1 Haziran 2018 Cuma

3 WOMEN - (1977)

3 WOMEN

Robert Altman'ın yazıp yönettiği bu gerçeklerle rüyaların birbirine karıştığı gizemli filmin başrollerinde Shelley Duvall, Sissy Spacek ve Janice Rule var.

Texas'tan California'ya yeni gelen Pinky(Spacek) yaşlılara hizmet veren bir spa merkezinde iş bulmuştur. İş yerinde tanıştığı Millie'ye(Duvall) karşı takıntılı bir hayranlık beslemeye başlar. İkili kısa süre sonra oda arkadaşı olurlar. Ancak zamanla aralarında ilişki gerginleşmeye başlar. Bardağı taşıran son damla ise Millie'nin ressam ve bar sahibesi olan Willie'nin(Rule) kocası Edgar ile ilişkiye girmesi olur. Pinky intihar girişiminde bulunur ama kurtulur. Ancak komadan çıktıktan sonra bambaşka bir kadın olmuştur.

Shelley Duvall tüketim toplumunun şekillendirdiği Millie karakterini aşırıya kaçmadan incelikle, kendine has bir biçimde oynarken Sissy Spacek de naif ve takıntılı Pinky rolünden özgüveni yüksek -bir nevi Millie'nin başarılı bir versiyonu olan- yeni karakterine ustalıkla geçiyor. Janice Rule ise filmdeki diyalogları ve ekran süresi az da olsa karakterinin gizemini başarıyla perdeye yansıtıyor.

Filmin hikâyesini Robert Altman hastanede yatan eşinin yanından eve gelip, uyuduğunda gördüğü bir rüyadan esinlenerek şekillendirmiş. Ayrıca hem hikâyesiyle hem anlatımıyla Ingmar Bergman'a ve onun başyapıtlarından biri olan Persona'ya açıkça atıfta bulunmuş (ki Bergman'ın Persona için çıkış noktası da hastanede gördüğü bir rüyasıydı).

Film ilerledikçe rüyalar, hayaller ve gerçekler birbirine karışmaya başlıyor. Filmin sonu ise bir hayli enteresan. Açıkça filmin sonunda da Altman, Bergman'ın inandığı paralel evrenlere bir referans yapıyor gibi görünüyor, ama emin değilim. Zaten kendisine de sorulduğunda o da filmin sonunun manasından pek emin olmadığını belirtmiş. Herkesin teorisi ve yorumu kendine...

Filmde tekrarlanan görsellere değinirsek: Willie'nin sürekli havuza ya da zemine işlediği resimde üç dişi(biri hamile) ve bir de dominant erkek figürü var. Buradaki erkek figürünün muhtemelen bu üç kadına da ilgi gösteren Edgar'ı temsil etmesi mümkün. Filmin sonunda Edgar'ın öldüğünü öğrenirken(ancak nasıl olduğunu öğrenemiyoruz) üç kadının da karakterleri/rolleri değişmiş olarak birlikte yaşadıklarını görüyoruz.

Ayrıca filmde ikilik ve dönüşüm görsel olarak sürekli vurgulanıyor. Kamera önünde sürekli hareket eden ama birbirine karışmayan iki sıvı, Pinky'nin odasından bahçedeki Willie'yi akvaryum içinden izlemesi(ki hem su ve hava kamera önündeki iki sıvı gibi görünüyor hem de Willie yine havuzun içindeymiş görünüyor) ve camlarda oluşan ikili yansımalar gibi...

Filmin kamera çalışması sade, aydınlatması gayet doğal ve kompozisyonları çok başarılı. Altman her zamanki gibi zoom lensleri bu filminde de sıklıkla kullanmış. Filmin görüntü yönetmeni Charles Rosher Jr.

Film Cannes Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü(Shelley Duvall) kazanırken Altın Palmiye'ye de aday gösterilmiş.

3 Women Robert Altman'ın yönetimiyle, yarattığı tekinsiz rüya atmosferiyle ve başarılı oyuncularıyla insan psikolojisini analiz eden gizemli bir yapıt.

İlgilisine...

CORIOLANUS - (2011)

CORIOLANUS

Ralph Fiennes'ın hem yönettiğ hem de başrolünde oynadığı bu William Shakespeare uyarlamasının diğer önemli rollerinde Gerard Butler, Vanessa Redgrave, Brian Cox, Jessica Chastain, James Nesbitt ve Paul Jesson var.

John Logan'ın uyarladığı filmin senaryosu yakın geçmişte 1990'lı yılların ortasında geçiyor ve coğrafya olarak da kendine Doğu Avrupa'yı seçmiş.

Roma'lı komutan Caius Martius kibirli ama cesur bir askerdir. Sınır anlaşmazlıklarından ötürü Roma ve Volski çatışma içindedir. Martius Corio'yu ele geçirince Konsey ona Coriolanus ismini verir ve ailesi onun Konsül olmasını isterler. Ancak Coriolanus politikayı sevmemekte ve halkı da küçümsemektedir. Onun konsül olmasını istemeyen tribünler halkı ona karşı kışkırtırlar ve Coriolanus'u sürgüne gönderirler. Bunun üzerine Coriolanus Volskilere katılıp Roma halkından intikam almaya karar verir.

Coriolanus, çok iyi bir oyun olsa da, sinemaya sık aktarılan Shakespeare uyarlamalarından biri değil. Belki bunda anti-demokratik ve bir halk eleştirisi olarak da okunabilmesinin bir etkisi olabilir. Ayrıca militarizm ve milliyetçilik de bu Roma dönemi hikâyesinde önemli yer tutuyor. Ancak Fiennes'ın filmde yaptığı gibi militarizmin sonuçları gösterildiğinde hikâye kolaylıkla bir militarizm eleştirisine dönebiliyor. Shakespeare'in çok işlediği yozlaşma ve çıkar peşinde koşma temalarının yanı sıra filmin önemli temalarından biri de fikirde değişkenlik: Halk, Coriolanus hakkında kısa sürede birçok kez fikir değiştiriyor, Coriolanus'u sürgüne gönderen Tribünler çıkarları için fikir değiştirip onu yatıştırma yolları arıyorlar, azılı düşmanı Aufidius ona kucak açarken sonunda konumunu korumak için yine Coriolanus'un düşmanı oluyor. Hatta Coriolanus Roma'dan sürülünce intikam için Volsci'lerin tarafına geçiyor ve sonrasında annesinin çabalarıyla ikna olup Roma'nın çıkarına bir barış anlaşmasına imza atıyor. Ama Coriolanus bunları ya kibri ve öfkesinden yapıyor ya da annesine bağlılığından kaynaklanıyor. Diğer herkes ise kendi ya da politik çıkarları için ödün verip, söylediklerini yalayabilirken Coriolanus bu politik oyunların dünyasına uyum sağlayamıyor. Aufidius'un ondan bahsederken dediği gibi 'kişiliği gereği birden fazla kimliğe bürünemeyen biri' o. Bir de buna kusurları olan gururu, öfkesi ve sabit fikirliliği de eklenince tüm bunlar onu trajik sonuna hızla sürüklüyor.

Filmin görüntü yönetmeni Barry Ackroyd The Hurt Locker ve yönetmen Paul Greengrass'la çektiği filmlerde kullandığı belgesel tarzı görselliği bu filme de taşıyor. Fiennes filmi dijital olarak değil de film üzerine çekmek istemiş. Ancak bütçenin kısıtlı olmasından ötürü bunu 2-perf Super 35mm sistemde(Leone'nin çektiği birçok Western filminde yaptığı gibi) çekerek elde etmişler. Çünkü bu sistemle harcanan film neredeyse yarı-yarı azalıyor; tabii filmin çerçevesi 2.40:1 olmalı. Dezavantaj olarak ise grain(kumlanma) artıyor ama bu filmimizin hikâyesine uygun bir atmosfer yaratıyor.

Ralph Fiennes filminde sesi de dramatik açıdan güzel bir şekilde kullanıyor. Mesela, Coriolanus konseyin kendi hakkında konuştuklarını koridorda dinlerken temizlik görevlisinin arabasının tekerleklerinin çıkardığı seslerin onun ruh durumunu yansıtan atmosferik bir sese dönüşmesi ve en etkilisi ise finalde Coriolanus ölürken ortam sesi hariç tüm seslerin susması gibi.

Ralph Fiennes yönettiği bu ilk filminde kanımca gayet başarılı bir iş çıkarmış. Coriolanus gerek anlatımı gerek hikâyesi ve oyuncularının performanslarıyla başarılı bir Shakespeare uyarlaması olmuş.

İlgilisine...

THEY LIVE BY NIGHT - (1948)

THEY LIVE BY NIGHT

Nicholas Ray'in yönettiği ilk film olan bu noir filmin başrollerinde Farley Granger ve Cathy O'Donnell var.

T-Dub ve Chickamaw hapisten kaçarken hapse küçük yaşta girmiş, dünyayı çok tanımayan Bowie'yi de yanlarına alırlar. Bowie'nin hapse suçsuz yere girdiğini kanıtlamak için iyi bir avukata ihtiyacı vardır ve istediği avukat da çok para istemektedir. Bunun üzerine Bowie arkadaşlarının yaptığı banka soygunlarında keşifçi ve şoför olarak görev yapar. Bir soygun sonrasında Bowie sakatlanır. Bunun üzerine bir gaz istasyonu işleten arkadaşlarının yanına giderler. Bowie ve orada onunla ilgilenen Keechie arasında bir aşk başlar.

Filmin senaryosunu Edward Anderson'ın Thieves Like Us(Bizim gibi Hırsızlar) adlı romanından Charles Schnee ve Nicholas Ray uyarlamış. Ray'in romanı seçmesindeki etkenler arasında romanın Büyük Buhran zamanını yansıtışı da var. Filmde birçok karakterin para için çırpınışı izliyoruz: Banka soyguncularından, evlendirme hizmeti veren Hawkins'e, ev kiracılarından şarkıcıya kadar...

Romanı uyarlamayı bir tutku hâline getiren Ray daha önce hiç film yönetmemiş olmasına rağmen roman için yazdığı birçok tretmanın ardından filmin yapımcısı John Houseman'ın güvenini kazanmış ve ünlü yapımcı Ray'i filmin yönetmeni olarak düşünmeye başlamış. Ancak filmin RKO açısından pek kârlı bir proje olmayacağı düşünülse de RKO'nun prodüksiyon şefi Dore Schary'nin verdiği onayla filmin yapımına başlanmış.

Filmin hayli enerjik bir açılışı var. Ray o zaman için filmlerde kullanımı pek yaygın olmayan helikopterle çekim yapmış. Dinamik bir şekilde banka soygununun ardından kaçan soyguncuların arabasını kamerasıyla takip ediyor. Ayrıca oyuncu yönetimindeki başarısının yanı sıra ses kullanımında da zamanına göre yenilikler denemiş.

Ray filmin merkezine toplum tarafından anlaşılmamış, dışlanmış/dışında kalmayı tercih etmiş gençleri koyuyor(ileride bunu büyük başarıyla yansıtacağı Rebel Without a Cause(Asi Gençlik)'ın adeta sinyallerini veriyor diyebilirim). Ayrıca Ray bu suç-noir filminde kendine has o romantizmi de öne çıkarıyor. Ancak daha filmin başındaki intro'dan Bowie ve Keechie'nin mutlu sona ulaşamayacağını hissediyoruz.

Farley Granger ve Cathy O'Donnell filmde gayet iyi oyunculuklar sergiliyorlar ve aralarında güzel bir kimya var. Bunu başkaları da görmüş olacak ki 1949'da Anthony Mann'ın yönettiği yine bir suç-noir filmi olan Side Street'de yine bir araya gelmişler.

Filmin yardımcı oyuncuları da başarılı ve hafızalarda yer eden oyunculuklar sergiliyorlar. Bowie'nin suç ortaklarını canlandıran Howard Da Silva, Jay C. Flippen ve özellikle de kocasını hapisten çıkarmak için çabalayan Mattie'yi canlandıran Helen Craig öne çıkan isimlerden oluyor.

Film 1947 yılında çekilse de RKO stüdyosunun ünlü iş adamı Howard Hughes tarafından satın alınmasının ardından Hughes'un filmi pek beğenmemesinden ötürü filmin gösterimi iki yıl kadar ertelenmiş. Farley Granger'ın anlattığına göre film önce Londra'da gösterime girmiş ve orada iyi eleştiriler alıp ticari başarı gösterince stüdyo ikna olup filmi Amerika'da gösterime sokmuş. Film Amerika'da gişede çok başarılı olamasa da genelde olumlu eleştiriler almış.

Ayrıca film rafta kaldığı iki yıl içinde Hollywood içinde çeşitli yapımcılar tarafından izlenmiş ve anlatılanlara göre Ray'in yönetimini beğenen Humphrey Bogart başrolünü oynadığı bağımsız film Knock on Any Door'u yönetmesi için Ray'i seçmiş (ardından da ikilinin yine birlikte çalıştığı bir klasik olan In a Lonely Place geliyor), Hitchcock da Farley Granger'ı bu filmde görüp beğenip Rope filmindeki Phillip karakteri için seçmiş.

They Live by Night, Nicholas Ray'in duyarlı ve tutkulu yönetimiyle, oyuncularının başarılı performanslarıyla ve de olay örgüsüyle başarılı bir suç-noir filmi.

İlgilisine...

1 Mayıs 2018 Salı

BRINGING UP BABY - (1938)

BRINGING UP BABY

Howard Hawks'ın yönettiği bu screwball komedi başyapıtının başrollerinde Katharine Hepburn ve Cary Grant var.

Evlenmesine bir gün kaldığı gibi dört yıldır tamamlamaya uğraştığı dinozor iskeletini de bitirmeye sadece bir kemik kalan fosil bilimci David Huxley(Grant) müzesine bir milyon dolar bağış yapmayı planlayan Mrs. Random'un avukatıyla golf oynamaya gider. Ancak golf sahasında karşılaştığı Susan Vance(Hepburn) ona hayatı dar etmeye başlar. Hele Susan'ın sahip olduğu Baby adlı leoparla ilgili olaylar onları birbirinden çılgınca durumlara düşürecektir.

Filmin senaryosu Hagar Wilde'ın aynı isimli kısa öyküsünden yine Hagar Wilde ve Dudley Nichols tarafından uyarlanmış. Filmin senaryosu screwball komedinin direği olan zekice yazılmış diyaloglarıyla, yanlış anlaşılmalara yol açan özenli kelime oyunlarıyla ustaca kaleme alınmış. Bir de bunların üzerine durum komedisi ve slapstick komedi de eklenince filmde gülmemek imkansız olmuş.

Daha önce George Cukor'un Sylvia Scarlett adlı filminde birlikte oynayan Cary Grant ve Katharine Hepburn bu filmde harika bir uyum tutturmuşlar. Öyle ki bu filmden sonra iki filmde daha birlikte rol almışlar. Bu arada Grant karakteri için ünlü komedyen Harold Lloyd'u referans almış.

Howard Hawks filmde ağırlıklı olarak Boy(LS), diz üstü(MLS) ve bel üstü (Medium) planları kullanmayı tercih etmiş. Yakın Çekim planları ise sadece bir şeyleri vurgulamak için nadiren kullanıyor. Filmdeki leoparın tehlike yaratabileceği sahnelerde(-ki bazen ciddi yaralanmaların eşiğinden dönmüşler) rear projection ve split screen yöntemleri kullanılmış. Filmin görüntü yönetmeni usta isimlerden Russell Metty.

Film günümüzde klasik statüsünde olmasına rağmen gösterime çıktığında iyi eleştiriler alsa da gişede başarısız olmuş. Hatta bu durum yüzünden Hawks'ın gelecek film projesi iptal olup RKO'dan kovulurken, daha önceki birkaç filmi gişede başarısız olan Katharine Hepburn'a da "box-office poison" (gişe zehri) lakabı takılmış.

Son olarak filmin 1.Bölge DVD'sinde yönetmen Peter Bogdanovich'in film ve dönem hakkında bilgiler verdiği ve Howad Hawks'la olan anılarını anlattığı güzel bir sesli yorumlar seçeneği var.

Bringing Up Baby Howard Hawks'ın başarılı yönetimiyle, harika diyaloglara sahip iyi yazılmış senaryosuyla ve elbette Katharine Hepburn ve Cary Grant'ın başarılı oyunculuklarıyla sinema tarihinin unutulmaz komedi klasiklerinin arasında yerini hakkıyla almış.

İlgilisine...

RICHARD III - (1995)

RICHARD III

Richard Loncraine'in yönettiği bu sinematik ve serbest Shakespeare uyarlamasının başrolünde Ian McKellen var.

Kısaca filmin konusuna değinirsek: Richard kral olan abisi ölünce tahtın yasal vasileri olan küçük yeğenleri büyüyünceye kadar Koruyucu Vekil olarak ülkeyi yönetmeye başlar. Bin bir komplo, cinayet ve demagojiyle önündeki tüm engelleri teker teker aşar ve tahta oturur. Kısa süre sonraysa Richmond ona isyan bayrağı açar...

Ian McKellen filmi uyarlamayı sahnede Richard Eyre'ın yönetiminde III. Richard'ı oynarken düşünmeye başlamış ve hikâyeyi 1940'lı yıllara uyarlayarak filmin senaryosunu yazmış. Richard'ın yükselişini Hitler'e ve nazilerin yükselişine yansıtmış. Tabii iki saatlik bir film yapınca bazı sahneler çıkartılmış(Branagh'ın Hamlet'i gibi tam metin bir uyarlama değil; Ki zaten -doğal olarak- sinemaya tam metin olarak uyarlanan çok az Shakespeare uyarlaması mevcut), mekan ve karakterlerde değişikliklere gidilmiş ve bazı eski İngilizce kelimeler de güncellenmiş. Yönetmen Loncraine'in senaryoya sinematik katkılarıyla da senaryo tamamlanmış. Filmin senaryosunu Ian McKellen'ın bir hâyli detaylı notlarıyla İnternette ve filmin BFI'dan çıkan Blu-ray baskısında bulabilirsiniz.

Ian McKellen tecrübesi ve ustalığıyla III. Richard rolüyle bütünleşmiş olarak filmde döktürüyor, çok bir şey söylemeye lüzum yok.

Filmin çok zengin ve usta oyunculardan oluşan bir yardımcı oyuncu kadrosu var(birçok Shakespeare uyarlamasında olduğu gibi). Jim Broadbent, Buckingham rolünde en az McKellen kadar başarılı. Annette Benign Kraliçe rolünde iyi bir iş çıkarıyor, Robert Downey Jr. de rolünde iyi ama yine kendini oynuyor. Bu iki Amerikalı oyuncunun seçiminde filmin Amerika'da "satılabilir" hâle gelmesini sağlamak ve Amerika'dan filme finans sağlayabilmenin etkisi var tabii. Ama iyi ki de oynamışlar ve isimlerinin etkisiyle filmin çekilebilmesini sağlamışlar. Usta oyuncular Maggie Smith, John Wood, Nigel Hawthorne, Donald Sumpter ve daha niceleriyse kısa ekran sürelerine rağmen etkili ve akılda kalıcı oyunculuklar sergiliyorlar. Bu arada Ann rolündeki Kristen Scott Thomas'ı da unutmayalım, filmin öne çıkan oyunculardan biri, özellikle morg sahnesinde...

Oyunun uzunluğu ve karakterlerinin derinliğine karşın filmin süresi biraz kısa kalmış gibi; film biraz sıkıştırılıp paketlenmiş hissi verebiliyor. Önceden oyunu izlemiş ya da/ve okumuş olmak uyarlamanın sinematik tarafına yoğunlaşmanızı kolaylaştırabilir.

Film düşük bütçesine rağmen bir hayli yaratıcı bir prodüksiyon dizaynına ve kostüm çalışmasına sahip. Filmin prodüksiyon tasarımcısı Tony Burrough, kostüm tasarımcısı ise Shuna Harwood. İkisi de filmde ortaya koydukları işle Oscar'a aday olmuşlar.

Filmin sonunda Richard'ı öldüren Richmond'ın yüzündeki ifade -aynı Polanski'nin Macbeth'inin sonunda olduğu gibi- tüm bu güç savaşının bir döngü olduğu izlenimini başarıyla veriyor.

İlgilisine...


AGATHA CHRISTIE'S POIROT - "THE CHOCOLATE BOX" ADLI BÖLÜMÜN PLAN-PLAN KAMERA VE KURGU ANALİZİ

AGATHA CHRISTIE'S POIROT - "THE CHOCOLATE BOX" ADLI BÖLÜMÜN PLAN-PLAN KAMERA VE KURGU ANALİZİ


Kendimi teknik açıdan geliştirebilmek için sevdiğim filmleri ya da dizi bölümlerini DVD’den tek bir video dosyasına çevirip(rip edip) kurgu programına koyarım. Ardından filmdeki her kesmeyi tespit edip kurgu programında ben de keserim. Tüm bu işlem bitince filmi plan-plan kare-kare izler, incelerim.

Ancak bu işlemi dokümante etmek vakit alıcı ve yorucu olduğundan dolayı genelde analizi belgelendirmeden bırakırım.

Ama vaktim olduğunda -- daha önce Alfred Hitchcock'un North by Nortwest adlı filmini dokümante edip, paylaşmıştım. Link -- bu belgelendirme işlemini yapıyorum.

Şimdi de aynı işlemi Agatha Christie's Poirot adlı dizinin "The Chocolate Box" adlı bölümü için yaptım. Yayın tarihi 1993 yılı ve süresi yaklaşık 50 dakika.



Kendim için hazırladığım bu çalışmadan belki başkaları da faydalanabilir diye buradan paylaşıyorum.

İlgilisine...

Özgür Çetimen

Link-1

Link-2

(Bilgi: Çalışma dosyasını İnternete koymadan önce virüs taramasından geçirdim.)

1 Nisan 2018 Pazar

JOHNNY GOT HIS GUN - (1971)

JOHNNY GOT HIS GUN

Dalton Trumbo'nun kendi romanından uyarlayıp yönettiği bu iç burkan savaş karşıtı filmin başrolünde Timothy Bottoms var.

Birinci Dünya Savaşı'nda düşen bir bomba sonucunda gözlerini, işitmesini, alt çenesini yitiren ve yaralarından ötürü bacakları ve kolları kesilen asker Joe Bonham askeri bir hastanede 'malzeme' odasında tutulmaktadır. Kimliği henüz tespit edilemeyen Joe vücudunun içine hapsolmuştur. Gerçeklikle rüyalar arasında gider-gelir, delirmemek için mücadele eder. Sonunda çevresiyle başını kullanarak Mors koduyla iletişim kurmayı başarır. Ve Joe'nun onlardan bir isteği vardır.

Trumbo romanını filme aktarmayı düşündüğü ilk sıralarda Franco rejiminden kaçıp Meksika'ya gelen arkadaşı ünlü yönetmen Luis Buñuel'le birlikte çekmeyi düşünmüş. İkisi senaryoyu birlikte yazarlarken, Buñuel de filmi yönetecekmiş. Ancak finans problemlerinden ötürü proje rafa kaldırılmış. Yıllar sonra Trumbo süregelen Vietnam savaşının da etkisiyle savaş karşıtı duygularını aktarmayı arzulayınca filmi çok düşük bir bütçeyle ve kendisi yöneterek kotarmaya karar vermiş. İyi de yapmış... Filmi 42 günde düşük bir bütçeyle çekmiş.

Film Trumbo'nun yönettiği tek film (gelecekte başka bir film yönetmeyi arzulasa da sağlık problemleri buna izin vermemiş). Trumbo çok tecrübeli ve yetenekli bir senarist olsa da film yönetmek ve setin işleyişi hakkında deneyimsizmiş. Bu yüzden filmi çekmeden önce Budapeşte'de film çeken John Frankenheimer'in setine konuk olarak her gün gidip biraz deneyim kazanmış. Ayrıca set tecrübesi olan oğlu Christopher Trumbo birinci yönetmen asistanlığını üstlenerek babasının ekiple doğru bir iletişim kurmasını sağlamış. Sonuçta kanımca yönetmenlik açısından başarılı bir film ortaya çıkmış.

Bu arada filmin birçok rüya sahnesinde -özellikle İsa ve Fırın sahnelerinde- Buñuel'in senaryodaki sürreal etkileri görülüyor ve bunlar Trumbo tarafından başarıyla filme alınmış. Hatta izlerken içimden acaba o sahneleri Buñuel gelip kendi mi yönetti dedim, ancak hepsini Trumbo yönetmiş.

Trumbo filmin başrolü olan asker Joe Bonham rolü için tanınmamış, daha önce başka bir rolle ilişkilendirilmemiş birini istemiş. Bu arayışında liseden yeni mezun olmuş olan ve daha önce hiç film oyunculuğu yapmamış Timothy Bottoms'a rast gelmiş. Bu filmdeki asker rolünden sonra Timothy Buttoms aynı yıl Bogdanovich'in En İyi Film Oscar'ını alan The Last Picture Show adlı filminde de oynayarak kariyerinde yükselişe geçmiş.

Yan rollerde Jason Robards performansıyla ilk öne çıkan isim. Ayrıca anne rolünde (Trumbo gibi kara listede yer almış olan)Marsha Hunt, hemşire rolünde Diane Varsi ve sevgili rolündeki Kathy Fields de filmin diğer öne çıkan yardımcı oyuncuları oluyorlar. Bu arada Donald Sutherland -kısa ekran süresine rağmen- İsa rolüyle hafızalarda yer ediyor.

Filmde Joe'nun babasının(Robards) öldüğü ev ve oda Trumbo'nun kendi babasının da vefat ettiği yer. Filmdeki olta kaybetme hikâyesi de Trumbo'nun kendi babasıyla yaşadığı bir olaydan geliyor. Kısaca film hem düşünsel hem de bireysel açıdan Trumbo için kişisel bir film.

Filmin 'şimdiki zamanı' siyah-beyaz iken rüya ve geçmiş(flashback) sahneleri renkli. Rüya sahneleri nispeten daha satüre renklere sahip. Filmin siyah-beyaz olan kısmı teknik sorunlardan ötürü renkli çekilmiş ve daha sonra laboratuvarda desatüre edilerek siyah-beyaz yapılmış. Filmin görüntü yönetmeni Jules Brenner.

1971 yılında Cannes Film Festivali'nde Juri Büyük Ödülü'nü ve FIPRESCI ödülünü alan film Altın Palmiye'ye de aday olmuş.

Aradan geçen yıllar içinde az bilinen bir film hâline gelen Johnny Got His Gun Metallica'nın benzer durumdaki bir askeri anlatan One adlı şarkısının klibinde filmden kesitler oynatmasıyla yeniden gündeme gelmiş. Link

Trumbo'nun kişisel ve başarılı anlatımıyla, güçlü senaryosuyla Johnny Got His Gun sinema tarihinin en çarpıcı savaş karşıtı filmlerinden biri hâline geliyor. Filmin sonunda bir 'savaş ürünü' olan Joe'nun kâbus gibi bir hâldeyken tekrar-tekrar sarf ettiği son repliğini unutmak kolay değil: "S.O.S. Help me. S.O.S. Help me..."

İlgilisine...

IN A LONELY PLACE - (1950)

IN A LONELY PLACE

Nicholas Ray'in yönettiği bu noir dramanın başrollerinde Humphrey Bogart ve Gloria Grahame var. Yardımcı oyuncuların arasından öne çıkan isim ise Art Smith.

Çabuk öfkelenen ve öfkelendiğinde gözü kör olan Dixon Steele (Bogart), Hollywood'da senaristlik yapmaktadır. Dixon Stüdyo tarafından ona uyarlaması için verilen kitabı henüz okumamış ve okumak da istememektedir. Bir gece restoranda tanıştığı vestiyer Mildred Atkinson'ın romanı okuduğunu öğrenir. Bunun üzerine genç kızı kitabın öyküsünü ona anlatması için evine davet eder. Ancak Mildred o gece Dix'in yanından ayrıldıktan sonra bir cinayete kurban gider. Polis baş şüpheli olarak Dix'i düşünürken karşı komşusu Laurel (Grahame) yaptığı şahitlikle Dix'i aklar. Laurel Gray oyuculuk kariyerinde başarılı olamamış kendine has, seksi, güçlü görünen bir femme fatale dir. Kısa bir süre sonra Dix ve Laurel arasında romantik bir ilişki başlar. İkisi birbirlerine ilaç olurlar. Ancak zamanla hem polisin hem de Laurel'in içinde Dixon'ın aslında masum olmayacağına dair şüpheler giderek artar.

Filmin senaryosunu önce Dorothy B. Hughes'in kısa öyküsüne sadık kalarak Edward H. North uyarlamış. Daha sonra ise Nicholas Ray öyküden daha kişisel bir film çıkarmak gayesiyle hazırladığı notlarla senaryoyu Andrew P. Solt'dan yeniden yazmasını istemiş. Solt senaryoyu yeniden şekillendirirken orijinal hikâyeye pek sadık kalmamış, hatta radikal değişiklikler yapmış diyebilirim. Dixon karakteri nispeten daha yumuşatılmış ve sonu kitaba zıt bir şekilde değiştirilmiş(spoiler/sürpriz bozan vermek istemiyorum).

Humphrey Bogart ve Gloria Grahame kompleks karakterlerinin duygusal değişimlerini ve kırılganlıklarını perdeye başarıyla yansıtmışlar.

Nicholas Ray yine sisteme uymaya çabalayan ya da sistemle çatışan ama bunda başarısız olan karakter temasını bu filminde de yine işliyor. Hem anlatımıyla hem yönetimiyle özgün bir yapım ortaya koymuş. Ayrıca filmi çekerken başrolü oynayan eşi Gloria Grahame ile -olay olmasın diye- gizlice ayrılmalarına rağmen birlikte profesyonelce çalışıp, başarılı bir sonuca imza atmışlar.

Filmin siyah-beyaz sinematografisi ise gerek aydınlatması gerek özenli kompozisyonlarıyla gayet başarılı. Filmde yer yer seçici aydınlatma da kullanılıyor, örneğin Dix'in detektif arkadaşının evinde geçen 'cinayeti canlandırma' sahnesinde Dix'in içindeki öfkeyi ve sadizmi yansıtırken yüzüne düşen ışık gibi; rahatsız edici ve etkili. Filmin sinematografı Burnett Guffey.

In a Lonely Place, Ray'in filmografisinin en iyi filmlerinden biri olmakla beraber, Bogart ve Gloria Grahame'in karekterleriyle özdeşleşen başarılı performanslarıyla akıllara kazınan gizemli bir noir drama filmi.

İlgilisine...

1 Mart 2018 Perşembe

THE SPIRIT OF THE BEEHIVE (El espíritu de la colmena) - (1973)

THE SPIRIT OF THE BEEHIVE (El espíritu de la colmena)

Victor Erice'in yönettiği bu iç burkan, alegorik, politik alt metinli filmin başlıca rollerinde Ana Torrent, Fernando Fernan Gomez, Teresa Gimpera ve Isabel Telleria var.

Filmin senaryosunu Victor Erice, Angel Fernandez Santos ve Francisco J. Querejeta yazmış. Senaryo filmin kısıtlı bütçesinden ötürü gerek tür açısından gerek dramatik açıdan köklü değişikliklere uğrayarak şekillenmiş. Örneğin orijinal senaryoda yetişkin Ana babasının hasta olduğu haberiyle köyüne dönüyor ve hikâye Ana'nın yetişkinliğiyle çocukluğu arasında gidip-geliyormuş. Bütçenin kısıtlı olmasından ötürü yetişkin Ana'nın hikâyesi senaryodan çıkarılmış.

İspanyol İç Savaşı'nın kısa bir zaman önce bitip faşistlerin başa geçtiği 1940 yılında İspanya'nın Kastilya bölgesinde küçük bir köydeyiz. Köyün sinemasında gösterilmek üzere James Whale'in yönettiği Frankenstein getirilir. Küçük Ana ve ablası Isabel'de izleyicilerin arasındadır. Ana, Canavar'ın küçük kızla tanıştığı ve ardından küçük kızın öldüğü sahnelerden çok etkilenir. Ana'nın babası Fernando arıcılıkla uğraşmaktadır ve kovanındaki arıların birbirleriyle savaştığını defterine not eder. Eşi Teresa ise haber alamadığı(muhtemelen iç savaştan) eski aşkına mektup yazmaktadır. Aile birbirinden kopuktur. Isabel, Ana'ya kötü şakalar yapsa da Ana'nın ondan başkasıyla bir yakınlığı yoktur, içsel olarak yalnızdır. Bir süre sonra Isabel ve Ana terk edilmiş bir ağıl bulurlar. Isabel, Ana'ya bu ağılın Canavar'ın yaşadığı yer olduğunu söyler. Bunun üzerine Ana gizlice ama korkarak bu ağıla gidip-gelmeye başlar. Bir gün ağılda kaçak ve yaralı bir askerle karşılaşır, ona yardım eder; yiyecek hatta babasının saatini ve montunu da getirip ona verir. Ama gece çökünce yaralı asker polisler tarafından bulunur ve öldürülür. Mont ve saat yüzünden babası şüpheli durumuna düşer. Babası da Ana'dan şüphelenir ve onu ağıla kadar gizlice takip eder. Ana taşların üzerinde askerin kanını görünce korkar, babasını dinlemez ve kaçar. Geceleyin Ana -aynı filmdeki gibi- Canavar'la karşılaşır...

Film, Victor Erice'in ilk uzun metraj filmi ve kanımca sinema tarihinin en iyi ilk filmlerden biri. Yönetmen izleyicisini küçük Ana'nın iç dünyasına başarıyla götürüyor. Filmin sembolizmini, alegorisini ve karakterlerini farklı şekillerde okumak, yorumlamak mümkün. Paul Julian Smith'in film hakkındaki makalesi çok bilgilendirici Link. Bu arada yönetmenin filmi alegorik çekmesinin ve sembolizmi kullanmasında filmin sansür kuruluna takılmamasını sağlamak da var elbette. Çünkü filmin yapım tarihi 1973 ve Franco hâlâ rejimin(son yıllarında olsa da) başında.

Gelelim filmin başrol oyuncusu Ana Torrent'e... Altı yaşında olmasına rağmen yeteneği, masumluğu ve kocaman gözleriyle rolünde gayet başarılı ve inandırıcı.



Filmin sinematografisi ve kamera çalışması gayet sade ama harika bir aydınlatma çalışmasına ve güzel kompozisyonlara sahip. Bal rengi, filmde -özellikle evde ve iç mekanlarda- hâkim. Kamera çalışması genelde sabit ve planlı ancak bir-iki sahnede belgesel tarzı çekim de var. Örneğin, Ana'nın sinemada Frankenstein'ı izlediği sahneyi belgesel tarzda çekerek hem onun hem diğer izleyicilerin "gerçek" reaksiyonlarını çok güzel yakalamışlar. Filmin sinematografı Luis Cuadrado. Maalesef Cuadrado rahatsızlığından ötürü filmin çekimleri sırasında görme yetisini yitirmeye başlamış ve ilerleyen yıllarda da intihar ederek yaşamını sonlandırmış.


Son bir anekdot olarak: Film, Guillermo Del Toro'nun da favori filmlerinden biri ve filmle benzer temalara sahip olan yazıp-yönettiği Pan's Labyrinth'de bunu beyaz perdeye yansıtmıştı.

The Spirit of the Beehive hikâyesiyle, oyuncularıyla, görselliği ve anlatımıyla izleyicisine harika bir sinematik deneyim sunuyor.

İlgilisine...

LOVE AFFAIR, OR THE CASE OF THE MISSING SWITCHBOARD OPERATOR (Ljubavni slucaj ili tragedija sluzbenice P.T.T.) - (1967)

LOVE AFFAIR, OR THE CASE OF THE MISSING SWITCHBOARD OPERATOR (Ljubavni slucaj ili tragedija sluzbenice P.T.T.) 

Dusan Makavejev'in yönettiği ve senaryosunu Branko Vucicevic'le birlikte yazdığı bu politik alt metinli, taşlamalı, absürd, bir çok film türü arasında giden-gelen(hayat gibi) filmin başrolünde güzelliğiyle büyüleyen Eva Ras var.

Film bir seksoloğun cinselliğin tarihi üzerine verdiği bilgilerle açılıyor. Ardından Belgrad'da telefon santralinde operatör olarak çalışan hayli çekici ve seksi Izabela(Ras)'yla tanışır ve onun meslektaşı Ruza'yla işten çıkışta birlikte yaptıklarını izleriz. Ardından film zamanda ileriye atlar ve bir suç bilimcinin açıklamalarıyla itfaiyecilerin bir kuyudan Izabela'nın cansız bedenini çıkarmalarını izleriz. Sonra yine zamanda geri dönüp Izabela'nın parti üyesi Ahmed'le ilişkisinin başlamasına tanıklık ederiz. Bundan sonra film zamanda ileri ve geri giderek Izabela'nın yaşadıklarını ve ölümle nasıl buluştuğunu bizlere gösteriyor.

Makavejev filmi Komünist yetkililerden onay almadan gizlice, gerilla tarzında çekmiş. Filmin kurgusu geleneksel olmayan(o zamana göre) bir şekilde ilerliyor. Filmin kamera çalışması ise yer yer geleneksel ama ağırlıklı olarak belgesel çekim tarzında. Bu arada filmde çıplak bir şekilde yatan Izabela'nın bacaklarına yatan siyah kedi imajı bir hayli ünlü.

Makavejev bu ikinci uzun metraj filminde kendine has yaklaşımıyla içeriğinde absürtlük, trajedi, aşk, cinsellik, siyasi ve sosyal okumalar barındıran şaşırtıcı ve ilginç bir filme imza atmış.

İlgilisine...