır ve kovanındaki arıların birbirleriyle savaştığını defterine not eder. Eşi Teresa ise haber alamadığı(muhtemelen iç savaştan) eski aşkına mektup yazmaktadır. Aile birbirinden kopuktur. Isabel, Ana'ya kötü şakalar yapsa da Ana'nın ondan başkasıyla bir yakınlığı yoktur, içsel olarak yalnızdır. Bir süre sonra Isabel ve Ana terk edilmiş bir ağıl bulurlar. Isabel, Ana'ya bu ağılın Canavar'ın yaşadığı yer olduğunu söyler. Bunun üzerine Ana gizlice ama korkarak bu ağıla gidip-gelmeye başlar. Bir gün ağılda kaçak ve yaralı bir askerle karşılaşır, ona yardım eder; yiyecek hatta babasının saatini ve montunu da getirip ona verir. Ama gece çökünce yaralı asker polisler tarafından bulunur ve öldürülür. Mont ve saat yüzünden babası şüpheli durumuna düşer. Babası da Ana'dan şüphelenir ve onu ağıla kadar gizlice takip eder. Ana taşların üzerinde askerin kanını görünce korkar, babasını dinlemez ve kaçar. Geceleyin Ana -aynı filmdeki gibi- Canavar'la karşılaşır...

Film, Victor Erice'in ilk uzun metraj filmi ve kanımca sinema tarihinin en iyi ilk filmlerden biri. Yönetmen izleyicisini küçük Ana'nın iç dünyasına başarıyla götürüyor. Filmin sembolizmini, alegorisini ve karakterlerini farklı şekillerde okumak, yorumlamak mümkün. Paul Julian Smith'in film hakkındaki makalesi çok bilgilendirici Link. Bu arada yönetmenin filmi alegorik çekmesinin ve sembolizmi kullanmasında filmin sansür kuruluna takılmamasını sağlamak da var elbette. Çünkü filmin yapım tarihi 1973 ve Franco hâlâ rejimin(son yıllarında olsa da) başında.

Gelelim filmin başrol oyuncusu Ana Torrent'e... Altı yaşında olmasına rağmen yeteneği, masumluğu ve kocaman gözleriyle rolünde gayet başarılı ve inandırıcı.



Filmin sinematografisi ve kamera çalışması gayet sade ama harika bir aydınlatma çalışmasına ve güzel kompozisyonlara sahip. Bal rengi, filmde -özellikle evde ve iç mekanlarda- hâkim. Kamera çalışması genelde sabit ve planlı ancak bir-iki sahnede belgesel tarzı çekim de var. Örneğin, Ana'nın sinemada Frankenstein'ı izlediği sahneyi belgesel tarzda çekerek hem onun hem diğer izleyicilerin "gerçek" reaksiyonlarını çok güzel yakalamışlar. Filmin sinematografı Luis Cuadrado. Maalesef Cuadrado rahatsızlığından ötürü filmin çekimleri sırasında görme yetisini yitirmeye başlamış ve ilerleyen yıllarda da intihar ederek yaşamını sonlandırmış.


Son bir anekdot olarak: Film, Guillermo Del Toro'nun da favori filmlerinden biri ve filmle benzer temalara sahip olan yazıp-yönettiği Pan's Labyrinth'de bunu beyaz perdeye yansıtmıştı.

The Spirit of the Beehive hikâyesiyle, oyuncularıyla, görselliği ve anlatımıyla izleyicisine harika bir sinematik deneyim sunuyor.

İlgilisine...

LOVE AFFAIR, OR THE CASE OF THE MISSING SWITCHBOARD OPERATOR (Ljubavni slucaj ili tragedija sluzbenice P.T.T.) - (1967)

LOVE AFFAIR, OR THE CASE OF THE MISSING SWITCHBOARD OPERATOR (Ljubavni slucaj ili tragedija sluzbenice P.T.T.) 

Dusan Makavejev'in yönettiği ve senaryosunu Branko Vucicevic'le birlikte yazdığı bu politik alt metinli, taşlamalı, absürd, bir çok film türü arasında giden-gelen(hayat gibi) filmin başrolünde güzelliğiyle büyüleyen Eva Ras var.

Film bir seksoloğun cinselliğin tarihi üzerine verdiği bilgilerle açılıyor. Ardından Belgrad'da telefon santralinde operatör olarak çalışan hayli çekici ve seksi Izabela(Ras)'yla tanışır ve onun meslektaşı Ruza'yla işten çıkışta birlikte yaptıklarını izleriz. Ardından film zamanda ileriye atlar ve bir suç bilimcinin açıklamalarıyla itfaiyecilerin bir kuyudan Izabela'nın cansız bedenini çıkarmalarını izleriz. Sonra yine zamanda geri dönüp Izabela'nın parti üyesi Ahmed'le ilişkisinin başlamasına tanıklık ederiz. Bundan sonra film zamanda ileri ve geri giderek Izabela'nın yaşadıklarını ve ölümle nasıl buluştuğunu bizlere gösteriyor.

Makavejev filmi Komünist yetkililerden onay almadan gizlice, gerilla tarzında çekmiş. Filmin kurgusu geleneksel olmayan(o zamana göre) bir şekilde ilerliyor. Filmin kamera çalışması ise yer yer geleneksel ama ağırlıklı olarak belgesel çekim tarzında. Bu arada filmde çıplak bir şekilde yatan Izabela'nın bacaklarına yatan siyah kedi imajı bir hayli ünlü.

Makavejev bu ikinci uzun metraj filminde kendine has yaklaşımıyla içeriğinde absürtlük, trajedi, aşk, cinsellik, siyasi ve sosyal okumalar barındıran şaşırtıcı ve ilginç bir filme imza atmış.

İlgilisine...

TALES OF TERROR - (1962)

TALES OF TERROR

Roger Corman'ın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği bu korku filmi aslında her biri yaklaşık yarım saat olan üç kısa filmden oluşuyor. Üç öykü de, Corman'ın daha önce birçok hikayesini filme aldığı, Edgar Allan Poe'a ait. Poe'nun Morella, Black Cat, The Case of M. Valdemar adlı hikayelerini -çok sadık kalmadan- sinemaya uyarlayan ise yine fantezi ve gerilim eserleriyle ünlü olan Richard Matheson.

İlk öykü Morella'da doğumunda annesi Morella'nın ölümüne sebep olan ve 26 yıldır babasını görmeyen Lenora evine geri döner. Kızına karşı nefret duyan ve soğuk davranan Locke'un bu duyguları zamanla değişmeye başlar. Lenora kısa bir süre sonra babasının annesi Morella'ya duyduğu saplantıyı ve annesinin lanetini dehşet içinde öğrenecektir. Nekrofili ve ensest hikâyenin alt metninde kendini gösteriyor. Başrollerde Vincent Price, Maggie Pierce ve Leona Gage var.

İkinci öykü -ki ünlü ve sinemaya sık uyarlanmış bir öykü olan- Black Cat. Başrollerinde Vincent Price, Peter Lorre ve Joyce Jameson var. Bir alkolik olan Montresor parasız kaldığı bir gece bedava içki içmenin yolunu bir şarap eksperi olan Luchresi'ye meydan okuyarak bulur. Bu olayın sonunda ikili arkadaş olur ve Monresor, Luchresi'yi karısı Annabel'le(Joyce) tanıştırır. Luchresi ve Annabel birbirlerine aşık olur ve Montresor'den gizlice buluşmaya başlarlar. Bir süre sonra Montresor bu durumu keşfeder ve bir intikam planı hazırlar. 

Corman bu hikayede komedi dozunu arttırmış. Ayrıca hikayede Poe'nun The Cask of Amontillado adlı öyküsünden de izler var. Vincent Price'ın şarap tatma sahnesindeki mimikleri unutulmaz. Peter Lorre de rolünde gayet iyi. Birçok sahnede doğaçlama yaptığı ve bu husustaki ustalığı görülüyor. Joyce Jameson da sinema birçok kez oynadığı aptal sarışın rolünü tekrar etse de mizahi yönü ve diğer oyuncularla kimyası gayet başarılı.

The Case of M. Valdemar: Bu hikaye benim filmde en beğendiğim uyarlama oldu. Başrollerinde Vincent Price, Basil Rathbone, Debra Paget ve David Frankham var. Ölmek üzere olan Valdemar ölüm ve ölüm sonrası ne olduğuna dair araştırma yapan ve onun acılarını dindiren hipnozcu Carmichael'a yardım etmeye karar verir. Carmichael, Valdemar'ı ölüm anından önce hipnoz etmeyi başarır. Valdemar'ın vücudu ölse de ruhu bedeninde sıkışır. Carmichal ölüm üzerine öğrenmek istediklerini Valdemar'dan öğrenmeden ve Valdemar'ın güzel eşi Helene'i elde etmeden Valdemar'ın ruhunu serbest bırakmaya hiç niyeti yoktur. Vincent Price ve özellikle de Basil Rathbone gayet başarılı oyunculuklar sergiliyorlar.

Filmin görüntü yönetmeni F.W. Murnau'nun Tabu adlı filmiyle Oscar alan usta sinematograf Floyd Crosby. Corman'la birçok filmde çalışan Crosby, Corman'ın bu düşük bütçeli filmlerini yeteneği, kamera kullanımı, aydınlatması ve tecrübesiyle olduğundan çok daha zengin gösteriyor.

Roger Corman, Poe'nun eserlerine fazla sadık kalmasa da kendine has yorumu, mizahı, şok edici sahneleri ve usta oyuncularıyla izleyicisine güzel bir seyirlik sunmayı başarıyor.

İlgilisine...



1 Şubat 2018 Perşembe

VAGABOND (Sans toit ni loi) - (1985)

VAGABOND (Sans toit ni loi)

Agnès Varda'nın yazıp yönettiği filmin başrolünde Sandrine Bonnaire var.

Genç bir kadın(Mona) bir hendekte ölü olarak bulunur. Mona kendi tercihiyle sistemden kopup oradan oraya özgürce dolaşan isyankar bir avaredir. Mona'yla yolları kesişmiş olan kişilerle yapılan röportajlar ve geriye dönüşler(flashbackler) eşliğinde genç kadının ölümünden önceki birkaç gününü izleriz.

Varda arkadaşı olduğu yazar Nathalie Sarraute'un kendisinden ve yazılarından etkilenerek senaryoyu yazmış ve filmi de ona adamış.

Sandrine Bonnaire; güçlü, özgürlüğüne düşkün ve başına gelen kötü şeylere rağmen kurbanı oynamayı reddeden avare Mona rolünde inandırıcı ve başarılı bir oyunculuk sergiliyor.

Filmin yardımcı oyuncuları da gayet iyi. Kimi profesyonel oyuncu kimi film için seçilmiş hiç oyunculuk yapmamış kişiler. Ayrıca film günümüzün tecrübeli aktrislerinden Yolande Moreau'un da ilk uzun metrajlı filmi. Bu arada Mona ve zengin yaşlı kadın arasındaki sahne tam bir şamata. Daha önce sadece Varda'nın bir kısa filminde rol alan Marthe Jarnias neşesi ve samimiyetiyle bu sahneyi çalıyor.

Varda kariyerinin başından beri sevip kullandığı uzun dolly(şaryo)çekimlerini(özellikle paralel) yine bu filmde de çokça kullanıyor. Varda film için on iki dolly çekimi planlamış ve çekmiş. Hepsinde kamera Mona'yı takip ediyor/gösteriyor ve bu dolly çekimlere filmin bestecisi Joanna Bruzdowicz'in insanı saran, tekinsiz müziği eşlik ediyor. Ayrıca bu dolly çekimlerinin çoğunun açılış ve kapanış kareleri bir sonraki dolly çekimiyle imgesel bağa sahip ve teknik açıdan hepsi sağdan sola doğru ilerliyor. Zoom lens ise sadece filmin açılışında(jenerikte) kullanılıyor ve görsel açıdan etkileyici.  Filmin görüntü yönetmeni Patrick Blossier.

Film 1985 yılında Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan'ı alırken (ayrıca Eleştirmenler ödülü FIPRESCI ile OCIC ödülünü de almış) filmin başrol oyuncusu Sandrine Bonnaire de César ödüllerinde En İyi Kadın Oyuncu ödülünün sahibi olmuş.

Son bir anekdot olarak filmin orijinal ismi Sans toit ni loi, 'Çatısız ve kanunsuz'(without roof nor law) anlamına geliyor.

İlgilisine...

FACES - (1968)

FACES

John Cassavetes'in yazıp yönettiği bu dramanın başrollerinde John Marley, Gene Rowlands, Lynn Carlin ve Seymour Cassel var.

Yaşlı ve zengin bir iş adamı olan Richard Forst(Marley) karısı Maria'yı(Carlin) bir süredir ilişkisi olduğu eskortluk yapan Jeannie(Rowlands) için terk eder. Maria'da arkadaşlarıyla eğlenirken tanıştığı jigolo Chet'le(Cassel) yakınlaşır. Tüm bu olanlar karakterleri kendi içlerinde ve birbirlerine karşı duygusal çatışmalara götürür.

Cassavetes filmin senaryosunu sanki oyuncularının yeteneklerini ortaya koyabilmelerini sağlamak ve onları zorlayabilmek için dizayn edip yazmış. Hemen hemen bir çok sahne sıcak ve neşeli bir şekilde başlayıp; bir kavga, bir duygusal patlamayla da bitiyor.

Oyuncuların performansları genel olarak doğal ve gerçekçi bir yaklaşıma sahip. Cassavetes'in de arayıp, bulup filme hapsetmek istediği şey de bu zaten.

John Cassavates filmi tamamen kendisi finanse etmiş ve filmin çoğunu da kendi evinde çekmiş.

Siyah-beyaz ve 16mm olarak çekilen film görsel açıdan kontrastı yüksek ve bir hayli grenli(kumlu). Kamera çalışması ise daha çok belgesel ya da cinéma vérité tarzında. Kamera daima oyuncuları takip ediyor, onların performanslarına ve duygularına odaklanıyor; mümkün olduğunca onlara yaklaşıyor.

Filmin bir kaç kurgu versiyonu var(Cassavetes'in yönettiği bir çok filmde olduğu gibi). Film ilk kez 183 dakika olarak gösterilmiş sonrasında ise Cassavetes filmi 130 dakikayı indirmiş ve sinemalarda bu versiyon gösterilmiş. 183 dakikalık versiyon ise ortadan kaybolmuş. Ancak yıllar sonra filmin 147 dakikalık bir kopyası Ray Carney tarafından bulunmuş. Ben filmin 130 dakikalık sinema versiyonunu ve ayrıca 18 dakikalık alternatif açılış sahnesini izleyip bu yazıyı yazdım.

Film 1969'da En İyi Senaryo, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında Oscar'a aday gösterilirken, Venedik Film Festivali'nden de En İyi Yönetmen ve En İyi Oyuncu ödülünü kazanmış.

John Cassavates gerçekçi ve doğal performanslar arayışına -diğer yönettiği filmlerinde olduğu gibi- bu filmde de deneysel ve yenilikçi yaklaşımlar deneyerek ulaşmaya çalışıyor. Faces, yönetmenin en önemli filmlerinden biri ve sinemaya getirdiği yaklaşımla bir çok yönetmeni de etkilemiş.

İlgilisine...

WAIT UNTIL DARK - (1967)

WAIT UNTIL DARK

Yönetmenliğini Terence Young'ın yaptığı bu gerilim filminin başrollerinde Audrey Hepburn ve Alan Arkin var.

Filmin senaryosunun kaynağı --Dial M for Murder adlı tiyatro oyununu da yazan-- Frederick Knott'un aynı adlı oyunu. Oyun 1966'da Broadway'de büyük başarı elde edince Warner Bros. oyunun film yapım haklarını satın almış ve senaristler Robert Carrington ve Jane-Howard Hammerstein de oyunu sinemaya uyarlamışlar.

Uyuşturucu kuryesi Lisa kendi başına iş yapmaya kalkınca acımasız Roat'ın kurbanı olur, ama ona yakalanmadan önce uyuşturucuları içine yerleştirdiği bebeği mimar Sam Hendrix'e verir. Roat, Lisa'yı konuşturur ve bebeği almak için Sam Hendrix'in izini bulur. Ama oyuncak bebek evde yoktur ve Sam nereye koyduğunu hatırlamamaktadır. Roat diğer iki adamıyla bebeği bulmak için bir plan yapar. Sam gidip evde yalnız kör karısı Susan kaldığında Roat planını uygulamaya geçirir.

Film oyundaki gibi tek mekanda geçiyor. Günümüzde artık klasikleşmiş bir gerilim teması olan: tek mekanda kısılı kalmış, dış dünyadan yardımı kesilmiş ana karakterin hayatta kalma mücadelesini filmde izliyoruz.

Yönetmen Terrence Young üç Bond filmi ve sayısız macera filminden sonra edindiği teknik ustalığı bu tek mekanda geçen gerilim filminde başarıyla ortaya koyuyor. Oyuncularından iyi performanslar almış, mizansenleri, kurgusu ve sinematografisi de gayet iyi.

Audrey Hepburn daha önce ağırlıklı olarak rol aldığı romantizm, komedi, müzikal içerikli filmlerden ziyade farklı bir türde -o zamanki kocası ve filmin yapımcısı Mel Ferrer'in de ısrarıyla- karşımıza çıkıyor. Hepburn filmde kör Susy Hendrix karakterini başarıyla canlandırmış, gerçi biraz fazla romantik ve iyimser buldum ama zamanına uygun olarak sergilediği bu performansıyla o yıl En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterilmiş. Alan Arkin ise acımasız psikopat Roat rolüyle filmi çalıyor diyebilirim. Kanımca en azından o da performansıyla bir Oscar adaylığını hak ediyor.

Filmin başrol oyuncuları kadar yardımcı oyuncuları da (Richard Crenna, Efrem Zimbalist Jr., Jack Weston ve Julie Herrod) filmde ön plana çıkıyorlar ve başarılı performanslar sergiliyorlar. Özellikle de Richard Crenna...

Filmin o ünlü 8 dakikalık finali için Warner Bros. -aynı zamanda iyi bir pazarlama hamlesi olarak- bir uyarı fragmanı hazırlamış. Fragmanda filmin son sekiz dakikasında filmin finalinin etkisini arttırmak için sinemada ışıkların mümkün olduğunca kısılacağı söyleniyor; ardından da sigara içilen salonlarda sigara içilmemesi ve elbette kimsenin salona girip-çıkmaması isteniyor.

Finaldeki Roat'ın o ünlü ani sıçrayışını da unutmayalım. Hâlâ etkili...

İlgilisine...