1 Şubat 2018 Perşembe

FACES - (1968)

FACES

John Cassavetes'in yazıp yönettiği bu dramanın başrollerinde John Marley, Gene Rowlands, Lynn Carlin ve Seymour Cassel var.

Yaşlı ve zengin bir iş adamı olan Richard Forst(Marley) karısı Maria'yı(Carlin) bir süredir ilişkisi olduğu eskortluk yapan Jeannie(Rowlands) için terk eder. Maria'da arkadaşlarıyla eğlenirken tanıştığı jigolo Chet'le(Cassel) yakınlaşır. Tüm bu olanlar karakterleri kendi içlerinde ve birbirlerine karşı duygusal çatışmalara götürür.

Cassavetes filmin senaryosunu sanki oyuncularının yeteneklerini ortaya koyabilmelerini sağlamak ve onları zorlayabilmek için dizayn edip yazmış. Hemen hemen bir çok sahne sıcak ve neşeli bir şekilde başlayıp; bir kavga, bir duygusal patlamayla da bitiyor.

Oyuncuların performansları genel olarak doğal ve gerçekçi bir yaklaşıma sahip. Cassavetes'in de arayıp, bulup filme hapsetmek istediği şey de bu zaten.

John Cassavates filmi tamamen kendisi finanse etmiş ve filmin çoğunu da kendi evinde çekmiş.

Siyah-beyaz ve 16mm olarak çekilen film görsel açıdan kontrastı yüksek ve bir hayli grenli(kumlu). Kamera çalışması ise daha çok belgesel ya da cinéma vérité tarzında. Kamera daima oyuncuları takip ediyor, onların performanslarına ve duygularına odaklanıyor; mümkün olduğunca onlara yaklaşıyor.

Filmin bir kaç kurgu versiyonu var(Cassavetes'in yönettiği bir çok filmde olduğu gibi). Film ilk kez 183 dakika olarak gösterilmiş sonrasında ise Cassavetes filmi 130 dakikayı indirmiş ve sinemalarda bu versiyon gösterilmiş. 183 dakikalık versiyon ise ortadan kaybolmuş. Ancak yıllar sonra filmin 147 dakikalık bir kopyası Ray Carney tarafından bulunmuş. Ben filmin 130 dakikalık sinema versiyonunu ve ayrıca 18 dakikalık alternatif açılış sahnesini izleyip bu yazıyı yazdım.

Film 1969'da En İyi Senaryo, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında Oscar'a aday gösterilirken, Venedik Film Festivali'nden de En İyi Yönetmen ve En İyi Oyuncu ödülünü kazanmış.

John Cassavates gerçekçi ve doğal performanslar arayışına -diğer yönettiği filmlerinde olduğu gibi- bu filmde de deneysel ve yenilikçi yaklaşımlar deneyerek ulaşmaya çalışıyor. Faces, yönetmenin en önemli filmlerinden biri ve sinemaya getirdiği yaklaşımla bir çok yönetmeni de etkilemiş.

İlgilisine...

WAIT UNTIL DARK - (1967)

WAIT UNTIL DARK

Yönetmenliğini Terence Young'ın yaptığı bu gerilim filminin başrollerinde Audrey Hepburn ve Alan Arkin var.

Filmin senaryosunun kaynağı --Dial M for Murder adlı tiyatro oyununu da yazan-- Frederick Knott'un aynı adlı oyunu. Oyun 1966'da Broadway'de büyük başarı elde edince Warner Bros. oyunun film yapım haklarını satın almış ve senaristler Robert Carrington ve Jane-Howard Hammerstein de oyunu sinemaya uyarlamışlar.

Uyuşturucu kuryesi Lisa kendi başına iş yapmaya kalkınca acımasız Roat'ın kurbanı olur, ama ona yakalanmadan önce uyuşturucuları içine yerleştirdiği bebeği mimar Sam Hendrix'e verir. Roat, Lisa'yı konuşturur ve bebeği almak için Sam Hendrix'in izini bulur. Ama oyuncak bebek evde yoktur ve Sam nereye koyduğunu hatırlamamaktadır. Roat diğer iki adamıyla bebeği bulmak için bir plan yapar. Sam gidip evde yalnız kör karısı Susan kaldığında Roat planını uygulamaya geçirir.

Film oyundaki gibi tek mekanda geçiyor. Günümüzde artık klasikleşmiş bir gerilim teması olan: tek mekanda kısılı kalmış, dış dünyadan yardımı kesilmiş ana karakterin hayatta kalma mücadelesini filmde izliyoruz.

Yönetmen Terrence Young üç Bond filmi ve sayısız macera filminden sonra edindiği teknik ustalığı bu tek mekanda geçen gerilim filminde başarıyla ortaya koyuyor. Oyuncularından iyi performanslar almış, mizansenleri, kurgusu ve sinematografisi de gayet iyi.

Audrey Hepburn daha önce ağırlıklı olarak rol aldığı romantizm, komedi, müzikal içerikli filmlerden ziyade farklı bir türde -o zamanki kocası ve filmin yapımcısı Mel Ferrer'in de ısrarıyla- karşımıza çıkıyor. Hepburn filmde kör Susy Hendrix karakterini başarıyla canlandırmış, gerçi biraz fazla romantik ve iyimser buldum ama zamanına uygun olarak sergilediği bu performansıyla o yıl En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterilmiş. Alan Arkin ise acımasız psikopat Roat rolüyle filmi çalıyor diyebilirim. Kanımca en azından o da performansıyla bir Oscar adaylığını hak ediyor.

Filmin başrol oyuncuları kadar yardımcı oyuncuları da (Richard Crenna, Efrem Zimbalist Jr., Jack Weston ve Julie Herrod) filmde ön plana çıkıyorlar ve başarılı performanslar sergiliyorlar. Özellikle de Richard Crenna...

Filmin o ünlü 8 dakikalık finali için Warner Bros. -aynı zamanda iyi bir pazarlama hamlesi olarak- bir uyarı fragmanı hazırlamış. Fragmanda filmin son sekiz dakikasında filmin finalinin etkisini arttırmak için sinemada ışıkların mümkün olduğunca kısılacağı söyleniyor; ardından da sigara içilen salonlarda sigara içilmemesi ve elbette kimsenin salona girip-çıkmaması isteniyor.

Finaldeki Roat'ın o ünlü ani sıçrayışını da unutmayalım. Hâlâ etkili...

İlgilisine...

1 Ocak 2018 Pazartesi

CHARULATA - (1964)

CHARULATA

Satyajit Ray'in yönettiği ve senaryosunu Rabindranath Tagore'nin Nastanirh (Yıkık Yuva) adlı kısa hikâyesinden uyarladığı filmin başrollerinde Madhabi Mukherjee, Soumitra Chatterjee ve Shailen Mukherjee var.

Charulata işkolik gazete editörü kocası Bhupati'nin yokluğunda günlerini evde yalnız geçirirken yalnızlığını en büyük tutkusu olan edebiyatla dindirmektedir. Kocasının şair kuzeni Amal'ın eve gelmesiyle Charulata'nın hayatı renklenir ve zamanla Amal'a karşı içinde hisler büyümeye başlar.

Charulata'da Satyajit Ray'in kamerası bir hayli hareketli. Filmin; hikâyeye, karakterlerin duygularının aktarımına hizmet eden başarılı bir kamera çalışması var. Kamera genelde dolly(şaryo) üzerinde hareket ediyor, sabit olduğu zamanlarda da pan-tilt yaparak ya da dikey olarak yükselip-alçalarak yine bir hareket içerisinde. Ayrıca Satyajit Ray bu filmle birlikte ilk kez zoom lens kullanmaya başlamış. Ray zoom lensten yaratıcı bir şekilde, kullanımını abartmadan yararlanmış. Zoom lensi örneğin; karakterlerin olaylara verdikleri ani duygusal tepkilerde, karakterlerin bakış açılarında(POV) odaklandıkları şeylerde, karakterlerin iç dünyaya/hayale geçişlerinde ve elbette dolly(şaryo) rayının uzunluğunun yetmediği anlarda kullanmış. Filmin görüntü yönetmeni Satyajit Ray'in ilk filminden beri birçok kez birlikte çalıştığı Subrata Mitra.

Ayrıca görsel açıdan Ray'in o klasikleşmiş sıkıntılı, sembolik fırtına sahnelerini ve filmin fotoğrafik dondurulmuş karelerden(freeze frame) oluşan final montajını da belirtmeyi unutmayayım. Etkili bir görsel anlatım çalışması...

Filmde Satyajit Ray'in Bengal edebiyatının klasik ve modern yazarlarına verdiği referanslarla birlikte Ray'in klasik temalarından olan eski-yeni çatışmasının yansıması olarak geleneksel kadın ile modern kadın karşılaşması, kadının iş ve sanat dünyasına dahil olması, hümanizm ve liberal politikalar da filmde işlenen alt temalardan.

Charulata, Satyajit Ray'in imzasını attığı izlemesi büyük bir haz veren nice önemli klasikten biri.

İlgilisine...

AGATHA CHRISTIE'S POIROT - (1989-2013)

AGATHA CHRISTIE'S POIROT

Agatha Christie'nin ünlü dedektifi Hercule Poirot'un maceralarının neredeyse tamamını 24 yıllık süreçte ekrana taşıyan dizi 36 adet 51 dakikalık bölüm ve 34 adet de 90-102 dakikalık TV filmi olmak üzere toplam 70 bölümden oluşuyor.

Bazı bölümlerin uyarlamaları kitaplara bir hayli sadık kalırken bazı bölümlerdeyse büyük değişiklikler yapılmış.

Beyaz perdede bir çok ünlü aktör(Peter Ustinov, Albert Finnley gibi) tarafından canlandırılmış olan Hercule Poirot karakterini dizide David Suchet canlandırıyor. Suchet çeyrek asra yakın bir süredir canlandırdığı Poirot karakteriyle gerçekten bütünleşiyor. Öyle ki artık başka bir Poirot performansını bünyem kabul etmemekte.

Poirot, Birinci Dünya Savaşı sırasında Belçika'dan İngiltere'ye sığınmacı olarak gelmiş, yerleşmiş ve kendi dedektiflik bürosunu açmıştır. Bir aristokrat, bir gurme, kendine has eksantrikliklere sahip, simetri ve temizlik gibi takıntıları olan, tisane(bitki çayı) içmeyi çok seven ve fazlasıyla nazik bir dedektiftir. Ünlü gri hücreleriyle ve efsanevi bıyığıyla yürüyen bir beyindir.

Finalde herkesi bir araya toplayıp tiyatral bir gösteriyle suçluyu ortaya çıkarması ise onun en büyük zevklerinden biridir. Bu şekilde ilgiyi üzerinde toplamak ve egosunu tatmin etmek onun için büyük bir haz olmalı. Ve elbette bu tiyatral final sahneleri dramatik olarak bir zirve anı olduğundan izleyicisine bir heyecan fırtınası yaratıyor.

Poirot'u Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes'ü ile kıyaslarsak Holmes'e nazaran Poirot fiziksel kavgaya hiç girmez, hatta koştuğu nadir görülür, fotoğrafik bir hafızası yoktur, daha sosyaldir. Ama aşk hayatları benzerdir. Poirot aşkı hayatında kaçırmıştır. Kontes Rossakoff onun için bir nevi Holmes'ün The Woman'ı (Irene Adler) gibidir.

Agatha Christie'nin romanlarında sürekli karşımıza çıkmayan Yüzbaşı Arthur Hastings(Hugh Fraser), sekreter Miss Felicity Lemon(Pauline Moran) ve Başmüfettiş James Japp(Philip Jackson) dizide uzun yıllar boyunca Poirot'un yanında yer alıyorlar. Yine Holmes'le kıyaslarsak Hastings bir nevi Watson, sekreter Miss Lemon bir nevi Mrs. Hudson ve Japp de bir nevi müfettiş Lestrade oluyor. Tabii karakterlerin karakteristikleri farklı olsa da hikaye açısından benzer işlevlere sahipler.

Dizi 30'lu yılların başından İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermek üzere olduğu döneme kadar, yani iki dünya savaşı arasındaki zaman diliminde geçiyor diyebiliriz. Ancak The Mysterious Affair at Styles Poirot'un İngiltere'deki ilk yıllarında geçtiği için öykünün 20'li yıllarda geçmesi muhtemel, The Chocolate Box adlı bölümse Poirot'un gençliğinde geçtiğinden 1910'lu yıllar(kitapta 1893) diyebiliriz, final bölümü Curtain ise muhtemelen İkinci Dünya Savaşı sonrasında geçiyor olmalı. Tabii kitaplarda olayların geçtiği yıllar farklı ve Christie'nin de kabul ettiği üzere Poirot'un yaşı hususunda bir tutarsızlık var.

Dizinin prodüksiyon tasarımı ve sanat yönetimi dizinin başından sonuna kadar başarılı bir iş ortaya koyuyor. Gerçek mekanları 30'lu yıllara başarıyla uyarlayarak sıklıkla dizinin prodüksiyon değerini arttırmışlar.

Sinematografik açıdan dizinin 30'lu yılları yansıtan(hissi olarak) bir aydınlatması, noir filmlere özgü gölgelerle çevrili bir görselliği var. Kısaca siyah-beyaz aydınlatmaya yatkın bir aydınlatma yaklaşımı var(televizyonun renk ayarını sıfırlayıp siyah-beyaz izlediğimde bu düşüncem daha da belirginleşti) diyebiliriz. Ancak dizinin 9. sezonundan itibaren dizide daha modern, güncel aydınlatma teknikleri tercih edilir oldu. Alan derinliği azaldı, imajlar daha soft oldu ve parlaklık arttı. Dizi sanırım baştan sona hep 16mm olarak çekilmiş(son birkaç sezondan emin değilim).

Dizinin bestecisi ve tema müziğinin yaratıcısı ise Christopher Gunning. Dizinin sonraki sezonlarında farklı besteciler de görev alıyorlar.

Suchet yıllar içerisinde dizinin yürütü yapımcılarından(executive producer) da biri olmuş, ayrıca dizinin senaryolarına daha fazla katkıda bulunabilmiş. Birçok faydası olduğu ortada ancak bundaki tek sıkıntı kanımca son sezonlarda Suchet'nin dini inancını fazla göz çıkartacak bir şekilde hikâyelere yedirmesi olmuş, örneğin Appointment with Death'de -ki kötü bir bölüm değildir ama- dozu biraz fazla kaçmıştı.

Dizide dönemin İngiliz toplumunun eksantrikliklerini ve toplumdaki 'yabancı' düşmanlığını da sıklıkla yansıtılıyor, eleştiri getiriyor (You foreigner!).

Eğer Kim Yaptı?(Whodunnit) tarzı suç/dedektif hikayelerini seviyorsanız bu dizide Agatha Christie'nin kült dedektifi Hercule Poirot ve arkadaşlarıyla birlikte - ayrıca her bölümde iyi yazılmış ve kalburüstü oyuncular tarafından oynanmış yan karakterler eşliğinde- bir çok maceraya çıkabilirsiniz.

(İlâveten Christie'nin kitaplarını okumanızda da başka zevkler ve faydalar mevcut.)

İlgilisine...

imdb

Ayrıca aşağıda linklerini verdiğim İngilizce blog sayfalarında dizinin bölüm-bölüm analizlerini ve daha pek çok detaylı bilgiyi bulabilirsiniz.

The Chronology of Agatha Christie's Poirot

Investigating Agatha Christie's Poirot


AGATHA CHRISTIE'S MARPLE - (2004-2013)

AGATHA CHRISTIE'S MARPLE

Agatha Christie'nin yarattığı Miss Marple karakterinin maceralarından uyarlanan dizi, 9 yıl içinde çekilen toplam 23 televizyon filminden oluşuyor.

Agatha Christie'nin romanlarından uyarlanan dizinin senaristleri bazen kitaplara sadık kalmış, bazen küçük, bazen de bir hayli büyük değişikliklere gitmişler. 12 romanın hepsi uyarlanırken 18 kısa öykü ise genişletilmiş ya da birleştirilip tek bir hikâye olarak senaryoya aktarılmış. Ayrıca Christie'nin yazdığı ama kahramanı Miss Marple olmayan romanları/öyküleri de baş karakteri Marple olacak şekilde diziye uyarlamışlar (Örneğin: Why Didn't They Ask Evans?, Towards Zero, Murder is Easy, The Pale Horse gibi...). Ayrıca daha önceki muhafazakar uyarlamalara nazaran Christie'nin romanlarındaki eş cinsellikle ilgili referanslar da açıkça dizide vurgulanıyor/gösteriliyor.

Miss Marple yaşlı ama zihni bir hayli açık olan çok zeki bir kadındır. En büyük hobisi ise amatör dedektifliktir. İngiltere kırsalında St. Mary Mead kasabasında yalnız başına sakin bir hayat sürmektedir. Ancak sürdüğü bu sakin hayat yaşadığı kasabada ya da tatile gittiği yerlerde karşılaştığı cinayet vakalarından ötürü sıklıkla kesintiye uğramaktadır.

Dizide Marple karakterini ilk üç sezon, toplam 12 bölümde yetenekli ve uzun yılların tecrübesine sahip olan Geraldine McEwan oynuyor. Daha sonra sağlık ve yaşlılık gibi sebeplerle rolden ayrılan McEwan'ın yerine yine bir başka tecrübeli ve yetenekli bir isim olan Julia McKenzie geçmiş. Julia McKenzie de üç sezon, toplam 11 bölümde Christie'nin ünlü amatör dedektifini canlandırmış.

Geraldine McEwan, Miss Marple'ı daha özgürce yorumlamış. Gerek seçtiği kıyafetlerle gerek tavrıyla kendine has, daha öncekilerden farklı bir Marple portresi çiziyor. Tabii karakterin genel hatları aynı.

Julia McKenzie'nin Marple yorumu ise daha klasik. Kitaplara ve daha önceki Marple -özellikle Joan Hickson'ın yorumuna- yorumlarına daha yakın.

Daha önceki Miss Marple'ı canlandıran oyunculardan aklıma Joan Hickson ve Margaret Rutherford geliyor. Joan Hickson'ın Marple'ı canladırdığı(1984-1992 yılları arasındaki) dizinin senaryoları eğer daha iyi, prodüksiyon bütçesi de daha yüksek olsaydı günümüzde çok daha bilinir olabileceğini düşünüyorum. Dizide Joan Hickson gerçekten karakterle özdeşleşmiş ve başarılı bir oyunculuk ortaya koymuştu.

Margaret Rutherford ise 1961-1965 arasında beş kez sinema perdesinde Miss Marple'ı canlandırmıştı. Rutherford'un Marple yorumu ise Joan Hickson ile Geraldine McEwan arasında bir yorumdu. Hem katı, hem disiplinli hem de eğlenceli bir yorumdu.

Dizi Agatha Christie's Poirot dizisindeki gibi her bölümünde birçok yetenekli konuk oyuncuyu barındırıyor. Eğer Kim Yaptı? türü cinayet öykülerini seviyorsanız bu dizide Miss Marple'ın ve ilginç karakterlerin eşliğinde gizemli, maceralı ve mizahi maceralara çıkabilirsiniz.

İlgilisine...

1 Aralık 2017 Cuma

THE BITTER TEARS OF PETRA VON KANT (Die bitteren Tränen der Petra von Kant) - (1972)

THE BITTER TEARS OF PETRA VON KANT (Die bitteren Tränen der Petra von Kant)

Rainer Werner Fassbinder'ın kendi oyunundan senaryosunu uyarlayıp yönettiği bu tiyatral melodramın başrollerinde Margit Carstensen, Irm Hermann ve Hanna Schygulla var.

Petra von Kant ünlü bir moda tasarımcısıdır ve asistanı Marlene'le birlikte yaşamaktadır. Marlene Petra'ya aşıktır, ama Petra onun aşkına karşılık vermemektedir. Hatta Petra, Marlene'nin aşkını bildiğinden duygusal oyunlarla ona eziyet etmektedir. İşler genç ve güzel Karin'in gelmesi ve Petra'nın ona aşık olmasıyla değişir. İkilinin ilişkisinde dominant olan Karin'dir. Ve Petra zamanla ona aşık olan Marlene'nin durumuna düşer.

Film aşk ilişkilerinde tarafların dominantlığını, pasifliğini, bağımlı ve bağımsız tarafın psikolojisini, sadistçe ve mazoşistçe sergilenen davranışları, saplantıları, sahiplenmeyi, karşı tarafı duygusal ihtiyaçlara göre şekillendirme çabalarını sorgulayan, analiz eden bir başyapıt.

Fassbinder hikâyesini-filmini yaratırken Douglas Sirk'in melodram filmlerinden etkilenmiş, ayrıca filme yaklaşımında da Brecht etkileri görülüyor.

Film küçük ve tek bir mekanda geçiyor ancak mekanımız bir set değil!  Setin avantajları olmayınca böylesi küçük bir mekanda kamera hareketleri ve aydınlatma doğal olarak kısıtlanıyor. Ancak tüm bu kısıtlamalara rağmen Fassbinder ve usta sinematograf Michael Ballhaus hem aydınlatma hem kompozisyonel açıdan gayet başarılı bir iş ortaya koymuşlar. Dar bir mekan olsa da kamera sıklıkla hareket ediyor. Ya şaryo üzerinde, ya zoom yaparak, ya da pan ve tilt yaparak...

Fassbinder filmi on günde, prova yapmadan çekmiş. Bu kadar kısa sürede filmi çekebilmeyi başarmasında sürekli birlikte çalıştığı oyuncularla ve ekiple filmi çekmesinin, filmi kendi sahnelenen oyunundan uyarlıyor olmasının ve elbette başrol oyuncusunun sahnede de aynı rolü oynuyor olmasının katkısı büyük olmalı.

Bu arada atlamayayım: filmin kostüm çalışması gayet başarılı ve akılda kalıcı. Ayrıca müzik seçimi de hayli enteresan.

Fassbinder'ın incelikli hikayesine yaklaşımı ve yönetimiyle, oyuncularının başarılı performanslarıyla ve Ballhaus'un sinematografisiyle The Bitter Tears of Petra Von Kant Fassbinder'ın ilk altın dokunuşlarından, başyapıtlarından biri olmuş.

İlgilisine...

WAGES OF FEAR (Le salaire de la peur) - (1953)

THE WAGES OF FEAR (Le salaire de la peur)


Henri-Georges Clouzot'un yönettiği bu tırnak yediren cinsten olan gerilim filminin başrolünde Yves Montand var.

Filmin senaryosunu Georges Arnaud'un romanından Clouzot ve Jerome Geronimi birlikte uyarlamışlar.

Güney Amerika'da küçük bir kasabada çeşitli ülkelerden gelmiş bir grup işsiz adam günlerini bir iş çıkmasını bekleyerek geçirmektedir. Bölgedeki Amerikan petrol firması SOC'de bir kaza olup birçok işçi yaralanınca bu işsiz gruba bir fırsat doğar. Şirketin petrol çıkarma tesislerinden birinde yangın çıkmıştır ve yangını söndürebilmek için son derece tehlikeli bir sıvı patlayıcı olan nitrogliserinin kamyonlarla 300 mil uzaklıktaki bu tesise götürülmesi gerekmektedir. Ancak bu iş şirketin sendikalı çalışanları için çok tehlikeli bir iştir. O yüzden şirketin patronlarından O'Brien -yüksek para teklif ederek- bu tehlikeli görev için işsiz grubun içinden dört kişiyi seçer: Korsika kökenli Mario(Montand), İtalyan Luigi, Hollandalı Bimba ve eski bir gangster olan Jo. Dört adam iki kamyonla ölümcül tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkarlar.

H.G. Clouzot yönetimiyle, filmindeki karakterlerini işleyişiyle, politik eleştirisiyle ve de elbette yarattığı gerilimle hem kariyerinin hem de sinema tarihinin en iyi filmlerinden birini çekmiş.

Filmin oyuncu seçimi de gayet başarılı. Yves Montand sinemadaki ilk dramatik rolünde iyi bir iş ortaya koyuyor ancak Jo rolünde Charles Vanel başta olmak üzere Bimba rolündeki Peter van Eyck ve Luigi rolündeki Folco Lulli de Montand'dan geri kalmıyorlar, hatta bazı sahnelerde onu gölgeliyorlar.

Film aynı yıl(1953) hem Berlin'de Altın Ayı ödülünü hem de Cannes'da Altın Palmiye ödülünü almış. Ayrıca aktör Charles Vanel de performansıyla Cannes'da Altın Palmiye ödülünü almış.

Wages of Fear yönetimiyle, karakterleriyle ve hikâyesiyle seyircisini sarıp onları beyaz perdenin gördüğü en gerilimli maceralarından birine çıkarıyor.

İlgilisine...

1 Kasım 2017 Çarşamba

YAŞAMA SEVİNCİ - (Kısa Film)

YAŞAMA SEVİNCİ


Konu: Kısa zaman önce babası ölen genç bir teknisyen çalıştığı barajda bir ölüm-kalım durumuyla karşı karşıya kalır. Ailesinin ve başkalarının yaşamı için kendi hayatını feda edebilecek midir?

Yazan & Yöneten: Özgür Çetimen

Süre: 14 dakika 

Yapım Yılı: 2016


* Cannes Kısa Film Köşesi - 2016



Yaşama Sevinci from Ozgur_Cetimen on Vimeo.



THE JOY OF LIVING

Short Synopsis: A young technician who recently lost his father comes face to face with a risk of death in the dam site he works. Could he sacrifice his life for that of his family and the others?

Written & Directed by Özgür Çetimen

Duration: 14 min.

Production Year: 2016

vimeo link: https://vimeo.com/152935092

* Cannes Short Film Corner - 2016




KAMERA ARKASI/BEHIND THE SCENES

"Yaşama Sevinci" adlı kısa filmin kamera arkasından görüntüler...

Süre/Duration: 10 dak./min.

vimeo link: https://vimeo.com/153240378




WALKABOUT - (1971)

WALKABOUT

Nicolas Roeg'in yönettiği ve sinematograflığını üstlendiği filmin başrollerinde Jenny Agutter, David Gulpilil ve Luc Roeg var.

Film ismini Aborjinlerin ergenliğe ulaşan erkek çocuklarını doğada birkaç ay yalnız bıraktıkları ritüelden alıyor.

Filmin senaryosunu James Vance Marshall'ın aynı adlı romanından serbestçe Edward Bond uyarlamış.

Lise çağlarında bir kız ve küçük kardeşi babalarıyla Avustralya'nın şehir dışındaki, ücrâ bir köşesinde piknik yapmaya giderler. Babalarının cinnet geçirmesiyle -ki filmde sebebini net olarak anlayamıyoruz- onlar için her şey değişir. Babaları onlara -gönülsüz de olsa- ateş eder, bunun üzerine kız ve küçük kardeşi kaçarlar. Babaları arabalarını yakar ve intihar eder. Çocuklar doğanın ortasında hayatta kalma mücadelesi verirlerken yalnız ve genç bir Aborjin erkekle karşılaşırlar. Hayatta kalabilmek ve evlerine dönebilmek için Aborjin çocuğun yardımını isterler. Üçlü birlikte Avustralya'nın vahşi doğasında fiziksel ve psikolojik açıdan zorlu bir hayatta kalma yolculuğuna çıkar.

Film yaşam, ölüm, hayatta kalma, masumiyet, cinselliğin uyanışı, kültürel farklılıklar ve ortaklıklar, özgürlük, doğada yaşamla modern şehir hayatının kıyasını, dönemin Avustralya'sının politik izlerini(göçmenlik gibi) ve de muhtemelen benim göremediğim bir çok temayı barındırıyor.

Jenny Agutter genç yaşına ve evinden uzaklarda yalnız olmasına rağmen fiziksel ve duygusal açıdan rolünün hakkını vermiş. Güzelliği ise büyüleyici...

Film David Gulpilil'in de sinemaya kazandırmış. Hiç İngilizce bilmemesine rağmen dışa dönüklüğüyle ilk filmini kotarmayı başarmış.

Kuşkusuz filmin görselliğinin başarısında Roeg'in yılların görüntü yönetmeni olarak edindiği tecrübelerinin de büyük katkısı var. Roeg filmde ağırlıklı olarak zoom lensler kullanmış, aydınlatma açısından ise doğal ve gerçekçi bir yol izlemiş. Zaman zaman sadece doğal ışığı(yani var olan ışığı, güneşi) kullandığı sahneler olduğu gibi hayli stilize ışıklandırma yaptığı sahneler de(özellikle dans sahnesinde) var.

Film 1971'de Cannes'da Altın Palmiye'ye aday olmuş.

Özetle, Walkabout Nicolas Roeg'in görselliği ve kurgusuyla yarattığı şiirsel bir film.

İlgilisine...

ALFRED HITCHCOCK PRESENTS & THE TWILIGHT ZONE

ALFRED HITCHCOCK PRESENTS (Alfred Hitchcock Sunar)

-Good evening...

Alfred Hitchcock'un yarattığı ve kendine has mizahi üslubuyla sunduğu birbirinden güzel yazılmış, iyi oynanmış, alt metinlerle dolu birçok unutulmaz hikayeyi barındıran antolojik kült televizyon dizisi.

İyi yazılmış özgün hikâyelerini ya da uyarlamalarını usta yönetmenlerin ya da geleceğin usta yönetmenleri tarafından yönetildiği harika bir yapımdı.

1959'da TV'de (CBS ve NBC kanallarında) gösterilmeye başlayan dizi ilk yedi sezonunda (1959-1962) 25 dakikalık bölümlerden oluşurken 1962'den itibaren 50 dakika olarak çekilmeye başlanıyor ve dizinin adı da Alfred Hitchcock Hour(Alfred Hitchcock Saati) olarak değişiyor. Dizi 3 sezon da bu şekilde devam ettikten sonra 1965'in sonunda 10 sezon ve 361 bölümün(360'ı TV'de gösterilmiş) ardından izleyicisine veda etmiş.

Dizinin bölümlerini yönetenler arasında; Alfred Hitchcock'un yanı sıra Robert Stevenson, Robert Stevens, Paul Henreid, Robert Altman, Arthur Hiller, Norman Lloyd, Stuart Rosenberg, Sydney Pollack, William Friedkin ve daha nice usta ya da geleceğin usta yönetmenleri var.

Keza nice ünlü ve yetenekli oyuncular da dizide oynadılar, hangi birini saysam: Jessica Tandy, Claude Rains, Walter Matthau, William Shatner, Vera Miles, Peter Fonda, Christopher Lee, John Cassavetes, Ray Milland, Martin Balsam, Peter Falk, Peter Lorre, Steve McQueen ve daha niceleri...

Dizinin her bölümünde farklı bir hikâye anlatılırken izleyicisini dramdan, gerilime, korkuya, komediye, film-noir'a, bilim-kurguya kadar bir çok tür arasında da dolaştıran bir diziydi. Bir çok bölümü aklımdan çıkmaz: Man from the South, Breakdown, You Got to Have Lucky, The Cream of the Jest, One More Mile to Go, And So Died Riabouchinska ve daha niceleri...(360 bölümlük büyük bir haz).

Dizinin unutulmaz tema müziği olan Charles Gounod'un bestelediği "Funeral March of a Marionette" mutlaka izleyicisinin akıllarında ve kulaklarında yer etmiştir.

Alfred Hitchcock'u da her bölümde görmek büyük bir zevkti.

imdb-1   / imdb-2 


THE TWILIGHT ZONE (Alacakaranlık Kuşağı)

"İnsanoğlunun bildiklerinin ötesinde beşinci bir boyut vardır. Bu boyut uzay kadar engin, sonsuzluk kadar ebedidir. Bu boyut ışıkla gölgenin, bilimle bâtılın sınırındadır ve insanoğlunun korkularının dipsiz kuyusuyla bilgisinin zirvesi arasında uzanır. Bu, hayal gücünün boyutudur. Bu, Alacakaranlık Kuşağı dediğimiz bölgedir." - Rod Serling

Rod Serling'in yarattığı ve bir çok bölümünü yazdığı bu kült dizi 1959 TV'de(CBS) gösterilmeye başlanmış. Her bölümde sunduğu farklı bir hikâyeyle izleyicisini dramadan, fanteziye, bilim-kurguya, korku-gerilime, komediye ve doğaüstü maceralara çıkarırken, hikâyeleri üzerine düşündürtüyor. İyi yazılmış hikâyeleri, uyarlamaları, alegorik hikayeleri, alt metinleriyle gerçekten heyecan verici bir dizi.

1,2,3 ve 5'inci sezonların bölümleri 25 dakika iken, 4. sezonun bölümleri 50 dakikadır. Toplam 5 sezon ve 156 bölümden oluşuyor.

Yine Alfred Hitchcock Presents'deki gibi bir çok ünlü ve yetenekli oyuncu dizide boy göstermiş ve yine hikâyeler bir çok kalburüstü yönetmen tarafından filme alınmış.

1964 yılında sona erdikten yaklaşık 20 yıl sonra 1985'de TV'ye geri dönmüş(Serling daha önce vefat ettiğinden onsuz bir dönüş olmuş bu) ve üç sezonda toplam 110 bölümle izleyicisiyle buluşmuş. Ben 1985 bölümlerini izleme fırsatını henüz bulamadım. Ama okuduklarıma göre yine yetenekli yazarların kaleme aldığı ve ünlü oyuncuların boy gösterdiği bir dizi olmuş.

Bu arada 1983 yılında gösterime giren Twilight Zone: The Movie adlı sinema filmini de unutmayalım. Orijinal diziden üç bölümün yeniden çekildiği ve bir de orijinal bir hikâyenin olduğu bir filmdi. Twilight Zone'dan etkilenmiş ve diziye hayranlık duyan dört yönetmen tarafından çekilmişti: Steven Spielberg, John Landis, George Miller ve Joe Dante.

Daha sonra 2002 yılında yine televizyona dönen dizi sadece bir sezon(43 bölüm) devam edebilmiş ve iptal olmuş. Maalesef 2002 versiyonunu da izleme şansım olmadı (Ben sadece orijinal Rod Serling'in sunduğu 1959-1964 arasında yayınlanan 156 bölümlük diziyi izledim).

Dizinin aklıma kazınan bir çok bölümü var. Ama şu satırları yazarken ilk aklıma gelen bölüm: "The Midnight Sun". Üzerimdeki etkisi hiç azalmamıştır. Bence hikâyesi, anlatımı, oyuncularının performaslarıyla ve yarattığı klostrofobik atmosferle TV ekranında sergilenmiş bir başyapıttır.

imdb

Alfred Hitchcock Presents ve Rod Serling'in The Twilight Zone dizileri anlattıkları hikâyelerle hayal gücümü zorlamış, düşündürtmüş, eğlendirmiş ve hikâye-film anlatımı üzerine bana çok şeyler öğretmiş önemli dizilerdir. Neredeyse 60 yıllık olmalarına rağmen içerdikleri çoğu bölüm hâlâ güncelliklerini korumaktadır.

Keşke Türkiye'de de bu tarz her bölümünde farklı ve iyi yazılmış hikâyelerin anlatıldığı, hikâyelerinin derinliğinin bu altmış yıllık dizilerde olduğu kadar derin olduğu; usta ve genç yeteneklerin yönettiği antoloji dizileri olsa...

İlgilisine...